Enson Haber Sitesi Güncel Haberler
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Taha AKYOL

Yükselen hangi din?

11 Aralık 2007 Salı
MODERNLEŞME süreci sosyolojik planda şehirleşmeyle, tarım toplumundan sanayi ve hizmet toplumuna geçişle, eğitimin, üretimin, ulaştırma ve pazarlama faaliyetlerinin yaygınlaşmasıyla ve nihayet bireyleşmeyle ortaya çıkar.
Bu süreçte din de yükseliyor.
Avrupa 19. yüzyılın başından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar bu süreci yaşadı.
Metodolojik olarak sorun, bu süreçte yükselen dinin niteliğinin ne olduğudur.
"Ortaçağ dini" mi yükseliyor, yoksa dinin modern hayatla uzlaşan yeni bir algılanması mı?
Toplumsal değişim ve sarsıntı sürecinde insanlar köklerine, değerlerine sarılıyor, dayanışma ihtiyacı artıyor ve din yükseliyor.
Yükselen ne çeşit bir dindarlıktır?

Yeni dindarlıklar
Avrupa'nın modernleşme sürecinde yükselen din, tek renkli ve monoblok değildir, çeşitlidir, çoğulcudur. İçlerinde fundamentalist akımlar vardır. Bilhassa Fransa'da "laikçi" kanat ile katı "Katolik" kanat arasındaki savaş, ikisini de sertleştirmiştir.
Ama bütün Avrupa'da modernleşmeyi algılayan ve benimseyen dini akımlar da vardır. "Liberal Katolikler" yahut "Sosyal Hıristiyanlar" veya "Hıristiyan sosyalizmi" gibi hareketlerin "Ortaçağ dini" ile hiçbir ilgisi yoktur.
En önemlisi, modern bilimle uzlaşma çabasıdır. Dünkü yazımda bahsettiğim Kardinal Wiseman'ın 1847'de Londra'da yayımlanan ve hızla yayılan "Bilim ve Vahiy İrtibatına Dair Oniki Konferansı", yüzlercesinden sadece bir örnektir. (Twelve Lectures on the Connection between Science and Revealed Religion)
Dinin tarih içinde kurumlaşmış, sabitleşmiş formlarının yerine giderek çeşitlenen bir inanç yelpazesi oluşmaktadır.
Steve Bruce, bu "dini hayattaki çoğulculaşma"yı modernleşmeye bağlıyor: Artık dindarlar da iş, toplum ve eğitim hayatında, genel "farklılaşma, sosyalleşme ve rasyonelleşme" süreci içinde yer almaktadır.
Alan Aldridge, bu süreçte, değişen hayattan kopmamak için Katolik Kilisesi'nin "katı dogmalar"ını nasıl yeniden yorumlayıp daha hoşgörülü ve yumuşak hale getirdiğini anlatır.

Orta sınıf değerleri?
Hugh McLeod'a göre, modernleşme sürecinde yükselen dindarlığın eski Ortaçağ dindarlığından en önemli farkı, "orta sınıf değerlerinin benimsenmesi"dir; bu, "dini itikadın karakterindeki değişme"nin en önemli göstergesidir.
Bunun anlamı, bireyleşmenin, demokrasi ve özgürlüğün benimsenmesidir.
Katolik geleneğinde mahsulün verimli olması için azizlere dua edilir, bunun özel yortuları vardır. Ama 19. yüzyılda artık Kilise bile gübre ve fenni ziraatı tavsiye ediyor! McLeod'un verdiği bu örnek, dinin yükselişiyle birlikte "sekülerleşme" sürecinin de nasıl hızla geliştiğini gösterir.
Bugün Avrupa son derece sekülerleşmiş bir toplumdur.
Sosyologlar "dindar Amerika"nın (ve de İskoçya ile Polonya'nın) "Sekülerleşmenin Genel Teorisi"ne uymadığını, dindarlığın 'modernleşmiş' aşamada da devam ettiğini belirtiyorlar. Amerika'da bilim ve özgürlüğün geniş bir uygulamaya sahip olduğunu söylemeye gerek bile yok.
Protestanlığı kuran Luther ise çok mutaassıp, dar kafalı bir ruhbandı.
Soru şudur: Bizde yükselen din böyle modernleşmeyle barışık bir dindarlık mıdır? Yoksa, Atatürk'ün deyimiyle, "şeyhlerin, seyyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından sürüklenen ve falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara hayatını emanet eden" bir dindarlık mıdır?
Yarın: Tarhan Erdem'in araştırması...
çok güzel yazı
eline sağlık tayfun çok güzel yazmışsın adamı okumadım seni okudum valla
muratti yazıyor 11 Aralık 2007 Salı 20:22
İslam' ın güzel yüzünü görebilmek...
İslam dini, içerisinde batı'da var olmayan; komşu hakkına, yardımlaşma ve dayanışma bilincine, bireycilikten çok çoğulculuğa dayalı paylaşımcılığa yer vermiştir.Kimileri bunu, ümmetçilik klişesi altında, kimileri de sosyalist söylemlere yakınlığına bakarak, anlamından farklı bir biçimde değerlendiriyor olsa da, iyiye ve güzele olan yönelimini yatsıyamaz. Bizleri ulus olarak bir arada tutan güç nedir? Kapı komşumuz aç iken, tok duramama alışkanlığımız. Neden askere davul-zurna eşliğinde halay çekerek gideriz? Biliriz ki, bu duyarlılığımız sayesinde bu ülke, bu güzel vatan bizlerin kalacak, bizler ecdadımıza ve onların değerlerine sahip çıkacağız. Asgari ücretle ve açlık sınırının altında binlerce aile, yaşamayı nasıl başarabilmektedirler? Bunda bir illüzyon yoktur.Köylerindeki akrabalarının hazırladığı tarhana ile bulgur yada çeltik ile.Yani, büyük aile olma bilincimiz sayesinde.Türk-Kürt, Alevi-Sünni ayrımcılığına gitmeden, türban gibi teferruatlara takılmadan, islamın o güzel yüzünü görmeye çalışmalıyız. Zamana ve mekana ayak uydurarak, bilimle kavga etmeden, onun öğretilerine kulak vererek, bu büyük kültürü/medeniyeti koruyarak kardeşçe yaşamalıyız.Bu bilince ulaştığımız anda göreceğiz ki, ne cinci hocalar, ne üfürükçüler, ne muskacılar, ne de din bezirganları kalmış.
Tayfun Ünalan yazıyor 11 Aralık 2007 Salı 18:14
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI