BİYOGRAFİ >
Sezai Karakoç kimdir

Sezai Karakoç kimdir

İkinci Yeni şiirinin uç beyni, tevazu ve beyefendiliğin kalesi, büyük düşünür, siyasetçi, şair ve yazar Sezai Karakoç’un hayat hikayesidir…

sezai karakoç

Dostu Cemal Süreya, ona, yarattığı mistik şiir tarzından ötürü “Sezo” diyordu ve onu, “Mehmet Akif ve Necip Fazıl karışımı şair” olarak tanımlıyordu.

Düşüncesi, yaşam tarzı ve şiirleri ile Türk şiirinin yaşayan efsanesi oldu. Özellikle Monna Rosa ile birlikte anılan Sezai Karakoç, belki de sanatta hayalini bile kurmadığı o yere geldiğinden bu konuda bir ego taşımıyordu. Bu sebepten layık görüldüğü ödülleri ret edebiliyordu belki. O, layık görülmüş olmanın mutluluğunu yaşamayı tercih ediyordu…

Çocukluğu

Sezai, 1933 baharında, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde, Emine Hanım ve Yasin Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi, ona “Muhammed Sezai” adını verdi. Ancak bu isim Nüfus Müdürlüğü’nde yaşanan bir yanlışlık sonrasında “Ahmet Sezai” olarak kaydedildi…

Annesi Emine Hanım, oğlunun doğduğu zamanı Gülan ayında bir günde diye tanımlıyordu hep. Gülan, Mayıs’ın eski söylenişiydi; güllerin açıldığı aydı. Sezai, yıkılmış ve yeniden doğmaya çalışan bir toplumun içinde, yeniden kendini bulmaya çalışan ailesine yeni bir nefes olarak gelmişti. Her şey baharı işaret ediyordu; Sezai’nin gelişi, onların umudu, güzelliğiydi.

Adını da eskilerin bir güzellemesinden almıştı. “İsim semadan gelir” derdi eskiler; bu durumda hepimizin adı, bir ilahi armağandı. Sezai doğdu, Kur’an-ı Kerim açıldı ve ismi böyle kondu. Her bebeğin bir adı bir de mahlası olurdu. Adı Muhammed, mahlasıysa Sezai olarak belirlenmişti. Ancak resmiyette herkes onu Ahmet Sezai olarak tanıyacaktı.

Zülküf Dağı’nın eteğindeki o küçük kasabanın, Ergani’nin ortasında bir evdi Sezai’nin doğduğu ev. Babası Yasin Bey, I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi’nde savaşırken Ruslara esir düşmüş, orta halli bir tüccardı; annesi Emine Hanım ise, ev hanımı. Çok evleri vardı aslında ailesinin. Ne zaman ki maddi durumları bozuldu, Yasin Bey, evleri birer birer satmaya başlayacaktı…

Sezai, henüz 2 yaşını doldurmamıştı ki, ailecek bakırdan bir kasabaya, Madene taşındılar. Buradaki evleri, oldukça yüksek bir tepeye konumlanmıştı. Burası ile ilgili kadınlar arasında dillendirilen bir efsane vardı; tepedeki ev, cinliydi. Bu varlıklar, küçük Sezai’ye de musallat olacaktı…

Bir gün Sezai, odada yalnızken yarı karanlıkta, süslü elbiseler giyinmiş bir cin gördü ya da gördüğünü sanıyordu. Anlatabildiği kadarıyla onları, düğün yapmakta ve gelin götürmekte olan birileri olarak tanımlıyordu. Küçük aklı fazlasıyla karışmıştı. Yaşadıklarından çok etkilendi Sezai. Bu olay, tüm sanat yaşamını etkileyecek olan mistisizm konusunda ona görünen ilk kesitti. İleride çocuk yaşından sıyrılıp sanata soyunduğunda Sezai, yaşadığı bu mistik olayı ve Maden kasabasını şu cümlelerle anlatacaktı:

"Ahmet Hamdi Tanpınar ‘Antalyalı genç kıza mektup’ yazısında ilk sanat zevkini Ergani madeninde 2-3 yaşlarında bir kış günü pencereden izlediği kar yağışı olarak algıladığını söyler. Bende ilk sanat algılarımı Maden’de aldım diyebilirim".

Eğitim hayatı

Sezai, 1938’de Ergani’de, 3 aylık ilkokul öncesi ihtiyat sınıfı ile eğitim hayatına başladı; 1944’te ise, ilkokulu, yine Ergani’de tamamladı. Ardından parasız yatılı olarak Maraş Ortaokulu’na kaydoldu. Sanat da inceden pencereden sızan ilk ışık huzmesi gibi hayatına bu sırada sızmaya başladı…

1947’de tamamladığı ortaokulun ardından, yine parasız yatılı olarak lise öğrenimine Gaziantep’te başladı. 1950’de mezun olduğu lisenin ardından da felsefe okuma isteğiyle İstanbul’a geldi. Ancak o her ne kadar felsefe okumak istese de, babası, Sezai’nin İlahiyat Fakültesi’ne gitmesini istiyordu.

Sezai, kendi imkanlarının okula yetmeyeceğinin farkındaydı. Ancak istediğinden vazgeçmek de istemiyordu. Parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin sınavına girdi. Sonuçları beklerken de felsefe için kaydını yaptırdı. Sınavı kazanamazsa felsefe tahsili yapacaktı.

Sezai, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazandı ve 1955’te, yükseköğrenimini fakültenin mali şubesinden mezun olarak tamamladı.

İş hayatı

Mezun olur olmaz, mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nın Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümü’ne atandı.

Ardından maliye müfettişliği sınavına giren Sezai, bu sınavı da başarıyla verdi ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcısı olarak göreve başladı. 1959’da, İstanbul’da Gelirler Kontrolü idi. Bir dönem Ankara’ya çağırılıp Yeğenbey Vergi Dairesi’nde görev alsa da, kısa bir süre sonra İstanbul’daki görevine tekrar getirildi.

Gezerken çalışıyor gibiydi. Görevi vesilesiyle Anadolu’yu karış karış gezip birçok yeri özel olarak da inceleme fırsatı buldu. Tüm bu gözlemler şiirlerinde ortaya çıkacaktı. İstanbul’daki görevine 1960-1961 döneminde askerlik sebebiyle ara verdi ve bittiğinde tekrar işinin başındaydı.

1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa etti. 1973’ten bu yana da hiçbir resmi görevde bulunmadı.

Erken uyanış

Sezai, Maraş Ortaokulu’na parasız yatılı kaydolmuştu. Başını kaldırıp da okula baktığında hissettiği şey ve bu şehrin tanımı çok netti onun için. Yıllar sonra “Maraş, çocuk yüreğimin ateş aldığı yer; belki ondan öncesi bir rüyaydı, bu ateş, Maraş’ta yanmaya başladı” diye aktaracaktı tüm duygusunu.

Okula geldi. Karşısında hayatında ilk kez gördüğü kaloriferli bina duruyordu. Yine ilk kez bir zeytin ağacını da burada görecek, ona dokunacaktı.

Bir de kitaplar vardı; kısıtlı bir harçlığı olmasına rağmen hiç aldırmadan aldığı kitaplar… İşte bu kitaplar sayesinde divan şiirleri ezberlemeye başladı. Evet, henüz ortaokula giden küçük bir çocuktu; bendnameler ezberliyor, Mesnevi’yi anlamaya çalışıyordu. Kendi deyimiyle bu, “Çok erken bir uyanma”ydı.

Şiir yazmaya başlarken

Divan şiirleri ezberlediği bir eğitim – öğretim yılını geride bırakmış, okul yaz tatiline girmişti; Sezai, Ergani’ye döndü.

Bir arkadaşı, elindeki gazeteyi “Savaş bitti” diye ona uzattı. Ağustos 1945’te, atom bombası atılmış ve savaş sona ermişti. Bu yaz tatillerinden birinde, ilk şiirlerini yazmaya, ilk eserlerini vermeye başladı. Halbuki sanatçı olmayı planlamıyordu. Onun idealinde, bilim yolunda hizmet etmek vardı. Bazen hayat planı senin yerine yapıveriyordu işte…

Bir ölüm bin ölüm

Sezai, ortaokulu başarıyla bitirmişti. Oldukça başarılı bir okul hayatı vardı. Bu sefer yönünü Gaziantep’e dönmüştü. Lise sıralarında özellikle serpilen bir genç olarak disiplinli oluşuyla ünlüydü. Kendi halinde ve disiplinli bir şekilde ilerlediği yolunda, ilgi alanlarını da genişletmeye karar vermişti. Divan şiirlerinden sonra Batı Edebiyatı’nı incelemeye başladı. Shakespeare’in piyesleri favorisiydi. Sonra Andre Gide’nin Dünya Nimetleri’ni, Dohame’mi, Verter’i ve daha fazlasını okudu.

Lise yaz tatiline girdiğinde hemşerisi olan bir sınıf arkadaşıyla memlekete dönmek için trene bindiler. Yolculuk sırasında rastladıkları bir tanıdıkları isim vermeden İstanbul’da bir hemşerilerinin öldüğünü ve cenazesini kaldırdıklarını anlatıyordu. Seazi’nin gözlerinden bir anda birkaç damla yaş düştü. Adres vermemişti, evet. Ama Sezai biliyordu. O ev, onların eviydi ve ölen kişi de Sezai’nin askerdeki ağabeyiydi.

Sezai, trenden yüreği yanarak uzun süre dağlara, ovalara, yamaçlara, tünellere baktı. Trenin ıslak kömür tozları, gözyaşlarına karışıyordu. Bu ölümle ilk tanışmasıydı…

Necip Fazıllı yıllar

Sezai’nin lise zamanları, Necip Fazıl ve Büyük Doğu’yu takip ettiği zamanlardı. Bir gün, cesaret edip Necip Fazıl’a bir mektup yazdı ve içine Mehmet Levendoğlu imzasıyla yazdığı “Sabır” adlı şiirini de ekledi. Ailesinin lakabı Levendoğlu olduğundan bu ismi kullanmıştı. 16 yaşındaydı.

Dergiye gelen 300 şiir arasından Sezai’nin “Sabır” şiiri seçildi ve dergide yayımlandı…

Sabır

Yeter

Bunca sabır!

Kır

Hududu

Mehmedim!

Kader

Dokudu

Kilim;

Ser

Odaya!

İlim:

Merdiven daya

Çık aya!

İman:

Al eline bastonu;

Sonu

Sonsuz(a)

Yürü

Sürü sürü

(Yalan)ı yara yara

Var (Var)a.

(Muazzez Akkaya)

Efsane aşk, efsane şiir

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya, sınıf arkadaşıydı. Bu sınıfta bir güzel kız da vardı: Muazzez Akkaya.

Sezai, Muazzez’e büyük bir aşkla bağlanmıştı. Ona hep şiirler yazıyor; kitaplar hediye ediyordu. Sezai’de tutku halini alan bu aşk, Monna Rosa ve Ping-pong Masası adlı iki şiir olarak ortaya çıktı. Özellikle Ping-pong Masası, bu aşkı fiziken de tanımlıyor gibiydi. Çünkü Muazzez, gayet iyi pingpong oynayan bir genç kızdı.

Bunun aksine Monna Rosa akrostişi ise, bir gün dillere destan olacaktı.

Muazzez’e bağlı bir isim daha vardı; Cemal Süreya. İlk zamanlar Muazzez, mantosunun cebinde şiirler buluyor; ancak bunların nereden geldiğini bilmiyordu. Bir gün sınıfa girdiğinde, Cemal Süreya’yı montunun cebine yazdığı şiirlerden birini tahtaya yazarken buldu. Artık pek de gizli olmayan ikinci aşığı vardı.

Monna Rosa nasıl ünlendi

20 Nisan 1952’de, Pazar günü, sınıfça bir kır gezisi düzenlediler. 19’undaydı Sezai, ikinci sınıftaydı. Arkadaşları, Sezai’nin Monna Rosa’yı okuması konusunda ısrarcıydı. Onları kıramadı ve okudu. Bir üst sınıftan arkadaşı Cevat Geray, bu şiiri Sezai’den yazılı olarak istedi. Arkadaşından habersiz şiiri, Hisar Dergisi’ndeki arkadaşlarına göstermek niyetindeydi. Hisar’dan beklediği ilgiyle karşılaşmıştı Geray. Monna Rosa, Hisar’da yayımlanmış ve çok ilgi çekmişti. Ardından şiiri Mülkiye Dergisi de yayımladı.

Bu şiir, gerçek duyguların, gerçek bir aşkın hikayesiydi. Sezai Karakoç bunu yalanlarken, Muazzez Akkaya doğruluyordu. Monna Rosa, belki aşk ile yazılmıştı; ama bu aşk, reelde yaşanmadı.

Sezai Karakoç, bu şiirin sadece sanat için yazıldığını şöyle açıklamıştı: “Bu şiir gittikçe beni dünyasına çekmekteydi. Gül kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. Monna Rosa böyle doğdu, modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. Rosa bilindiği gibi gül demektir. Böylece aşağılanan gül kavramını yeniden gündeme getirmek istedim.

...

Monna Rosa’nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp bir takım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. Dante’nin ilahi komedyasında geçen Beatris'in gerçekten var olup olmadığı tartışılmış ve bir takım yakıştırmalardan öte kimlik bağlantısı kurulamamıştır.”

İşte o meşhur şiir;

Mona Rosa

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak.

Kanadı kırık kuş merhamet ister.

Ah senin yüzünden kana batacak.

Mona Rosa. Siyah güller, ak güller.

*

Ulur aya karşı kirli çakallar,

Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa.

Mona Rosa bugün bende bir hal var.

Yağmur iri iri düşer toprağa,

Ulur aya karşı kirli çakallar.

*

Açma pencereni perdeleri çek,

Mona Rosa seni görmemeliyim.

Bir bakışın ölmem için yetecek.

Anla Mona Rosa ben bir deliyim.

Açma pencereni perdeleri çek.

*

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi,

Bende çıkar güneş aydınlığına.

Bir nişan yüzüğü bir kapı sesi.

Seni hatırlatır her zaman bana.

Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi.

*

Zambaklar en ıssız yerlerde açar

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallar da durur.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

*

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi.

Ellerinden belli olur bir kadın,

Denizin dibinde geziyor gibi.

Ellerin, ellerin ve parmakların.

*

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

Saat onikidir söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana,

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar.

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona.

*

Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine.

Kiminin rengi ak kiminin sarı.

Ah beni vursalar bir kuş yerine.

Akşamları gelir incir kuşları.

*

Ki ben Mona Rosa bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında.

Hayatla doldurur bu boş yelkeni.

O masum bakışların su kenarında.

Ki ben Mona Rosa bulurum seni.

*

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Henüz dinlemedin benden türküler.

Benim aşkım uymaz öyle her saza.

En güzel şarkıyı bir kurşun söyler.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

*

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.

Bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı

Alev alev sardı her tarafımı.

Artık inan bana muhacir kızı.

*

Yağmurdan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.

Bir gün gözlerimin ta içine bak

Anlarsın ölüler niçin yaşarmış.

Yağmurdan sonra büyürmüş başak.

*

Altın bilezikler o kokulu ten

Cevap versin bu kuş tüyüne.

Bir tüy ki can verir gülümsesen,

Bir tüy ki kapalı geceye güne.

Altın bilezikler o kokulu ten.

Kandan elbiseler

Tarih 6 Ocak 1959’u gösteriyordu ki, Sirkeci Faciası yaşandı. O sırada Sezai de, Mesevet Kıraathanesi’nde oturuyordu. Bir anda her şey çözülmüştü; bir insanın ayakkabısının bağcığı, çay bardağını tutan parmakların gücü, koşmaya yeltenen dizlerin bağı…

Bu olayda çok sayıda insan hayatını kaybetti. Sezai ise yaralandığı için kendini şanslı saymalıydı.

Ölüm ve annesinin hatırası arasında yaşadığı faciadan duyumsadıklarını yazdığı şiirine “Ben Kandan Elbiseler Giydim Hiç Değiştirsinler İstemedim” demişti.

"Kendinden birşeyler kattın,

Güzelleştirdin ölümü de.

Ellerinin içiyle aydınlattın.

Ölüm ne demektir anladım.

Yer değiştiren ben değildim.

Farklılaşan sendin.

Sendin bana gelen aynalarla,

Sendin bana gelen sendin.

Artık ölebilirdim.

Bütün İstanbul şahidim.

Ben kandan elbiseler giydim,

Bundan senin haberin var mı?"

Bu süreçte bir yandan da şiir kitabını basıma hazırlıyordu Sezai. Ancak bütün şiirlerini basmaya parası yetmeyeceğinden onları ikiye ayırdı. Daha metafizik ve ferdi olanları, arkadaşları Doğan Yel ve Cafer Canlı’dan borç alarak yayımladı. Uğruna kandan elbiseler giydiği kitabına “Körfez” adını verdi ve faciayla aynı yıl basılmıştı.

Aşkı yitirdi

Ve aşık oldu Sezai. Bahar gelmişti gönlüne. Doğduğu zaman gibi aylardan Gülan’dı. İçinde boy vermeye hazır o mükemmel çiçeğin ilk tohumunu atmıştı. Hayatını sevdiği bu kadınla birleştirmek istiyordu. Babasına, nişanlanmaya niyetlendiğini belirten bir mektup yazdı.

Ancak babasından gelen cevap, kalbini acıtmıştı. Hissettiği acının tarifi yok gibiydi. Yine de hislerini bir şiire dökebilmişti. Şiirine Rüzgar adını verdi ve evlilik konusunu da kapattı; ömrü boyunca…

Rüzgâr

Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!

Gelin duvağından kopan bir rüzgâr...

Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;

Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar...

*

O ceviz dalları, o asma, o dut,

Gül gül, mektup mektup büyüyen umut...

Yangından yangına arda kalmış tut.

Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar.

Şiir ve Sezai Karakoç

Sezai Karakoç, şiirler yazmaya genç yaşta başlamıştı. Ardından şiirle ilgili görüşlerini yazmaya başladığında şiir anlayışını da yazdı. Hatta bu konudaki düşüncelerini içeren 3 kitaba, “Edebiyat Yazıları” adını verdi. Sezai Karakoç, Türk şiirinde kendine özgü bir yer kazanmıştı.

Şiirin genel çizgilerini “Pergünt üçgeni” adını verdiği üç ilk ile açıklıyordu. Peer Gynt, Norveçli Yazar Henrik İbsen’in en ünlü oyunlarındandı. Sezai Karakoç da, bu oyunu şiire uyarlamıştı.

1 - Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır”.

2 - Şair, kendine yetmeli: "Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli".

3 - Şair, kendinden memnun olmalı: "Eserin şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeye kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. 'Beni andırıyor, ah, beni o' demeli".

Onun şiiri, Türk şiiri geleneksel yapısı itibarıyla metafizik bir şiir olarak tanımlanıyordu. Ancak bu tanım Tanzimat’tan sonra değişti. Yine de kendisinden sonra metafizik şiir konusunda birçok isim anılsa da, (YTÜ Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldız’ın tespitiyle) Türk şiirini metafizik bir esasta oturan isim kesinlikle Sezai Karakoç idi. Çünkü o, bunu modern şiirin diliyle yapıyordu. Üstelik Batı Edebiyatı’nı da iyi incelemiş bir şairdi. Modern sanattaki soyutlamanın İslam anlayışına uygun olduğu düşüncesindeydi ve şiirlerini bu yönde geliştirdi.

Ona göre şair de, şiiri soyutlamada bırakırsa eksik bırakmış demekti. Tamamlanması için mutlaka şairin tekrar somutlaştırması, yani soyutlaştırdığı kavramı, tekrar bir bağlama oturtması gerekiyordu.

İkinci Yeni doğuyor

Sezai Karakoç ve Cemal Süreya çok iyi iki dosttu ve bir dönem işleri gereği farklı şehirlerde yaşamaları gerekti. Fikir paylaşımlarını mektuplaşarak sürdürmeye devam ediyorlardı. Ne zaman yeni bir şiir yazsalar, hemen bir mektubun ucuna iliştirilip paylaşılıyor ve yorumlanıyordu. Bir gün, Sezai, Cemal Süreya’ya, “Balkon” adını verdiği şiirini gönderdi. Cemal Süreya şiire hayran kalmıştı. Dayanamamıştı ve sonuç olarak birkaç gün sonra Pazar Postası adlı dergi Sezai Karakoç’un önündeydi. Dergide Cemal Süreya’ya mektubundan pasajlarla birlikte Balkon şiirini de gördü. Cemal Süreya’nın yaptığı karşısında öfkesi çok büyüktü Sezai Karakoç’un. Hemen kaleme kağıda sarıldı ve çok sert bir mektup yazdı arkadaşına. Ancak birkaç gün sonra mektup kendisine geri döndü. Öfkesinden Cemal Süreya’nın adresini eksik yazmıştı. ,

Bir mektup yazdı. Cemal Süreya’ya, “Sana çok ağır bir mektup yazmıştım. Kızgınlıkla adresi eksik yazmışım; mektup geri döndü. Bir daha benden habersiz bunu yapma!” diyordu.

Cemal Süreya’nın yaptığı her ne kadar Sezai’yi kızdırsa da yeni yollar açacaktı. Çünkü daha sonra Muzaffer İlhan Erdost, Garip Akımı’na karşıt bir dil oluşturan yeni bir şiir akımının oluştuğunu haber veriyordu ve onun da isim babası Sezai Karakoç olacaktı. “İkinci Yeni” olarak kararlaştırılan akımın şiir üslubunun ise, “Yeni – Gerçekçi Şiir” olarak anılmasını istemişti.

Balkon şiiri ise şöyleydi:

Balkon

Çocuk düşerse ölür çünkü balkon,

Ölümün cesur körfezidir evlerde.

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların,

Anneler anneler elleri balkonların demirinde.

*

İçimde ve evlerde balkon,

Bir tabut kadar yer tutar.

Çamaşırlarınızı asarsınız hazır kefen,

Şezlongunuza uzanın ölü.

*

Gelecek zamanlarda,

Ölüleri balkonlara gömecekleri

İnsan rahat etmeyecek,

Öldükten sonra da.

*

Bana sormayın böyle nereye,

Koşa koşa gidiyorum,

Alnından öpmeye gidiyorum,

Evleri balkonsuz yapan mimarları.

Necip Fazıl’ın ardından

1983 Mayıs’ında Necip Fazıl’ın ölüm haberini alır Sezai. Bir Mayıs ayı daha içi yanıyordu. Cenazeye katıldı ve bu hayatında hissettiği en büyük keder anlarından biriydi. Maraş’ta olduğu zamanlarda en büyük sevinci, Gaziantep’te rehberi, Ankara’da en yakını, Malatya’da ise artık dert ortağı olmuştu. O kadar üzgündü ki, sadece sustu.

“… Ve yüzyılımıza şeref olan şiir saati durdu…” deyip, susmaktan başka yolunun olmadığını anlattı.

Çalışmaları ve görüşleri

Onun varlığını tanımlamada kullandığı terim, İslamiyet idi. Kendisi ve çevresindekiler İslam’ı çağa uydurmaktansa, çağın İslam’a uyması gerektiği görüşündeydiler. O, dini varlığın temel kaynağı, varoluş sebebi olarak görüyordu. Benimsediği ve şiirle harmanladığı bu görüşe de Diriliş adını vermişti. Tüm bunları düşündüğünde ve bir dergi kurmak istediğinde 30’ndaydı.

Sezai Karakoç, İstanbul’da 1960’ta Diriliş Yayınları ve Diriliş Dergisi’ni kurmuştu. Dergi, 27 Mayıs 1960 darbesi sebebiyle ancak iki sayı çıkarabildi. 30’lu yaşlarını sürmeye başladığında ise, Sezai Karakoç’un daha hassas bir ruhu vardı. Öyle ki, çimenlere basmaya dahi çekiniyordu. İlerleyen zamanlarda Diriliş Dergisi’ni daha kapsamlı bir şekilde çıkarmak için çalışacaktı. Dergi, ara arakapanıp tekrar açılarak 1988’e kadar varlığını sürdürdü.

Kendi deyimiyle, “Amaç üç kelimeyle özetlenirse, hakikat, adalet ve fazilettir”.

Karakoç, 1961 – 1964 yılları arasında Pazar Postası, Yeni İstiklal dergilerinde; 1964 – 1967 yılları arasında Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Dergisi’nde, şiir, eleştiri ve denemelerini yayımladı. Büyük Doğu, bir zamanlar onun için hayal bile olamazken, şimdi Necip Fazıl ile kurulmuş bir dostluğu vardı. İnsan, ulaşamadığında nasıl da uzaktı tüm yollar…

1990’da, amblemini güller açan gül ağacı olarak belirlediği Diriliş Partisi’ni kurdu. Bu partinin başkanlığını 7 yıl yürütecekti. 19 Mart 1997’de üst üste iki kez genel seçime giremediği için, Diriliş Partisi kapatıldı.

2007’de, bu kez Yüce Diriliş Partisi’ni kurdu.

Emeklilik yılları ve ödülleri

Sezai Karakoç, memuriyet hayatından emekli olduğunda, hiçbir ortaklığa girmeden, ortaya bir sermaye koymadan, parasız pulsuz dergi, gazete çıkarmaya başlamıştı. Özellikle eserlerini, kendi yayınevinden başka bir yerde yayımlamama konusunda kararlıydı. Tüm hayatı boyunca kimseden bir şey istememe konusunu kendisine ilke edinmişti. Yetişen genç kuşak da, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su kadar, Sezai Karakoç’un Diriliş’i de etkiliydi.

1968’de, MTTB Milli Hizmet Madalyası; 1970’de, Sürgün Macar Yazarlar Gümüş Madalya Ödülü; 1982’de, Yazarlar Birliği Hikaye Ödülü; 1988’de Türkiye Yazarlar Birliği Üstün Hizmet Ödülü; 1991’de de Dünya Kültür ve Sanat Akademisi Ödülleri’ni layık görüldü. Ancak Sezai Karakoç, bu ödüllerin hiçbirini kabul etmedi.

2006’da, Sezai Karakoç, Kültür Bakanlığı Özel Ödülü’ne layık görüldü. Bakanlığa, ödülün para kısmının kültür sanat işleri için harcanmasını, diğer kısmınınsa bildirdiği adres gönderilmesini rica ettiğini açıklayan bir mektup yazdı.

2011’de ise, Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü’nü aldı. Ancak bu ödülü de reddetti.

Mütevazılıkta sınırı olmayan, varlığının sebebi İslam konusunda ısrarcı bir Sezai Karakoç geçiyor bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.