Murat BELGE
İsrail ve dünya kamuoyu
80'lerde dünyadaki siyasi eğilim veya kümelenmelere baktığımda İsrail ile Güney Afrika'yı bir arada düşünme ve ele alma gereğini duyardım. Çünkü ikisinde de, ülkeye sonradan gitmiş ama buna rağmen egemen olmuş, Batı kökenli bir halk vardı. Batı kökenliydiler ama Hindistan'da İngilizler, Endonezya'da Hollandalılar, Cezayir'de Fransızlar gibi, geri dönüş yolu açık değildi bu insanların. Sonradan geldikleri yer artık anayurtları olmuştu. Ama onlardan önce orayı anayurt olarak benimsemiş yerli halklar da vardı. Şimdi burası kimin anayurdu olacaktı?
Batı'dan gelen halk Batı'nın genel demokratik değerlerinden haberdardı. Bunlara saygılı yaşamayı da tercih edebilirdi -'yerli' halkla sorunu olmasa. Bu konum 'şizoid' bir bölünme yaratıyordu, kendi içinde demokrat, öteki halka karşı ırkçı ve faşist.
Bu 'şizoid' durumun da dünyada nasıl karşılandığı ve değerlendirildiği, bir başka önemli sorundu. Göçmen halk, kendi derdini çözme uğraşında, 'Kim ne derse desin!' havasında görünüyordu, ama aslında dünya kamuoyunun ağırlığını hissediyordu.
Yerli halka gelince, onların tabii 'Batı demokrasisi' gibi şeylerden doğrudan haberi yoktu. Kendi geleneklerinden çıkardıkları, bir 'demokratik siyasi kültür' de yoktu. Buna karşılık, her bakımdan, 'mazlum' durumundaydılar. Kendilerine zulmedenlere, Batı'nın demokrat kesiminin gösterdiği tepki, onların da elinde bir 'siyasi araç' olabilirdi.
Bunları düşündüğüm ve yazdığım sıralarda İsrail'de 'intifada' başlamış ve yayılmış ve İsrail sonunda bir Filistin devleti kurulmasını kabul etmek zorunda kalmıştı. Bugün olduğundan çok daha yakında gibi görünüyordu barış. Güney Afrika'da Hollanda kökenli beyazlar hâlâ işleri sertlikle çözmekten yana tedbirler alıyorlardı, ama onlar da barutu tüketiyordu yavaş yavaş.
90'larda İsrail gene gerisin geri giderken Afrika düze çıkmaya başladı. 1990'da Nelson Mandela hapisten çıkıp harekâtın başına geçince, yerli halk yalnızca 'siyasi önderlik' değil, dünyayı bilen ve dünyanın demokratik değerlerini sindirmiş bir önderliğe kavuştu.
O zaman Afrika'da olanın dünyada sivil toplumun, yani sivil ve demokratik değerlere bağlı 'uluslararası topluluk'un zaferi olduğunu iddia eden yazılar yazdım. Londra'da, GAC elçiliği önünde yıllarca kesintisiz devam eden protesto gösterisinden, uluslararası spor karşılaşmalarında Güney Afrika'nın yer almamasına, oradan 'made in' Güney Afrika malların boykotuna, dünya demokratik kamuoyunun baskısı, siyah direnişiyle birleşti ve kansız bir dönüşümle Güney Afrika Cumhuriyeti utanç cephesinden çıktı, demokrasi cephesine katıldı.
İsrail ise utanç cephesinde kaldı ve oraya gittikçe daha derinlemesine yerleşiyor. Neden? Nasıl oluyor bu?
Yönetim için bir şey söylemeyeceğim. Herhangi bir ırkçı-faşist yönetimden farkı yok. Ama uluslararası topluluk burada daha hoşgörülü ve bunda en çok Amerikan desteğinin rolü var. Tabii Batı toplumlarında Yahudi varlığının ciddi etkisini de unutmamalı.
Ama unutulmayacak bir başka etken de zulüm görenlerin tepkileri. Buradaki 'mazlumlar', Afrika'dakinin tersine, güç dengesi değiştiği anda 'zalim' rolünü seve seve üstlenmeyeceklerine dair inandırıcı bir işaret vermiyorlar. Mandela, Batı'ya, kendi demokratik eksikleri konusunda ders verebilecek bir dünya demokratıydı. Filistin'de böyle bir şey görmüyoruz -Filistin ve çevre ülkelerde.
Bu, İsrail'in davranış biçimini onaylamanın ve hoşgörmenin gerekçesi olmamalı. Kötülük yapan, 'yapılan'ın bunu hak ettiğine etmediğine bakılmaksızın, yaptığının karşılığını görmelidir. Dünya kamuoyu, demokratik kamuoyu, İsrail'i kayırmaya devam ettikçe Ortadoğu faciasının sonu gelmez. Onun için, dört dünya aydınının önceki günkü Radikal'de yayımlanan çağrısına hepimizin kulak vermesi gerekiyor.