İkinci Dünya Savaşı, Nazizm'in, faşizmin insanlığa armağanıdır.
Irkçılık da bu ideolojinin önemli bir öğesidir. Mihver'in en az ırkçı üyesi İtalya bile bundan büsbütün bağışık değildi. Almanya ve Japonya'da ise ırk, hayatın sırrını açıklayan anahtar gibi görülüyordu.
Dolayısıyla savaşın sonuçları ırkçılığın da yenilgisi anlamına geliyordu. Ama yenilgiyi yeni bir dalga izledi: Nazilerin 'ırk' adına nasıl bir insan imha örgütlenmesi kurduğu ve işlettiği, asıl, savaştan sonra anlaşıldı. Bundan böyle, dünyaya 'ırk' temelinde yeni bir düzen verme iddiasıyla politika yapma imkânı ortadan kalkmış oldu. O zamana kadar Türkiye'yi Almanya yanında savaşa sokmak için her türlü çığırtkanlığı yapan Türk ırkçı ve faşistleri bile özür diler bir ağızla konuşmayı benimsediler.
Böylece Türkiye'de devlet eliyle yürütülen ırka dayalı Türkçülük kültürü çalışmaları tavsadı. Bu iddialara, zaten, birkaç istisna dışında, ortaya atanların kendileri dahi inanmamıştı. Dünyaya gülünç olunduğu belliydi.
Ama o kültürel ırkçılık, Cumhuriyet içinde birlikte yaşamaya devam eden herkesin -yani, gayrimüslim olmayan herkesin- bu yeni kimliği eninde
sonunda benimseyeceği varsayımına dayanılarak yapılmıştı. Savaş sonrasında, 50'lerde Demokrat Parti iktidarı yıllarında, böyle bir beklentinin gerçekçi olmadığı belli oluyordu. Ulusal birlik, ister istemez dışlayıcı olan ırkçılıkla gerçekleşemezdi. Daha akla yakın politika, 'asimilasyon'du.
Ama böyle bir başlangıçtan sonra böyle bir dönüşü tam gerçekleştirmek de güçtü. Sonuçta ne sistematik bir ırkçılık uygulanabildi ne de ırkçılıktan tamamen arındırılmış bir milli ideoloji oluşabildi. Toplumsal tabanda her zaman belirli bir doz 'ırkçılık' taşıyan siyasi bir hareket oldu. Ama örneğin MHP örneğinde görüldüğü gibi, orada bile bir noktanın ilerisine geçen ırkçılık bir sapma olarak görüldü. Öte yandan, tepede devlet
aygıtı, özellikle askeri ve eğitimsel kollarıyla, hiçbir zaman ırkçı anlayışlara karşı kesin bir bağışıklık kazanmadı.
Onun için, bir düzeyde konuşulurken, herkes, 'Dünyada saf bir ırk yoktur' gibi bir klişeden söze girip, bu tür ırkçılığı reddeden bir tavır alabilmektedir.
Ama 'kan' edebiyatının sonu gelmez. Bulgaristan'da zulme uğrayanlar,
bizim 'soydaş'larımızdır. Irak'ta zulme uğrayanlar, 'Kuzey Iraklılar'dır.
'Kuzey Iraklı' diye bilinen bu kimselerin kökenini sıkıca araştırırsanız, 'Güneydoğu Türkiyeli'leriyle akraba oldukları sonucuna varabilirsiniz. Ama Türkçeye çevirip yayımladığımız dünya ansiklopedisi Larousse'un 'Kürt' maddesinde bunun Küçük Asya'da bir 'Türk boyu' olduğunu, 'Kürtçe'ye baktığınızda ise 'Hint-Avrupa dil öbeği' içinde bir dil olduğunu okuyoruz. Birtakım sakat politikalar uğruna, gerçekliğe böyle müdahale etmek, daha kötüsü, gerçekliğe böyle müdahale edilmesine alışmış, itiraz etmeyen, sormayan ve sorgulamayan bir toplum yaratmak, bu kargaşanın kaçınılmaz sonuçlarıdır.
Ama bir yandan bunlar olurken, bir yandan yeni bir ırkçılık dalgası yayılmaya başladı.