Ertu?rul ?ZK?K
Ertuğrul Özkök postası
22 Aralık 2007 Cumartesi
SABAH Tansu aradı."Dün Discovery kanalında seyrettim. Adını unuttuğum bir yerde her yıl 100 kişi, kafasına hindistancevizi düştüğü için ölüyormuş. Sen de ağaçların altında dolaşırken kendine dikkat et" dedi.
Tam o sırada hindistancevizi sütü ile mango karışımı bir şeyler içiyordum.
Ve beş metre ilerimde bir ağacın tepesinde kafam büyüklüğünde en az 10 tane hindistancevizi asılı duruyordu.
Düşünebiliyor musunuz, kilometrelerce uzakta bir yere tatile gelmişsiniz ve başınıza hindistancevizi düştüğü için ölmüşsünüz.
Cenaze namazında saf tutanların bile fısıldayarak gülüşmelerini görür gibi oluyorum.
* * *
Türkçe’de, "Kafasına saksı düştü" diye bir deyim var.
Ama herhalde o aynı şey değil.
Başına saksı düşünce adamın aklı başına geliyor.
Niye saksı? Niye o düşünce insanın aklı başına geliyor, onu da bilmiyorum.
Bundan alınacak ilahi bir ders şu mu:
"O zaman tatil insana haram mı?"
* * *
Albert Camus’nün "Yabancı"sını ya lise 1 ya da ikinci sınıfta okumuştum.
Sartre’ın senaryo/romanı "İş İşten Geçti"sini de aynı yıl okuduğumu hatırlıyorum.
Demek ki 45 yıl olmuş.
İkisi de hayatım boyunca beni en çok etkileyen romanlar olarak kaldılar.
Geçenlerde Paris’te bir kitapçıda dolaşırken "Yabancı"yı gördüm.
"Folio" yeni bir baskısını yapmış, yanına bir de Camus biyografisi eklemiş.
Alıp okumaya başladım.
Kitap şu cümleyle başlıyor:
"Annem bugün öldü. Bilmiyorum belki de dün. Bakımevinden bir telgraf geldi: ’Annen öldü. Cenaze yarın. En iyi duygularımızla.’ Anlamsız bir şey. Belki de dündü..."
İlk cümleyi okudum ve düşünmeye başladım.
Ana rahminden gelen bir insan, yaşadığı dünyaya ilgisizliğini bundan daha etkili nasıl anlatabilir?
* * *
1960’lar egzistansiyalizmi keşfettiğim yıllardı.
Daha doğrusu keşfettiğimi sandığım...
Çünkü benim için "Varoluşçuluk" siyah pantolon, siyah bot ve siyah dik yaka kazak giymek demekti.
Camus’yü de varoluşçu sanıyordum.
Çünkü kitabın ilk cümlesindeki kopuşu, tek başına varolmanın en üst hali sanıyordum.
Yıllar, böyle olmadığını başıma çarpa çarpa öğretti.
* * *
Her ölümde aklıma Tolstoy’un son cümlesi gelir:
"Ya mujikler, acaba onlar nasıl ölür?"
Camus, bir araba kazasında öldü.
"Yabancı" gibi bir şaheserin yazarı, nasıl olur da böylesine banal bir ölümle bu dünyadan ayrılır diye ona çok kızmıştım.
Ben kitabını okumadan 2 yıl önce onun hayata veda etmiş olması da bir şeyi değiştirmemişti.
Hatırlıyorum, hatıra defterime şöyle bir cümle de karalamıştım:
"Camus 1960’ta öldü. Bilmiyorum, belki de 1959’da..."
Daha sonraları James Dean de bir kazada ölünce, Camus’yü yine düşünmüştüm.
Anlamıştım ki, hiçbir benzetme, Camus’nünki gibi banal bir ölüm için hafifletici neden olamazdı.
Çünkü genç ölüm, James Dean’in kendi tercihiydi.
O yüzden Camus’ye kızgınlığım geçmemişti.
Nedense o yıllarda ona intiharı daha çok yakıştırmıştım.
* * *
Tansu telefonu kapatınca düşündüm.
Hangisi daha tercih edilir bir şeydir?
Bir arabanın altında kalarak mı ölmek, yoksa bir hindistancevizinin altında mı?
Biri banal, öteki komik...
Dün çok uzaklardaydım.
Ne türban meselem vardı, ne irtica...
Ne IMF, ne Irak savaşı.
Ne de Kürt meselesi...
Önümde bembeyaz bir plaj uzanıyordu.
İnsanı tembelliğe tahrik eden bir new age müzik çalıyordu.
Müziği değiştirmeye bile üşeniyordum.
Kendi gündemimi kendimin tayin ettiği aylak bir hayat beni alıp götürmüştü.
Okuduğum tek gazete, kendi kendime çıkardığım bu "Ertuğrul Özkök Postası"ydı.
Camus’yle son bir defa daha hesaplaştım ve kesin tercihimi yaptım.
Ben hindistancevizinin altında ezilerek ölmeyi tercih ederim...