Yi?it BULUT
Ecevit’in “büyük üzüntüsü” neydi?
14 Ekim 2007 Pazar
Başbakan açıklamış; “Amerika ile inceldiği yerden kopar”...
Bir vatandaş olarak “göğsüm” kabardı...
Kabardı ama 1997 yılında Amerikan yönetimi tarafından yayınlanan ve Türkiye’nin merkez teşkil ettiği bölgenin, “Amerika’nın yaşamsal çıkarlarının korunması açısından” nasıl değiştirileceğini anlatan “Yeni bir yüzyıl için strateji” başlıklı raporu hatırlayınca da; aklıma “birçok soru” geldi...
Daha da açıkçası; “1997-2007 arasında başımıza gelenleri” düşünüce ve ülkenin nasıl dönüştürüldüğünü analiz edince; “bu restleşme”, aklımdaki “soru işaretleri” içinde boğuldu...
“Neden” derseniz, size bu rapordan küçük bir alıntı yapayım; “Türk Silahlı Kuvvetleri, bağımsız hareket etme kabiliyeti ve isteği açısından, bölgedeki en büyük istikrarsızlık unsurudur”... Dikkat edin; daha “yeni dünya düzenine yol açan 11 Eylül saldırısı” ve saldırganlığın dışa vurumu “çuval geçime olayı” henüz ortada yok...
Her neyse bayram günü detaya girip sizi yormayacağım...
Gelelim “Bülent Ecevit’in büyük üzüntüsüne”...
Bu noktada aklınıza şu soru gelebilir; yukarıda yazılanların “Ecevit’in üzüntüsü” ile ne alakası var?
Alakası yok doğrudan bağlantılı...
Raporda bahsedilen ve 1997 yılından itibaren bölgemiz ve özellikle ülkemiz için hedeflenen “dönüştürülme” sürecinin en önemli adımı 57. Hükümet döneminde atıldı. Bugün içinde bulunduğumuz “teslim edilmiş” finansal yapının “belkemiği” teşkil edildi. Büyük bir “kriz” algılaması sonrası Türkiye’nin “anahtarları” ilk etapta Kemal Derviş olmak üzere “gönderilenlere” elden verildi.
Bu noktada “laf yetmeyeceği” için konuyu biraz daha açmak ve 1999-2001 arası döneme dönerek ve özellikle “herkes bilmeli” diyerek yaşananları verilerle sizlere aktarmak istiyorum.
Tarif edeceğim dönem; Türk finans piyasası tarihinin en büyük dramını göstermekle birlikte, yukarıda aktardıklarım ve Bülent Ecevit’in hayatının pişmanlığı da, bu zaman diliminde gizli...
Sevgili dostlar, Türkiye’nin “kontrolü kaybetmesinin hikayesi” aslında toplamda 24 aydan dahi az bir süreç. 1999’un ikinci yarısından itibaren sertleşen borsa hareketi, 2000 yılı ocak ayında tepe noktasını (3.77 cent) test ediyor ve 12 aydan kısa süren bu dönemde; dolar bazında 1’e 9’a varan bir hareket yaşanıyor... 2000 yılının başından daha doğrusu 17 Ocak sabahından başlayan düşüş, yabancıların mal boşaltıp, IMF’nin “çok iyisiniz dediği” bir ortamda 2001 Şubat’ında dibe ulaşıyor... Bu 13 aylık sürede “yabancıların hisse ve bono takası” neredeyse “sıfır” noktasına inerken, dolar kuru Merkez Bankası tarafından baskı altında tutuluyor. Daha açık ifadesiyle; Türkiye’yi terk edip kârını götüren yabancı paraya Türk Devleti “ucuz dolar” veriyor... En önemlisi bu dalgalanma sırasında üç partiden oluşan koalisyon hükümeti “küresel isteklere” karşı “teslim oluyor” ve ekonominin yönetimi daha doğrusu Türkiye’nin kaderi Kemal Derviş’e teslim ediliyor...
Sonuç: Bülent Ecevit, katılacağı Finans Analiz programı için kendisini ziyaret ettiğimizde; Türk piyasalarında 1999-2001 yılı arasında yaşanan hareketi küresel sermayenin “Türkiye’de gerçekleştirdiği en büyük operasyon” olarak niteledi ve arkasından ekledi; “Kıbrıs Harekâtı’nın intikamını küresel güçler benden tam 26 yıl sonra aldı”...
Son söz: Bülent Ecevit, anlatmaya çalıştığım “harekât-hareket” ile hükümetlerinin “nefesinin kesildiğini” ve kendilerinin ekonomi yönetimini, Derviş’e teslim etmek konusunda yurtdışından zorlandıklarını söylerken, bu teslim oluşun hayatının “en büyük pişmanlığı ve üzüntüsü” olduğu net olarak ifade etti... Aynı cümleleri Finans Analiz programında da tekrarladı ve “Derviş’e bakan olmasına rağmen başbakan olarak 10 gün nasıl ulaşamadığını anlattı”... İlginç ve ders alınması gereken bir durum; Kıbrıs’a çıkıyorsun, 1978 Dünya Bankası raporuna kafa tutuyorsun ve 26 yıl sonra Türkiye tarihinin en büyük spekülatif saldırısı sonucu; yönetimi küresel güçlerin istediği kişiye hem de karşı koyduğun 1978 Dünya Bankası raporunu yazana teslim ediyorsun... Bu noktada aklıma şu soru geliyor; Küresel güçlere çekilen son rest “karşılıklı bir anlaşma gereği mi?” yoksa “gerçek bir rest mi?”... Gerçek bir adımsa; bugünden sonra nelere “hazır” olmalıyız?