Serdar TURGUT
Emin Çölaşan’ın kitabı
09 Ekim 2007 Salı
Toplumun vicdanında yer etmiş bir yazar olan Emin Çölaşan’ın merakla beklenilen kitabı bugün piyasada.
Büyük talep olduğu biliniyor ve birinci baskının süratle tükenmesi sürpriz olmayacak.
Yazarın kalemini elinden almaya çalışabilirsiniz ama bu çağda yazı işi bu kadar demokratikleşmişken bir yazarın yazmasını önlemek de mümkün gözükmüyor.
Çölaşan’ın kitabında doğal olarak en çok merak edilen bölümler, ‘kovma olayının nasıl olduğu’ ve son yıllarda hayli güven erozyonuna uğramış olan Hürriyet gibi bir gazetede iç işleyişin nasıl olduğu.
İlginin bunlara yoğunlaşması çok doğal. Çünkü medya ile ilgili dedikodular herkesin ilgisini otomatik olarak çekiyor, hele medyada isim yapmış insanlar ile ilgili dedikodunun okuyucusu pek fazla.
Medya patronları doğal olarak ilgi çekiyor, yayın yönetmenleri de. Hele Ertuğrul Özkök söz konusu olduğunda dedikodu ve ilgi düzeyi bir anda katlanarak artıyor.
Ertuğrul Özkök medyada yanlış olarak nitelendirilen her konunun poster modeli ilan edilmiş durumda. Patronu ile ikisinin işin içinde olduğu herhangi bir olayın ilgi çekmemesi imkansız.
Dolayısıyla Emin Çölaşan bu kitap ile hayli okuyucuyla buluşacak. Bu da kesin.
Bütün bunları bir hatırlayalım ve olayları uygun çerçevesine yerleştirelim de, kitabın bir medya dedikodusu olmasının dışında bir önemi olduğunu unutmayalım. Emin Çölaşan kitabına alt başlık olarak ‘Bir medya belgeseli’ cümlesini yazmış.
Bunlara bir itirazım yok da bu kitap aynı zamanda bir ‘Siyaset belgeseli’ de. Bu boyutu unutursak ne Türkiye’nin halleri konusunda bir sonuca varabiliriz ne de olan biteni gerçekten anlayabiliriz.
Çünkü bu memlekette eleştiriye anlayışla yaklaşan demokrat kafalı bir iktidar var da, medya patronu da basın özgürlüğünü her şartta savunan bir kişi de, Ertuğrul Özkök bir sabah uyanıp da durup dururken Emin Çölaşan’ı kovmaya karar verdi gibi bir düşünceye varmamız da anlamlı değil tabii ki...
Özkök’e her şeyi söyleyebilirsiniz ama aptal olmadığı da kesindir. İyi bir yayın yönetmenidir. O, Çölaşan gibi bir değeri durup dururken katiyen harcamaz.
Kitabı okurken önyargılarımızla okursak, Özkök şunu yapmış, bunu da yapmış gibi iyi dedikodu malzemesiyle yetinebiliriz. Bunlar iyi sarhoş muhabbeti konularıdır.
Ama asıl büyük sorun başka yerde.
Bu memlekette her iktidar, tekrar edeyim istisnasız her iktidar medyayı kendisine bağlamak için uğraşmıştır.
Kendisine tam bağlayamadığı iktidarı da cezalandırmak yoluyla hizaya getirmeye çalışırlar.
AKP hükümeti de bu konuda bir istisna olamamıştır, hatta onların diğer dönemlerdeki hükümetlere göre daha başarılı olduklarını bile söyleyebiliriz.
Çölaşan, kitabı hakkındaki ilk yazıları AKŞAM’ın yayınlamasını bu yüzden istedi. Maalesef gidebileceği başka yer kalmadı. Bırakmadılar ortada başka bir bağımsız kuruluş. Bir kısmı direkt kendilerine sempatizan diğer kısmı ise Aydın Doğan’ın kontrolünde. Bir tek AKŞAM özgür ve bağımsız.
Övünmeliyim, sevinmeliyim bu duruma ama sadece üzülüyorum o kadar...
Türkiye’de Batı’daki anlamıyla bir burjuva sınıfı olamadığından, burjuvaziye has kültür, ideoloji ve tavırlar ortada bulunmadığından, iş alemi hükümete bağımlı ve hükümetlerden ürktüğünden, hükümetler de pervasız olabilmektedir.
Bu Türkiye’nin bir türlü değiştirilemeyen kaderi gibidir.
AKP’nin tarihini medya tarihi ile birlikte yazmak gerekecektir. Gelecek kuşaklara kalması gereken bir iş olacak bu.
Siyasi ortamı göz önüne almadan Emin Çölaşan’ın kovulmasını tam anlamak mümkün değildir.
Bu işte ne patron ne de yayın yönetmeni suçludur. Asıl suçlu Türkiye’nin hakim siyasi kültürüdür veya kültürsüzlüğü. Diğerleri ise sadece oyunculardır. Tarihin zorunluluğunu yüklenmek zorunda kalmış birer trajik figürdürler o kadar.
Bütün bunları bildiğimden, “Türkiye’de demokratikleşme, demokrat açılımlar” türünden lafları duyduğum zaman artık bunlara sadece gülüyorum. “Şu olacakmış, bu olacakmış” gibi bir sürü palavrayı dinliyorum. ‘Ha ha’ diye kafa sallayıp sadece tebessüm ediyorum bunlara mecburen, içimden kahkaha ile gülerek...
Eciş büçüş kapitalizmden feodalizme doğru ters evrilmekte olan bir ülkede yaşıyoruz biz. Siyasetçimiz de, burjuvamız da, medyamız da bu koşullara uyum sağlamış durumda maalesef.
Acıklı bir durumdayız aslında. Çölaşan’ın kitabı da bu durumu tekrar suratımıza vuruyor.