Tel: +90. 216 416 40 00 (pbx) | Destek: info@ensonhaber.com
Yazılım ve Sistem Yönetimi: CM Bilişim

Ushuaia, dünyanın en güneyindeki kent. Sonsuz Patagonya düzlüklerinin bitip, sarp dağların eşlik ettiği Latin Amerika kıtasının güney ucundaki kent, “dünyanın sonu” olarak da ünlenmiş yıllar içinde. Beyaz kıtaya, Antarktika’ya planladığımız yolculuğumuza buradan başlayacağız. 26 saati uçakta geçen, 35 saatlik bir yolculuk sonrası ulaştık İstanbul’dan buraya. Çok yorgunuz ama, son yıllarda doğa severlerin akınına uğrayan Ushuaia’yı bir an önce tanıma duygusu ağır basıyor, sokaklara atıyoruz kendimizi.
Yazın ilk günlerini yaşıyor olmasına rağmen, hava inanılmaz soğuk. Üzerimize ne varsa giymemize rağmen belki de yorgunluktan, ısınamıyoruz bir türlü. Işın’ı bir korku kaplıyor, “Şimdi burada üşürsek, 1000 km daha güneyde ne yapacağız” diye .
Yamana yerlilerinin dilinde, “Batıya uzanan koy” anlamına gelen, Ateş ülkesinin en uç limanı Ushuaia, sert iklimi nedeniyle yıllarca yerleşimcileri uzak tutmuş kendisinden. 1904 yılında, Tierra del Fuego eyaletinin başkenti olmuş. Daha sonraki ününü, politik ve adi mahkûmlar için açılan hapishanesi ve “dünyanın sonuna giden tren hattının” açılmasına borçlu.
Son 25 yıldır, doğa güzellikleri, dağları, Patagonya’nın diğer bölgelerine ulaşım kolaylığı, Magellan Boğazı, Şili ve sayısız ulusal park, doğa sevenlerin ilgisini bu kente çekmiş. Antarktika’ya giden gemilerin de buradan kalkıyor olmasının önemi büyük. Küçücük bir köyden, 60 bin kişinin yaşadığı bir kente dönüşmüş. Eski hapishane artık içinde 3 müzeyi barındıran bir bina. Bir zamanlar mahkumların koridorda yanan sobadan paylarına düşenle ısınmaya çalıştıkları koğuşlarda, bölge tarihini anlatan nesneler sergileniyor.
Antarktika’ya gemiler ancak yaz aylarında, aralık-ocak-şubat aylarında gidebiliyorlar. O nedenle sokaklar dünyanın her tarafından gelen insanlarla dolu. Kimi son alışverişini yapıyor, kimi yola çıkmadan meşhur Arjantin mutfağının lezzetlerini tadıyor. Alışveriş yapanlar, Drake Geçidinin dalgalarına karşı, mutlaka deniz tutmasına karşı bir ilaç atıyorlar çantalarına.
POLAR PİONER
11 gün sürecek Antarktika maceramızı yapacağımız gemini adı Polar Pioneer. Finlandiya’da buz koşullarında seyahat için yapılmış, küçük bir gemi. Gemiyi Ruslar işletiyor. Limana yaklaştığımızda gemiyi yerinde göremeyince çok telaşlandık önce. Telaşımız daha sonra, öndeki küçük şilebin arkasında Polar Pioneer’i gördüğümüzde tasaya dönüşüyor. Çok küçük, 50 metre var yok. Limana girişte pasaportlarımızı kontrol eden görevli, bu pasaportu ilk kez gördüğünü söylüyor. Gemideki 51 yolcu arasında yerimizi alıyoruz. Kabinimiz oldukça rahat, iki ayrı yatağımız, banyo ve tuvaletimiz var.
Çoğu Avustralyalı olan yolcular gemiye yerleştiğinde, kaptan köşkünde ilk brifinge çağrılıyoruz. Daha sonra bu türden brifinglere sık katılacağız. Beyaz kıtaya gitmenin, oraya ayak basmanın çok sıkı kuralları var ve bu kurallar sık sık hatırlatılıyor.
Yola çıkar çıkmaz acil durum tatbikatı yapılıyor. Bu kadar ciddisini ilk kez görüyorum, genellikle buluşma noktalarına gidilir ve tatbikata son verilir. Bu sefer öyle olmuyor, kabindeki can yeleklerimizi giyiyor, buluşma noktamıza koşuyoruz. Orada bir görevli isimlerimizi kontrol ediyor ve, kurtarma sandalına biniyoruz. Daha doğrusu herkes biniyor, kendimizi emniyet kemerleriyle bağlıyoruz. Ana kapaklar kapatılıyor ve oldukça klostrofobik bir ortamda, böyle bir durumla karşılaştığımızda yapılacaklar tek tek anlatılıyor.
BEYAZ KITAYA GİDERKEN
Sancakta Şili, iskelede Arjantin kıyılarını izleyerek sakin bir denizde yolculuğumuz başlıyor. Drake Geçidinden önce Beagle Kanalı’nı aşmamız gerekiyor. Yolculuk böyle gidecekse harika. Ön güvertede, soğuk havaya rağmen ilk fotograflarımızı çekmeye başladık bile.
Altı saat sonra, güney okyanusuyla tanışıyoruz. O küçük gemi dalgalar arasında kaybolmaya, bir inip bir kalkmaya başlıyor. Güvertelere çıkmak yasak, sadece kaptan köşkü açık yolcular için. Bir süre sonra, ayakta dolaşamaz, yemek yiyemez hale geliyoruz. Okumak olanaklı değil. Daldığım anda ranzadan düşecek gibi olduğumdan bir ara kendimi çarşafla yatağa bağlamak geçiyor aklımdan.
Bizi ortalarda göremeyince, kapımızı gemi doktoru Giles çalıyor. Avustralyalı travma cerrahı olan Giles, elindeki deniz tutmasına karşı ilaçlardan isteyip istemediğimizi soruyor. İlaç içecek halim bile yok. Öyle ki, kendi alanında uzmanların gün boyu yaptıkları bölge ile ilgili toplantılardan sadece güney deniz kuşları ve penguenlerle ilgili olanlara katılabiliyorum.
Dalgalar ve sallantı 60 saat aralıksız sürüyor. Ancak iki tam bir yarım gün sonra, ilk aysbergi görüyoruz. Bir süre sonra da, “en soğuk, en kuru ve ve en beyaz” kıtanın, Antarktika’nın kıyılarına ulaşıyoruz. Gemi Mikkelsen Limanı denilen bir koyda demirliyor. Demirlemeden birkaç saat önce güney ve kuzey sularının karıştığı, antarktik konverjansından geçiyoruz. Deniz suyu sıcaklığının bir anda 1 dereceye kadar düştüğü bu karışım alanını, en çok gemilerin makine dairesinde çalışanlar fark edermiş.
Karaya çıkmadan, bir gün önce katılım azlığı nedeniyle yapılamayan, zorunlu brifinge katılmamız gerekiyor. Karaya çıkmanın uluslar arası anlaşmalarla saptanmış kuralları var. Mutlaka uyulması gerekiyor. Çizmelerimiz, karaya çıkışta ve gemiye dönüşte mutlaka dezenfekte edilecek. Daha önce giyilmiş bulunan giysilerimizin cepleri ve kıvrım yerleri, burada bulunabilecek kıtaya yabancı bitki tozlarının ayıklanması için elektrik süpürgesinden geçiriliyor. Hiçbir yabani hayvana 5 metreden daha fazla yaklaşılmayacak. Özellikle, gittiğimiz dönemde kuluçka döneminde bulunan penguenlerden uzak durulacak. Kıtadan, taş dahil hiçbir şey alınmayacak ve kıtada asla her hangi bir şey bırakılmayacak. Sigara içmek kesinlikle yasak.
ANTARTİKA KITASI
Yeryüzündeki hiçbir yer, bu vahşi beyazlıkla karşılaştırılamaz. Yerleşilmemiş bir kıta olduğu için üzerinde yaşayan hayvanlarda, insanlara karşı gelişmiş bir korku yok. Kurallara uygun davranılırsa, böylesi bir korkunun yeşermesi için bir neden de olmayacak.
Antarktika’yı, 1961 yılında yürürlüğe giren ve 48 ülkenin imzacısı olduğu Antarktika Anlaşması yönetiyor. Doğayı, doğal zenginlikleri korumak bu anlaşmanın görevi. İmzacı ülkelerin, burada araştırma istasyonları kurma hakları var.
Muhteşem buzulların arasından geçerek karaya çıkıp, ilk penguen kolonisiyle karşı karşıya gelince, ne kadar farklı bir yerde olduğumuzu anlıyoruz. Penguenler, (bunlar Gentou denilenlerden) yanlarında yürüyen, merakla onları izleyen, fotorafını çeken insanlara aldırış etmeden sürdürüyorlar günlük yaşantılarını. Bir kısmı beslenmek için denize açılıyor, bir kısmı denizden evine dönüyor, bir kısmı ağızlarında taşıdıkları çakıl taşlarıyla, eşlerinin kuluçkaya yattığı yuvaları sağlamlaştırmaya çalışıyor. Dikkatli bakıldığında, bazılarının altlarındaki yumurtalar görünüyor. Şubat sonu gelebilseydik, çevremizde birçok penguen yavrusu da olacaktı.
Penguenlerin, eşek sesine benzer bir ses çıkarttıklarını daha önceden bilmiyordum. Bir nedene bağlı olarak mı yoksa öylesine mi, bilmiyorum ama arada kafalarını havaya kaldırarak bağırıyorlar. Yuvalarına yakın yerler çok kötü kokuyor. Kril denilen, karides benzeri bir böcekle besleniyorlar. Koku da pembe dışkılarından geliyor.
Hava soğuk ama korktuğumuz kadar da değil. Kayak giysilerimiz, ek bir içlikle yeterli oluyor soğuktan korunmada. Buzulların görüntüleri muhteşem. Arada, büyük bir ses çıkartarak denize akan buzul parçaları görüyoruz.
EV SAHİBİ BALİNALAR
Yolculuk boyunca yolumuza çıktı balinalar. İlk gün öğleden sonra, geminin yanı başında “humpback” denilen cins bir balina belirdi. İlginç bir üfleme sesiyle yerlerini belli ediyorlar. Güney Denizleri araştırmacısı Alan, Kanada’da bir üniversitede profesör. Balinalar üzerine verdiği brifingde, bu hayvanların da kril denilen ve bu mevsimlerde bol olan böceklerle beslendiğini anlatıyor. Yaşayan en büyük memeli hayvan, mavi balina günde 4,5 ton kril yiyormuş.
19. yüzyıl başlarında, her koy balina avcılarıyla doluymuş buralarda. Öyle ki, işlenen balina yağlarının kokusu kilometrelerce öteden duyulurmuş. Daha sonraları, ekonomik olarak getirisi kalmayınca terk edilmiş ama günümüzde Japonlar, balina avı gaddarlığına eski yüzyılın hızıyla devam ediyorlar. Yavru balinaları bile avladıkları belgelendiği halde, bir Japon geleneği olarak gördükleri balina avını sürdürüyorlar.
PORT LOCKROY
İkinci gün, 2. Dünya Savaşı’nda, Alman denizaltı aktivitelerini izlemek için İngiltere tarafından kurulan izleme üslerinden biri olan A üssüne çıkıyoruz. Sadece yaz aylarında açık olan üste, 3 kadın çalışıyor, ve üs daha çok Antarktika’ya destek olma amaçlı hediyelik eşyaların satıldığı, vakıflara yardım kabul ettikleri bir yer günümüzde. 64 güney enlemi dolaylarındayız artık. Hava biraz daha soğuk.
Gece ilginç bir şey oldu, daha doğrusu gece olmadı hiç. Hava tam kararmadı, hep aydınlık kaldı. Çok hoş bir görüntü ama tersini düşünmek istemiyorum. Bu nedenle, araştırma istasyonlarında yaz-kış kalan insanların yaşamı zor geliyor bana. Onlardan biri olmak istemezdim.
Daha sonra ziyaret ettiğimiz Almirante Brown isimli Arjantin istasyonunun ilginç bir öyküsü var. Nisan 1984’de, ekip değişimi için gelenler arasında yerine kimsenin gelmediğini gören ve sinir krizi geçiren istasyon doktoru tarafından yakılmış. Açıkta kalanlar, bir ABD gemisi tarafından son anda kurtarılmışlar.
LAMAİRE KANALI'NDAYDIK
Yaşantımda gördüğüm en spektaküler yerlerden biri olan, 11 km uzunluğundaki, 1600 metre genişliğindeki Lemaire Kanalından geçiyoruz. İlk kez 1898 yılında, Belçikalı gezgin Gerlache tarafından kat edilmiş ve yine Belçikalı bir araştırmacı olan Lemaire adı verilmiş. Fotografik özelliği yüzünden Kodak Aralığı olarak adlandırılan bir yer. Çok iyi bir makinem olmadığı için dertlendim durdum yolculuk boyunca.
Bir tür mavi yolculuk yaptığımız. Plenau Adası kıyısında demirliyoruz. Hemen yandaki geniş alanda, anakaradan kopan ama kapalı olduğu için açık denizlere çıkamayan aysberglerin Açıkhava sergisi var. Zodiac’larla saatlerce geziyoruz. Hiç biri diğerine benzemeyen sayısız aysberg, denizin ve havanın mavi tonları arasında beyaz bir cümbüş oluşturuyor bizler için. Arada, su yüzeyinde zıplayarak geçen penguen sürülerine rastlıyoruz. Bazen de yolumuza, buzulun birinin üzerinde hareketsiz uyuyan foklar çıkıyor.
O gün ilk kez güneşi görüyoruz. Gecemiz daha çok aydınlanıyor. Saat 22.00 ama güneş gözlüğü olmadan çevreye rahat bakabilmek olanaklı değil. Adada penguen kolonileri var, sabaha kadar bağırışları, kırılan buzların çıkarttığı sesler arasında geçiriyoruz geceyi.
AKADEMİSYEN VERNADSKY İSTASYONU
Sabah, iyi havadan da yararlanarak yaz-kış açık olan Ukrayna’ya ait Akademisyen Vernadsky istasyonuna gidiyoruz. On üç kişi çalışıyor istasyonda, özellikle ozon tabakası üzerine çalışmalar yapıyorlar. Eski adı Faraday olan istasyon, bir pound karşılığında İngiltere tarafından, Ukrayna’ya devredilmiş. Sosyal yaşantıları, film izledikleri, bilardo oynadıkları, spor yaptıkları bar etrafında dönüyor. Gelmeden barın, kıtadaki önemi üzerine bir yazı okumuştum, gelirken aldığım ama sallantı nedeniyle içemediğim ve içeceğimi de düşünmediğim bir şişe konyağı onlara hediye ettim, çok sevindiler. Bana, istasyonda kendi ürettikleri ve Gorilka adı verdikleri votkadan bir bardak ikram ettiler. Tadı çok hoştu. Bende yaptığı ilk etki, kazağımı çıkartma ihtiyacı oldu.Şu, kıtalararası uçuşlarda sıvı yasakları olmasa, bir şişe rakı getirebilmiş olsam çok daha iyi olacaktı.
Zodiac’la gemiye dönerken, Minke balinası çıktı yolumuza. Tamam bunlar dost hayvanlar, saldırmazlar ama yine de onları zodiac’tan değil, gemiden seyretmeyi tercih ederim.
Geldiğimiz en güney noktadayız, 65’15’’ güney. Artık kuzeye çıkmaya başlayacağız. İlk durak Petermann Adası, bir penguen cenneti. Arka taraflarına çıkmamız yasak zira orada yerleştirilmiş bilimsel aletlerle adadaki vahşi yaşam yakından izleniyor. Gentou’lar dışında adada Adelie penguenleri de var. Tanımak kolay, gagaları kırmızı değil siyah. Bir de bu bölgede, yanaklarında siyah bir çizgi olan chinstrap penguenler var. Onları daha sonra, yollarda göreceğiz.
GEZİDE SON ZAMANLAR
Bugün kıtada son gecemizi geçireceğiz. Öğleden sonra bir kez daha geçiyoruz Lemaire Kanalından. Akşam renkleriyle başka güzellikler sunuyor bize. Arjantin’e varmadan önce geçireceğimiz son dalgasız gece bu gece. Değerlendirmek gerek. Işın’la, akşam yemeğimizde kendimize bir şişe Arjantin Merlot şarabı açtırıyoruz. Yarın akşamı, dalgaları, denizi ve önümüzde bizi bekleyen 60 saatlik açık deniz yolculuğunu düşünmeden şarabın keyfini yaşıyoruz.
Ertesi sabah uyandığımızda, gemi çoktan Paradise Harbour’a demirlemişti. Bu koyun ismini, güzelliğinden etkilenen balina avcıları vermiş. Hava kapalı, hafif rüzgar var ama koyun görüntüsü, beyazın güzelliği anlatılır gibi değil. Bir saati aşkın bir zodiac yolculuğu yaptık. Kıtadan denize yürüyen, kocaman bir buzul var. Yanında, hiç konuşmadan, sadece buzulun yürüyüşünün ve denize düşen parçaların çıkarttığı sesleri dinlediğimiz bir on dakika geçirdik. Saatlerce kalabilirik o sessizlikte, ya da o seslerle. Daha sonra, son kez kıtaya çıktık ve 300 metre yüksekliğinde bir tepeye yürüdük. Aynı anda iki koyu görebiliyorduk tepeden.
Daha sonraki durağımız Courveville Adası oldu. Hava çok ısınmıştı. Geldiğimizden bu yana ilk kez, montlarımızı çıkartıp, sahilde taşların üzerinde uzandık. Boyunu, boyumuza uygun bulan penguenler gelip geçti yanımızdan. Biraz sonra gemiye dönecek, daha kuzeye yolculuğa devam edecektik. Yaşadığımızın bir düş olmadığını anlatmak için son penguen pozlarını çektik.
Anakaradan ayrılıp, kuzeye, Güney Shetland Adalarına doğru yola çıkmadan ön güverteye, son fotografları çekmeye çıkmıştık. Birden ufukta, bir orca ailesi belirdi. Öldüren Balina denmesine rağmen, saldırgan olmayan cins bir balina. Boyları fazla değil. Yarım saat boyunca, geminin çevresinde, bir ayin düzeninde turladılar. Antarktika’nın bize bir ayrılış gösterisi oldu bu.
GÜNEY SHETLAND ADALARI
Açık denize çıkmamızla, gemimiz sallanmaya başladı yeniden. Hava karardı, ve kar yağışı başladı. Sabah kalktığımızda, gemi hala seyrediyordu. Uzakta Deception Adasının göründüğünü söylediler. Kırık yüzük şeklindeki bu ada, dünyada sığınılacak en güzel doğal limanlardan biri. Tabii, arada olan volkanik patlamaları hesaba katmazsak. Adanın şekli, ortasında deniz içindeki krateri, bundan 10.000 yıl önceki patlamada oluşmuş.
Patlamalar aralıklı olarak devam ediyor. En son, 1967’de olan patlama, Şili’ye ait bir istasyonu yerle bir etmiş. Sahilde soğumuş lavlar var. Adanın bir bölgesinde, sıcak su çıkıyor denizden ve havanın soğukluğundan dolayı daimi bir sis gözleniyor.
İçeriye girdiğimizde, henüz daha buzların erimediğini gördük. Eski buzkıran Polar Pioneer için, kırılmamış buzlarda seyretmek bir sorun değildi. Bizler için, bir yaşam boyu unutulmayacak bir anı oldu buzda yolculuk. Geminin geldiğini gören foklar, kendilerini beceriksiz hareketlerle denize atıyorlardı. Buzla kaplı bir kaldera’da seyahat. Ne zaman yapılabilir ki bir daha.
Gezideki son sahil çıkışını, bugün öğleden sonra gerçekleştirdik. Livingstone Adası, Elephant Bay. Koyun adı, fil foku denilen fokların deri değiştirmek için buraya gelmesinden kaynaklanıyor. Sahildeki görüntü çok ilginçti. Ağırlıkları yüzlerce kilo sayısız fok, sahilde uzanmış, garip sesler çıkartarak uyuyorlardı. İnanılmaz kötü bir koku geliyordu hayvanlardan. Gözlerini açık gördüklerimizin resimlerini çekmeye çalıştık.
Fokların arasında, penguenler pervasız dolaşıyordu. Bu pervasızlığı, foklardan daha hızlı hareket ettiklerini bilmelerine bağladı Alan. Bazıları, 300 kilonun üzerinde gibi geldi bana. Denize yönlenen bir tanesini izlemeye karar verdim ama o kadar yavaş hareket ediyordu ki, yarım saat dolduğunda daha 1 metre ilerlememişti.
Bazıları yalnız yatarken sahilde, bazıları grup olarak, alt alta, üst üste yatıyorlardı. Sordum, bir açıklaması yokmuş. Bir belgeselin içinde düşündüm kendimi. Düşsel bir belgeselin.
Tekrar gemiye döndüğümüzde, açık denizin dalgaları beni bu düşsel belgeselden çıkarttı. Bir gezi yapmış, sık gidilmeyen bir karaya ayak basmış, oranın bizlerle ve kendi arasında dost olan doğasını tanımış ve geri dönüyorduk. Önce kuzeye gidecek, dünyanın en güneydeki kentinde karaya çıkacaktık. Döndüğümüzde, 1714 deniz mili yol yapmış olacağız denizde.
Altmış saat sonra ulaştık güney Amerika kıyılarına. Uzaktan Cape Horn’un göründüğünü anons ettiklerinde, yatakta ikinci günümü geçiriyordum. Değil koridorlarda yürümek, bazen tuvalete bile gitmek olanaklı değildi. Bu arada anons ettikleri toplantılara, belgesel gösterimlerine kimler gitti bilmiyorum.
Döneli iki hafta oldu neredeyse, Antarktika’dan. Hala “o beyaz güzelliği” aklımdan çıkartamıyorum. Sanki hep orada yapmam gereken bir şeyleri yapmamış, eksik gelmişim gibi oluyor. Işın da aynı duygular içinde. O kıta, öyle saf ve güzel kalırsa, dünyamız yaşamaya devam eder gibi geliyor bana. Başıma geleceği biliyorum, yazın güzel günlerinde birden aklıma, Antarktika’da kış olduğu gelecek. Ve ben, gördüğüm o penguen kolonilerinin ne yaptıklarını düşünür olacağım. Yaşamlarına devam etmeleri için de neler yapmam gerektiğini, neler yapılması gerektiğini düşüneceğim.