Ertu?rul ?ZK?K
Mami'nin ölümü
25 Aralık 2007 Salı
GENEL Yayın Yönetmeni olduğumdan beri ilk defa, gazeteden bu kadar uzak ve kopuk bir tatil yaptım.
Gazetesine yapışmış genel yayın yönetmenleri için tatil zor bir şeydir.
Kendinize ne kadar güvenseniz de "elinizden bir şeyler kaçıyor" duygusuna kapılırsınız.
Gazetede her şey çok iyi gitse, "Acaba ben gereksiz bir adam mıyım" şüphesi ensenize yapışır.
İşler kötü gitse, bu defa "Yahu ben hiç tatil yapamayacak mıyım" kábusu sarar.
Hangisini tercih edersiniz diye sorarsanız, kimse "işler kötü gitsin" alternatifini seçmez.
Zaten seçse de, itiraf edemez.
* * *
Benim şansım, Fikret Ercan gibi tecrübeli, mesleğine áşık, kabiliyetli ve en önemlisi de Hürriyet’in genlerini çok iyi bilen bir arkadaşımla ve onun kadar işine bağlı aynı ölçüde kabiliyetli insanlarla çalışmak.
Bayram boyunca gazetede işler çok iyi gitti.
Hürriyet’in tirajları da öbür bayramlara göre çok daha iyiydi.
Bayramın son günü, "Mami’yi kaybettiğimiz" haberi gelinceye kadar her şey çok iyiydi.
Doğan Bey’in annesinin ölümünü artık bekliyorduk.
Yani Mami’nin ölümüne üzüldük, ama şaşırmadık.
Mami uzun yaşadı.
Mutlu yaşadı.
Sevdiği oğluyla 70 yıl hiç ayrılmadı.
Ve onu dünyaya getirdiği gün, hayata veda etti.
* * *
Babam öldüğünde Aydın Bey bana, "Baba kaybetmenin yaşı yoktur" demişti.
Çok haklıymış.
Kaç yıl oldu, babamı hálá çok özlüyorum.
Yine de şunu düşünmeden edemiyorum.
"Zamansız ölüm" çoktur da, acaba "zamanlı ölüm" var mıdır?
Geride kalanlar için yoktur.
Kimsenin annesinin, babasının ölümü, onun için zamanlı değildir.
Ama şuna da çok inanıyorum:
Hayata veda edecek insanın kendisi açısından "zamanlı ölüm" olabilir.
Galiba Mami’ninki öyleydi.
Sevenlerinin duaları kabul edildi.
Allah gecinden verdi.
Uzun, mutlu, sağlıklı, hak edilmiş bir hayatın sonunda, hak edilmiş bir ölüm.
Istırapsız, acı çekmeden, en önemlisi kimseye çektirmeden, hatta hiç çektirmeden.
Bir akşam vakti uykuya dalarak ve bir daha hiç uyanmayarak.
Mümkün mü?
Oluyor işte...
Allah hepimize böyle ölümler nasip etsin.
* * *
Mami her şeyi hissederdi.
Bir yüzyıla yakın İzmir ve İstanbul hayatı, ona altıncı hislerin en güçlüsünü vermişti.
Mesela, tanıdığımız bir kadının yine tanıdığımız bir erkeğe ilgisini hepimizden önce o fark ederdi.
Hatta belki de kadının kendisi bile fark etmeden.
"Yapmaa Mami, nereden çıkardın" dediğimizde, "Kadının, erkeğin omzuna kazağı koyuşundan anladım" derdi.
Ve doğru çıkardı...
Oğluyla baş başa yalnız bir hayatın, bir insana bu kadar kalabalık bir psikoloji kabiliyeti vermesine hep şaşırdım.
Demek ki yalnızlık, kalabalıkları, kalabalıklar içinde insanları anlamaya mani değilmiş.
* * *
Tansu tatilde olduğu zaman, Ayaspaşa’daki Sarayarkası Sokak’ta yaz akşamları Doğan Bey’le gazeteden dönüşümüzde Mami bizi bekliyor olurdu.
O evin bir tarafında Girit, öteki tarafında İzmir yaşardı.
Evin tek mönüsü, yüzlerce çeşit zeytinyağlıydı.
Zeytinyağlı dışında bir yemeği, Girit ve İzmir’e ihanet sayardı.
Ve biz Mami ile konuşurken, Doğan Bey araya girerdi:
"Yani siz İzmirlilerle kimse başa çıkamaz..."
Ve biz sohbet ederken, Nurcan Akad’ın tombul kedisi, yan balkondan atlar, kapıdan girip en ciddi Himalaya suratı ile Mami’nin yanına otururdu.
Mami’nin gözlerindeki zeká, onun asabi bakışlarıyla buluşur ve yalnız anlarda büyüyen bir hayat arkadaşlığı hemen kendini ele verirdi.
O, hepimizin Mami’siydi.
Hak ettiği gibi yaşadı, hak ettiği gibi veda etti.