Kemal Tahir, Cumhuriyet döneminin 'muzdarip aydınlarından biriydi. Hazır kalıplardan daima uzak durdu, resmi söylemlere ve dayatmalara rağmen tarihi düzünden okumaya hep karşı çıktı. İktidarlarca cezalandırılmak, dışlanmak, görmezden gelinmek pahasına kendisiyle ve tarihiyle hesaplastı. Edebiyat eserleri kadar özgün fikirleriyle de entelektüel tarihimizde belirleyici oldu. İşte 13 Mart'ta 100. doğum gününü kutlayacağımız büyük yazarın hayat hikâyesi...
Tanzimat'tan sonraki Türk tarihi, esas itibarıyla DoguBatı çatışmasının ürünüdür. Aydınlar ila bu çatışmanın göbeğinde, Doğu ile Batı arasında savrulup durdular. Yaşadıkları, bir bilinç yaralanmasıydı, sonra bellekler silindi, kütüphaneler tuğla yığınlarına dönüştürüldü Dragomanlar (tercümanlar) aydın sayıldı; çünkü onlar egemendi ülkede, Cemil Meriç'in deyişiyle 'müstağrip aydınlar'dır onlar: İmpkralya'nın dragomanları !... Bu 'kapıkulu aydınları', yalnızca tercümanlık yaptılar; üstelik sadece Batı'nın tercümanlığını... Hiçbir zahmete katlanmaksızın, sorgulamaksızın, eleşlirmeksizin, toplumsal yapımıza uyup uymadığına bakmaksızın, Batı'daki hazır kalıpları aynen alma yoluna gittiler. Bu 'Dragomanlar Cumhuriyeti'nde, çok az aydın mütercim olmayı reddetti, iktidarlarca cezalandırılmak pahasına, ötelenme, dışlanma, görmezden gelinme pahasına, ana bellekten kopmaya, kapıkulu aydını olmaya direndi; o direnişle kimilerinin beyni, âdeta Doğu ile Batı anısında çarmıha gerildi, dragonum olmaktansa ya 'ârafta asılı kalmayı ya da kendi köklerini arayan bir arkeolog' olmayı yeğlediler. Kimileri fildişi kulelerinde inzivaya çekildi, kimileri hicreti seçti, kimileri hapse tıkıldı. Mehmet Âkit, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, Ahmet Hamdi Tanpınar, İdris Küçükömer, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Oğuz Atay. Sezai Karakoç...
'Muzdarip' bir aydın
Kemal Tahir de onlardan biriydi. Onlardan; yani "muzdarip aydınlardan biri, bu ülkenin sorunlarını tarihsel bir perspektif içinde ele alması, günümüze ve geleceğe ilişkin saptamalarını yatay değil dikine araştırmalarla yapması, en önemli özelliklerindendi. Dragomanların aksine, kopyadan, hazır kalıplardan daima uzak durdu; resmî söylemlere ve dayatmalara rağmen tarihi düzünden okumaya karşı çıktı, cebinde tersi düze çeviren 'yerli bir ayna' vardı. Ârafta mıydı? bence değildi. Çünkü ne beyni ne gönlü Doğu ile Batı arasında savruldu. Yeri, Doğu'dur, yönüyse kendi toplumu, kendi tarihi. Düşünceleri, zaman içinde elbette değişmiştir, ama hep aynı yönde olmuştur değişim. Oğuz Atay, Günlük’ünde, ondaki değişmeyi ve kendisini dahi yargılayabilme cesaretini, hesaplaşmanın bir önkoşulu olarak görmüş ve şu önemli saptamaları yapmıştır: "Bu çok önemli. Hesaplaşma, bizdeki insanların ne kadar ihtiyacı var buna? Kemal Tahir gibi, insan bir yandan kendisiyle hesaplaşabilmeli ki, başkalarıyla ve tarihle hesaplaşma cesaretini gösterebilsin."
Kısaca, Kemal Tahir hesaplaşabilen bir aydındı. Yapıtlarında kendisiyle, tarihle, iktidarla hesaplaştı Türk entelektüel tarihinde iz bıraktıysa bundandır; yani dragomanlarla yollarını ayırdığından.
SARAYLI BİR AİLE
13 Mart 1910'da, İstanbul'da, Vezneciler'de, Sultan Abdiilhamid'in babasına hediye ettiği kagir bir konakta doğdu Kemal Tahir (İsmail Kemalettin Demir). Babası Tahir bey, alaylı bir deniz subayıydı. İkinci Abdülhamid'in Hünkâr Yaverliğini yaptı, Yıldız Sarayı'ndaki marangozhanede Sultan'a yardım etmekle görevliydi. Annesi Nuriye Hanım, Kafkasyalı Abhazlardandır, Saray'da Sultan Hamit'in kızı Naile Sultan'ın hizmetindeyken Tahir Bey'le evlendirildi. İnce yapılı, ufak tefek, beyaz tenli, hafif çilli Nuriye Hanım Saray'daki adı Hubser'di geleneklere sımsıkı bağlı bir kadındı, o nedenle hiç resim çektirmedi. İmparatorluktaki çalkantılar ve çekişmeler, Sultan Hamid'in hediye ettiği kagir konakta mutlu bir hayat sürdüren Saray'a mensup Tahir Bey ailesini de etkiledi. 1908'den sonra idareyi ele geçiren İttihat ve Terakki Cemiyeti, Abdülhamid'e yakınlığından olsa gerek, Yüzbaşı Tahir'i, rütbesini indirerek emekliye ayırdı. Ailenin en büyük oğlu Kemal Tahir işte bu dönemde doğdu. Ancak Balkan Savaşı patlak verince, 1912'de Tahir Bey yeniden silah altına alındı, savaş bitince sivil hayata döndüyse de bu uzun sürmedi. Birinci Dünya Savaşı'nda Çanakkale'de savaştı, yaralanınca cephe gerisine, Nazilli'ye atandı. Bir süre sonra eşi Nuriye Ha nımla oğulları Kemal Tahir ve Nuri Tahir'i yanına aldırdı. Aile, o savaş yıllarında bir süre Nazilli, Burdur ve Aydın'da kaldı. Birinci Dünya Savaşı bitince İstanbul'a döndüler. Kemal Tahir, kardeşi Nuri Tahir'le Kasımpaşa'daki Cezayirli Hasan Paşa Okulu'na kaydoldu. Babaları Tahir Bey ise ailenin geçimini sağlamak için, her sabah erkenden kalkıp, içinde avadanlıkları bulunan zembilini alarak dülgerliğe gitti.
Aile, 1923'te Vezneciler'deki kagir konağa taşındı, Kemal Tahir de Galatasaray Sultanîsi'ne girdi. Bu arada, eğitiminde ve yetişmesinde büyük payı olan sevimli ve babacan amcası Süleyman Bey'in vefatı Kemal Tahir’i derinden etkiledi. Ancak acılar bununla da bitmedi, anneleri Nuriye Hanım, küçük kardeşleri Rafip 'Fahir'in doğumunun hemen ardından vereme yakalanıp karlarla kaplı bir günde hayata gözlerini yumdu (1926). Saraylı Hubser Hanim, arkasında küçücük bir bebek olan Ratip Tahir'i, lise öğrencisi olan Kemal Tahir ile Nuri Tahir’i ve kocası Tahir Bey'i aniden bırakıp bu dünyadan göçmüştü. Çaresiz baba, küçük Ratip'i bir süre Nuriye Hanım’ın köyüne bıraktı, sonra onu da yanına alarak Şebinkarahisar'a gitti, ardından da Binnaz Hanım'la evlenip Vezneciler'deki evlerine döndü. Aile dağılmış, annesini yitirmesi Kemal Tahir'i derinden sarsmıştı. Hem bu olay, hem de geçim sıkıntısı nedeniyle genç Kemal Tahir 1930'da, 10. sınıftayken Galatasaray Lisesi'ni terk edip Karaköy Palas'ta bir avukatın yanında çalışmaya başladı. Ancak aldığı ücret, ailenin geçimine yetmedi, çare olarak bir süre Zonguldak Maden Kömürü İşletmesi'nde ambar memurluğu yapmayı kabul etti, 1932'de istanbul'a döndü.
Yıkılış döneminin çocuğu
Buraya kadar verdiğimiz bilgilere göre, annesi ve babası Saray'a mensup bir ailenin çocuğudur Kemal Tahir. Kısacası, bir Osmanlı ailesinin oğlu. Saray geleneği içinde yaşamış ve o terbiyeyi almış Nuriye Hubser Hanım ile İkinci Abdülhamid'in Hünkâr Yaveri ve marangozu Yüzbaşı Tahir Bey'in çocuğu. Tahir Bey, Sultan Hamid'i o kadar sevmişti ki, padişahın kendisine imzalayıp verdiği fotoğrafı, ömrünün sonuna dek misafir odasının baş köşesine astı, ayrıca çeşitli zamanlarda kendisine hediye edilen "çorap, mendil gibi eşyaları kullanmadı, hep sakladı. Çocuklarını bayramlarda daima Saray'a götürür, Naile Sultan'ın elini öptürürdü. Kemal Tahir, Osmanlı Sarayı'na mensup anne ve babasını hiç unutmadı, Bir Mülkiyet Kalesi’nde Mahir Bey karakteri aracılığıyla babası Tahir Bey'in, ailesinin hayat hikâyesini anlattı; aslında anlattığı bir bakıma ailesi, babası, babasının cepheden cepheye koşturması ve kendi evinde çıkan bir yangında ölmesiydi; yani Osmanlı'ydı, Osmanlı'nın, Kerim Devlet'in yıkılışı.
BABIALİ YOKUŞUNDA
Özetle, Saray'a mensup bir ailenin, bir imparatorluğun yıkılış döneminin çocuğudur Kemal Tahir. Yıkılışı bizzat ve derinden yaşamış, o nedenle bu yangına, muzdarip bir aydın olarak çare aramıştır ömrü boyunca. Kalesi yıkılan bir imparatorluğun yalnız ve ailesini kaybetmiş (devletsiz) çocuğu, dönemin çoğu aydını ve şairi gibi Babıâli Yokuşu'na sığınır ilkin.
Çoğu yazar gibi, şiirle adım attı Kemal Tahir matbuat dünyasına. İlk şiirlerini 1931'de îçtihat'ta yayımladı. 1933'te Kenan Sahabettin, İdris Ahmet, Ziya İlhan, Yakup Kadri, Nuri Tahir, Ertuğrul Şevket, Fakih Özden ve Arif Nihat Asya gibi yazar ve şairlerle Geçit adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. O yıllarda Fatma İrfan Hanım'la tanıştı. Sevdi onu. 1933'ten 1938'e kadar uzun, heyecanlı aşk mektuplan yazdı sevdiğine, mahpusluk günlerini, topluma, edebiyata dair düşüncelerini anlattı. Vakit, Haber, Son Posta gazetelerinde çalıştı.
ALLAH'I KAYBETTİM SANIYORDUM
1930'lu yılların başlarında Mustafa Kemal'e, cebinde fotoğrafını taşıyacak ve sevgilisine bir fotoğrafını gönderecek denli hayrandı. Dönemin çoğu aydını gibi dinden uzaktı; ancak Fatma İrfan'a yazdığı 16 Ocak 1934 tarihli mektubunda bir camiye gittiğinden söz ettikten sonra devam eden şu satırlarda, bir ara kaybettiğini sandığı Allah'a olan inananı dile getirmekten geri durmadı: "Allah, İrfan, camilerde bütün azameti ve haşmeti ile hâlâ yaşıyormuş. Ben onu içimde kaybettim sanıyordum. Hâlbuki, o kadar çabuk buldum ki..."
193436 yıllan arasında Yedigün ve Karagöz dergilerinde çalıştı, öyküler yayımladı. Aynı yıllarda Varlık ve Ses dergilerinde takma adlarla şiirler kaleme aldı. Ve bu arada, Namık Kemal için çeşitli şair ve yazarlarla bir anket yaptı. Falih Rıfkı (Atay), VâNû (Vâlâ Nureddin), Hüseyin Cahid (Yalçın), Peyami Safa, Ercüment Ekrem (Talu), Saadettin Nüzhet (Ergun), Kerim Sadi (Cerrahoğlu), Dr. Fuad Sabit, Hüseyin Avni (Şanda) ve Suat Derviş, ankete yanıt verdiler. Anketi, 1936'da Namık Kemal İçin Diyorlar ki adıyla bastırdı. Bu broşür, edebiyat dünyasında geniş yankı buldu. Ankette, yazar ve şairlerin Namık Kemal için söyledikleri kadar belki daha fazla Kemal Tahir'in konuştuğu yazar ve şairler hakkındaki saptamaları dikkati çekiyordu. Örneğin Kemal Tahir'e göre VâNû; "Epiyce konuştuğu (...) halde hiçbir şey söylememişti. Her zaman olduğu gibi, ihtiyattan ayrılmıyor, fikrini söylemekten çekiniyordu." Peyami Safa; "Dev gibi dünya hadiselerini laf arasında misal olarak göstermesi, fakat bu hadiseler arasında parça parça durarak işine gelen taraflarını alıp, başına sonuna ehemmiyet vermemesi onun tıpa tıp bir küçük burjuva entelektüeli olduğunda şübhe bırakmıyor [du]." Kerim Sadi; "Memleketimizde Marksizm'in en selâhiyettar âlimi ve kafasının içindeki için en müsamahasız dögüşen delikanlı [sıydı]... (...) Duvarlarda Marks'la Engelsin portreleri ve büyük Marksistlerin resimleri var[dı]. Suat Derviş; "cesur bir kadındı." vs.
Artık Babıâli Yokuşu'nda, gazeteci, yazar ve şairler arasındaydı Kemal Tahir. Geçimini kalemiyle sağlıyordu, sevdiğiyle evlenebilirdi. O da öyle yaptı, uzun süre mektuplaştığı Öğretmen Fatma İrfan'la 1937de evlendi, aynca dönemin sol eğilimli gazetesi Tan’ın Yazı işleri müdürü olmuştu.
Marksist aydınlarla tanışma
1930'lu yıllar, Kemal Tahir'in aynı zamanda Marksizm'le, Marksist aydınlarla tanıştığı ilk dönemdir. Hür Şehrin İnsanları romanından anlaşıldığına göre, Geçit dergisinin kadrosunda yer alan ve bilinçli bir sosyalist olan arkadaşı Ertuğrul Şevket'le yaptığı ideolojik tarüşmalarKemal Tahir'in o yıllarda bir arayış içinde olduğunu ve Marksizm'e ilgi duyduğunu göstermektedir. Yalnızca Ertuğrul Şevket değil, kaldığı bekârevinde komşusu, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye Komünist Partisi üyesi olan San Mustafa'yla (Mustafa Börklüce) ve onun aracılığıyla Nâzım Hikmet'le arkadaş oldu. 1930'lu yıllarda Babıâli'de tanıştığı Kerim Sadi, kuşkusuz onu derinden etkileyen, dönemin önde gelen sosyalist aydınlarından biriydi. Onunla sık sık buluştu, evindeki kütüphanesinden yararlandı. Bu ilişkiler sonucunda Marksizm'e dair pek çok kitap okudu. Kafası karmakanşıktı; nitekim Fatma İrfan'a yazdığı bir mektupta, beynindeki fırtınayı şöyle dile getirdi: "Yarım yırtık bilgili kafama birçok kocaman meseleler yığdılar. Kant, Dekart Engels, halta Marks bomboş kafamda koşmaca oynuyorlar. Demokrasi, Liberalizm, Komünizm, Bolşevizm, Faşizm, Hitlerizm, Emperyalizm fır dönüyor etrafımda. Gözleri yeni acılan anadan dogma bir kör gibiyim."
'Ne mutlu Türk'üm diyene: Bunlar nasıl garip sözler'
Artık pir dediği 'Marks Usta'nın düşüncelerini benimsemiş, heyecanlı bir sosyalist olmuştu. Bu arayış ve araştırmalar sonucunda, Kemalizm'in egemen olduğu 1930'lu yıllar Türkiye'sinde, zaman zaman Kemalist inkılâpları eleştirmekten de geri durmadı. Fatma İrfan'a yazdığı şu satırlar, hem Kemal Tahir'in yeni bir yola girdiğinin, hem de kendisin.' daha sonra Kemalist aydınlar tarafından yöneltilecek suçlamaların kaynağının en bariz işaretleriydi: "Ne mutlu Türk'üm diyene. Köylü bizim efendimizdir. Türk işçisi dayanıklıdır. İnkılâba gönül vermiştir. Bunlar nasıl garip sözler? (...) Ne mutlu Türk'üm diyene. Fekat sokaktaki kaldırımda değil, dayanıklı, dört ayağı olan sırma koltuklarda. Köylü bizim efendimizdir. Fekat biz köylünün ağasıyız. Köylü ağanındır. (...) Türk işçisi dayanıklıdır. Bu doğru. (...) Ağız dolusu İnkılâp dedikleri soytarılık daha taze olduğu için mi bu masalları okuyorlar bize dersin?"
Bu sözler, iktidarı ürkütecek sözlerdi ve elbette kaydedilmişti, unutulmayacaktı. İktidar, Kemal Tahir'i susturmak İçin 13 Haziran 1938 bekliyordu.
MAPUSHANE YILLARI
Tarih, 13 Haziran 1938. Kemal Tahir; Nuri Tahir. Nâzım Hikmet, Hamdi Alev, Emine Alev, Hikmet Kıvılcımlı, Fatma Nudiye Yalçı, Kerim Korcan, Mehmet Ali Kantan, Seyfi Tekbilek ve Hüseyin Durugün'le beraber tutuklandı. Suçları, "askeri isyana tahrik ve teşvikli. Soruşturma, Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın birtakım kitaplarının Yavuz Gemisi'nde görevli bir kişinin üzerinde bulunmasıyla başlatılmış, kitaplar askeri isyana tahrik ve teşvik aracı olarak değerlendirilmişti. Zanlılar. Erkin Gemisi'nde, Donanma Komutanlığı Askerî Mahkemesi'nce yargılandılar ve 29 Ağustos 1938'de Kemal Tahir, 15 yıl hapse mahkûm oldu. Mahkeme kayıtlarından ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı'nın Çankırı Cezaevi'ndeyken yazdığı af talebini içeren dilekçeden anlaşıldığına göre; Mahkeme sırasında, "Hâkimler heyetinin masası üzerinde tutularak defalarca sorgu esası yapılan ve nihayet suç delili diye hâkimlerin kanaati vicdaniyelerine medar tutulan yegâne şey..." Kıvılcımlı'nın Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası adlı kitabıydı. Kemal Tahir'in "Türkiye Cumhuriyeti Başvekili Yüksek Huzuru’na hitaben, Çankırı Hapishanesi'ndeyken 22 Kanunuevvel 1940 tarihinde kaleme aldığı ve Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan af dilekçesine göre ise kendisine yöneltilen suçlamaya esas olan kanıtlar şunlardı:
"1. Kardeşimin bahriyede gedikli başçavuş olması (Kardeşi Nuri Tahir).
2. Şair Nâzım Hikmet'le gazeteci ve muharrir sıfalile Babıâli'de tanışmış bulunmam.
3. Evimdeki kütüphanemde mevcut 2000 cilt kitap arasında tevkifim esnasında yapılan aramada komonizme ve sosyalizme dair birkaç tane Fransızca kitap zuhur etmesi."
Kemal Tahir'in dilekçesinde belirttiğine göre evindeki aramada bulunan kitapların hepsi Babıâli ve Beyoğlu kitapçılarında serbestçe satılmaktaydı. Ama itiraz boşunaydı. Egemenler, kararlarını peşinen vermişlerdi. Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'ndeki belgeye göre, tutuklanma gerekçesi "Mumaileyhin komonistlik tahrikatından kati mahkûmiyetleri bulunan ve kendi ifadesile de komonistliği teyid edilen (sf.26) Nâzını Hikmet, Hamdi Alev, Hüsamettin, Kerim Sadi, Sıdıka gibi şahıslarla çok sıkı temasta bulunması ve yapılan aramada evinde bulunan ve listesi 1 numaralı tahkikat dosyasının 60 63. sabitelerinde sıralanan Türkçe ve Fransızca 72 kitabın tamamen Sosyalizm, Marksizinı ve Komonizme aidiyeti maznunu[n] komonist bir karakter taşıdığını ve kitapları bir sistem dahilinde ve kardaşı Telsiz Üs. Çvş. Nuri Tahir vasırasile Yavuz Gemisi'ne sokmak suretile erbaşlar üzerinde propaganda ve telkin yapmakla..." gibi cümlelerle uzayıp gidiyor. Sonrası malûm; İstanbul Tevfiklhanesi, Çankırı, Malatya, Çorum ve Nevşehir hapishanelerinde 1950'ye kadar süren 13 yıllık bir mapusluk dönemi. Mapusların deyişiyle 'Kitaplı Casus', bu uzun cezaevi yıllarında sarı defterlere binlerce sayfalık not tuttu. Eşi, sonradan boşandığı Fatma İrfan'a, arkadaşı Nâzım"a yüzlerce mektup yazdı. özlemlerini, düşüncelerini, sıkıntılannı, yazdıklarını paylaştı mektuplarda. Sonra bu mektuplar, Kamal Tahir'den Fatma İrfan'a Mektuplar adıyla yayımlandı; ama nedendir bilinmez Nâzım Hikmet, kendisine gönderdiği mektupları yayımlamadı; aksine Kemal Tahir'e gönderdiği mektuplar Kemal Tahir'e Mapushaneden Mektuplar adıyla basıldı. Göl İnsanları, Sağırdere, Namuscular, Karılar Koğuşu, Bir Mülkiyet Kalesi, Büyük Mal, Dam Ağası gibi pek çok roman ve öykünün temelleri mapushanede atıldı. Anadolu'yla, gerçek Anadolu köylüsüyle karşılaştı cezaevlerinde, onları dinledi, konuşturdu, notlar aldı... 1950'de Genel Afla tahliye edildiğinde, kardeşi Nuri Tahir'in yaptığı tahta bavulundaki sarı defterlerde binlerce sayfa notla döndü istanbul'a.
Cezaevi çıkışı, polisiye romanlar
Kemal Tahir, hapisten çıkmıştı çıkmasına da, artık sicilli bir komünistti. O nedenle iş bulmakta, geçimini sağlamakta ve kitaplarını bastırmakta zorluklar yaşadı. Çaresiz, takma adlarla tefrika romanlar yazmak, çeviriler adaptasyonlar yapmak zorunda kaldı. '1950'lerde Refik Erduran ve Ertem Eğilmez tarafından kurulan Çağlayan Yayınevi için çevirdiği, adapte ettiği polisiye romanlar arasında özellikle Mickey Spillane'den çevirdiği Mayk Hanımer dizisi geniş bir okuyucu kitlesi tarafından tutuldu. İntikam Pençesi, Kanlı Takip, Kaliteden Kuışun, Derini Yüzeceğim. Ecel Sariti ve diğerlerini peş peşe yayımladı. Bu çeviri ve adapte romanlarla geçimini sağlamaya çalışırken, 1955'te Göl İnsanları adlı öykü kitabıyla Sağırdere romanını bastırdı. Bunlar, edebî alandaki ilk yapıtlardı ve henüz adını duyuracak asıl yapıtlarını vermemiş, sonradan büyük tartışmalar yaratacak düşüncelerini dile getirmemişti.
Edebiyat dünyasına tam ısınacak ve cezaevinde kaleme aldığı yapıtlarını peş peşe bastıracakken. 67 Eylül Olaylan patlak verdi. Çığrından çıkan olaylara suçlu bulunmalıydı, Bulundu da. Bunlardan biri yazar Kemal Tahir'di. Adı bir kez çıkmış, sicillenmişti ya, sudan sebeplerle bir kez daha içeri alındı, altı ay Harbiye'de tutuklu kaldı.
YOL AYRIMINDAKİ KEMAL TAHİR
1950'li yılların sonunda, özellikle Yaşar Kemal'in İnce Memed’ine karşı yazdığı Rahmet Yolları Kesti’yle (1957) başlayan sola mesafeli duruş, daha doğrusu köylüyü ve toplumumuzu alışılmış ve tarihsel bilimsel temelden yoksun popüler sol söylemin dışında ele alışı asıl 1960'tan sonra su yüzüne çıktı Kemal Tahir'de. Tüm dikkatini tarihe, Osmanlı tarihi ve toplum yapısına yönelterek, devlet, DoguBatı çatışması, Batılılaşma ve mülkiyet gibi sorunları derinden kavramak için hummalı bir çalışma içine girdi yazar. Uzun araştırmalar sonucunda Kemalizm'in ve Osmanlı karşıtı resmî tarih söyleminin karşısında, Osmanlı Devleti'nin kültürel ve siyasî mirasını sahiplenen yerli bir aydın, yerli bir romancı olarak çıktı okurların karşısına. Bu çıkış, çok geçmeden dragomanlan, Kemalistleri, klasik Marksistleri ve sığ sağcıları ürküttü doğallıkla. Çünkü sağın, solun ve egemen düşüncenin dışında, farklı tezler dile getiriyordu Kemal Tahir. Tarihle, edebiyatla, Osmanlı'yla, Cumhuriyet'le, Batılılaşmayla ve daha önemlisi kendisiyle derin ve kıyasıya bir hesaplaşmaya girişmişti. Bu zorlu hesaplaşma, ilkin güçlü biçimde Yorgun Savnşçi'ya (1965) dışa vuruldu.
YORGUN SAVAŞÇI
Kurtuluş Savaşı'nı, ülkenin en kötü günlerinde politikaya bulaşmamış, dövüşken Türk subayının ordusuz kalış dramını, direnenlerle umutsuz kalmış yorgun Anadolu halkının trajedisini konu edinen Yorgun Savaşçı, resmî tarih söylemine aykırı tezler içeriyordu. Kemal Tahir'e göre, kimilerinin iddia ettiği gibi Kuvayı Milliye bir halk harekeli değildi, zaten Doğu'da ve Türk tarihinde halk hareketi yoktu, eğer bir halk hareketi olsaydı İstiklâl Mahkemeleri kurulmazdı. Bu itibarla yapıtta Kuvayı Milliye'yi bir kadro hareketi olarak ele aldı ve realist bir tavırla, Anadolu'da halkın Kuvayı Milliye'ye karşı tepkilerini de dile getirerek tezini pekiştirme yoluna gitti, Mustafa Kemal'i abartılı bir şekilde yüceltmek yerine, savaşçı bir subay olarak canlandırdı. Yorgun Savaşçı, bu ve benzeri tezleriyle Kemalistsol aydınları oldukça rahatsız etti; hatta bu rahatsızlık TRT adına çekilen Yorgun Savaşçı filminin gösterimi dolayısıyla sonraki yıllarda da sık sık gündeme geldi. Örneğin, İlhan Selçuk, Yorgun Savaşçı filminin gösterilmesi gündeme geldiğinde, yazarı tarihi çarpıtmakla itham ederek, filmin TRT'de yayınlanmasına şiddetle karşı çıktı. 1979'da Cumhuriyet gazetesi'nde kaleme aldığı yazılarla Yorgun Savaşçı'mn TRT d e gösterilmemesinde etkili oldu. Ve film uzun tartışmalar sonunda 1983'te dönemin Başbakanı Bülent Ulusu'nun emriyle yakıldı. Yorgun Savaşçı, böylece adını militer bir rejimin kara tarihine yazdırdı.
Bozkırdaki Çekirdek: Köy enstitülerinin romanı
Kemal Tahir'in tartışmalara konu olmuş bir başka romanı da Bozkırdaki Çekirdektir. Yazar, bu romanında köyü bir eğitim laboratuvarı, köylüyü denek olarak gören, kendi toplumsal yapımızı, köy gerçeğini tanımadan 'Köy Enstitüleri'ni kuran anlayışı kıyasıya eleştirir. Romanın kahramanlarından Müfettiş Şefik'in şu sözleri Kemal Tahir'in tezini özetlemektedir: "1908'lerde bu konu tıpkı böyle konmuş.. . O zaman Bulgar köy okullarıyla onların ülkücü öğretmenlerini görmemizle ağızlarımızın suyu akmış. 'Köyleri canlandırıp çalıştıracak köy okullarıdır.' fikrine kim 'olmaz' derse mürteci, vatan millet haini damgasını vuruyorlardı. Çok arandı köyü ihya edecek okul tipi. Sonraları anladım ki, böyle saman alevi gibi parlayışlarımız hep kolaya kaçma huyumuzdan. (...) Köye bir bina yapıp bir öğretmen göndererek bütün zorluklardan kurtulmak. Aklı erenler, 'olmaz böyle şey!' dediler. (...) .. inkılâpçılar bilmiyorlardı ki, köyü yaşatacak olan okul değildir, okulu yaşatacak olan köylüdür.. Öyleyse, 'Köylü bizden nasıl bir okul istiyor?' diye düşünmeliyiz. Yoksa hükümet zoruyla kurulan okul da, mekanik olarak dıştan kurulan bir müessese gibi, dayanak noktası bulamaz, er geç batar."
Osmanlı'ya, tarihe, Batılılaşmaya, Kurtuluş Savaşı'na ilişkin ileri sürdüğü düşünceler gibi, köy enstitüleri hakkındaki tezleri de iktidarın söylemlerine tersti Kemal Tahir'in. Dragomanlar, içerdiği resmi ideolojiye karşıt düşünceleri nedeniyle Bozkırdaki Çekirde'k'i de topa tuttular hemen. Örneğin Vedat Günyol, Çalakalem'de, Engin Tonguç, Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç adlı yapıtında Kemal Tahir'i 'Köy Enstitülerini tanımamak ve konuya art niyetle yaklaşmakla suçladı.
Devlet Ana, Osmanlı, DoğuBatı
Devlet Ana, Kemal Tahir'in, gerek Kemalistsol, gerekse klasik Marksist aydınlarla yollarını daha bir ayırdığı, Osmanlı'ya, DoğuBatı farkına ve tarihimize bakışıyla fırtına koparmış bir diğer romanıdır. Yazar, Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu ele aldığı bu romanında Doğu'nun, Osmanlı toplum yapısının. Batı toplumlarına benzemediğini ileri sürer. Bununla da yetinmez, o dönemde Fransa'da gündemi işgal eden Asya Tipi Üretim Tarzı'yla (ATÜT) ilgili tartışmalarla ilgilenir ve ATÜT çerçevesinde Türkiye'ye özgü bir kuram geliştirmeye çabalar. Çevresindeki araştırmacı ve akademisyenleri ATÜT üzerine çalışmaya sevk eder. Bu araştırmalar sonucunda, Devlet Ana'da 'kerim devlet' kavramını ortaya atar. Ona göre Osmanlı, sınıfların bulunmadığı, dolayısıyla sınıfsal çatışmaların ortaya çıkmadığı, mülkiyetin devlete ait olduğu, zümreler arasında denge sağlayan müşfik bir devlettir. Ve Doğu'da devletsiz toplum varlığını sürdüremez. İleri sürdüğü düşüncelerle, giderek Marksizm'i de kendi toplumsal yapımıza uygun biçimde yorumlamaya başlayan, yerli bir sosyalizm tesis etme çabasına düşen Kemal Tahir, hem Kemalistsol, hem de Marksist aydınların boy hedefi hâline gelmiştir ve Devlet Ana, bu çerçevede en çok eleştirilen romanlarındandır. Örneğin Cevdet Kudret, Devlet Ana'da "...faşizm ideolojisinden gelme düşünce ve eylemlere yer verilmişti," der. Taner Timur'a göre;"... tutucu, yer yer ırkçı tezlerle dolu bir romandır." Murat Belge'ye göre; "Kitapta Asya tipi üretimin sürekli olarak övülmesi bir çeşit şovenizm yaranmaktadır."
YERLİ VE ÖZGÜN DÜŞÜNCELİYDİ
Bu tartışmalardan da görüldüğü üzere, Kemal Tahir, romanlannda ileri sürdüğü düşünceler, tarihe bakışı, Osmanlının sosyoekonomik yapısını ele alışı. Batılılaşmayı değerlendirişi, köyü ve köylüyü işleyişi bakımlarından Cumhuriyet sonrası Türk edebiyatında, tarih ve toplumbiliminde kendine özgü ve 'yerli' düşünceler üretebilmiş, bunu romanlarında dile getirmiş ender entelektüellerimizden biridir. O nedenle de gerek edebiyat, gerekse sosyoloji ve tarih alanlarında tartışmalara yol açmış, kimilerince "ileriye yönelen gelişmelere çelme at[an] bir gerici", kimilerine göre, "sol gösterip sağ vuran bir dönek", kimilerince "kendi kuşağının çok değişik türden bir toplum savaşçısı" ve "dünya düşüncesinin uç noktalanndan biri"dir. Bütün bu nitelemeler, övüp yermeler bir yana, egemen ve hazır kalıpçı aydınlara; daha doğrusu dragomanlara rağmen, âdeta iğneyle kuyu kazarcasına kendi tarihine ve toplumsal yapısına ilişkin araştırmalar yapmasıyla, rom manlarını hummalı araştırmalar üzerine bina etmesiyle, yerli ve özgün düşünceleriyle Kemal Tahir, Cumhuriyet döneminin birkaç muzdarip aydınlarındandır. Andıklarımız dışında, Esir Şehrin İnsanları, Kör Duman, Yediçınar Yaylası, Köyün Kamburu, Kurt Kanunu, Büyük Mal romanlarıyla Türk edebiyatında adından hep söz ettirecektir.
























Yorumlar
Tüm yorumlar »Gönder