Dolar
7.2907
0.859%
Euro
8.5326
-0.9265%
Altın
2035.04
-1.3663%
Borsa
1060.59
2.5319%
G. Altın
477.149
-0.4753%
Bitcoin
84407.38
-1.3494%
27ºC
İstanbul
Çoğunlukla güneşli 27 C
    Ninja kıyafetli cellad mı olur

    Ninja kıyafetli cellad mı olur

    Murat Bardakçı, Muhteşem Yüzyıl'daki Ninja kıyafetli celladları eleştirdi.
    • 20.01.2013 - 13:01
    Ninja kıyafetli cellad mı olur

    Ninja kıyafetli cellad mı olur  #1

    Star TV'nin rating rekortmeni dizisi Muhteşem Yüzyıl'ın geçtiğimiz bölümünde yayınlanan Pargalı İbrahim'in idam sahnesi oldukça ses getirdi ve dizinin en çok izlenen bölümlerinden biri oldu. Tabi çok izlenmenin yanı sıra eleştirileri de beraberinde getirdi. Özellikle Pargalı'yı öldürmeye gelen celladların Ninja kıyafetleri gözlerden kaçmadı ve eleştirilerin odağı oldu..

    Ünlü tarihçi Murat Bardakçı da Habertürk'teki köşesinde bu sahneyi ele aldı ve Osmanlı döneminde böyle bir durumun olmadığı belirterek Ninja kıyafetli cellad konusuna açıklık getirdi.

    İşte Bardakçı'nın o yazısı:

    SEYİRCİNİN İLGİSİNİ ÇEKMEK İÇİN GÜZEL BİR BULUŞ, AMA..

    Muhteşem Yüzyıl'ın Ninja kıyafetli celladları ellerinde kemendlerle Topkapı Sarayı'nda cirit attılar, koridorları arşınlayıp Pargalı'nın uyuduğu odaya girdiler ve Paşa'yı bir güzel boğdular... Celladları bu şekilde Ninja kılığına büründürmek seyircinin alakasını çekmek için başvurulmuş güzel bir buluştu, tamam; ama Osmanlı zamanında can almanın üstadı olan celladların bu şekilde giysilere büründüklerini sakın ola ki düşünmeyin!

    Ninja kıyafetli cellad mı olur  #2O zamanlarda devletin resmî memurları olan celladlar da devrin kıyafetlerini giyerlerdi. Yani şalvarı andıran geniş pantolonları, bellerinde kuşakları ve başlarında serpuşları vardı; giyim ve aksesuvar konusunda sıradan insanlardan tek farkları ise, nizamın bozulmasını önlemek maksadıyla etrafa korku salmak için yanlarında kemend yahut pala gibi can alma âletleri ile envai çeşit işkence gereçlerini taşımaları idi.

    PARGALI İBRAHİM'İN İDAM SAHNESİ

    Ninja kıyafetli cellad mı olur  #3

    HALKA GÖZDAĞI

    "Cellad" kelimesi, Arapça'da "kırbaçlamak" demek olan "celd" masdarından gelir. Zira eski devir celladlarının can alma dışında bir vazifeleri daha vardır: Mahkemeye çıkartılacak olan suçluları itirafa ve idamlarından önce bazı konularda mutlaka bilgi vermeleri gereken mahkûmları da konuşmaya zorlamak için işkence yapmak! Her daim yanlarında taşıdıkları işkence aletleri işte hem bu işe yarar, hem de halka "Bir edepsizlik edecek olursanız akıbetiniz böyle olur haaa!" diye gözdağı vermeye yarardı.

    İSLAM TARİHİ'NİN BİLİNEN İLK CELLADI

    Evliya Çelebi, meşhur "Seyahatname"sinde celladlık mesleğinin pirinin Hazreti Muhammed'- in huzurunda bir katilin kafasını kesen Eyyûb- i Basrî olduğunu yazar. İslam Tarihi'nin bilinen bu ilk celladı, Evliya Çelebi'nin anlattığına göre idam edeceği kişiyi önceden yıkatmış, abdest aldırmış, güzel sözlerle tesellî edip kelime-i şehâdet getirtmiş, sonra kıbleye çevirmiş, kılıcını iki eli ile kullanarak kelleyi vücudundan ayırmış ve infaz ânında orada bulunanlara da daha sonra katilin ruhu için Fatiha okutmuştur!

    Avrupa'da geçmişin önde gelen celladları hakkında dünya kadar çalışma bulunmasına rağmen, bizde tarihimizdeki cellâdlar üzerine doyurucu hiçbir araştırma yapılmadı; konu eski senelerde dergilerde yayınlanmış olan tektük yazılarla sınırlı kaldı.

    OSMANLI'DA CELLAD TEŞKİLATI

    İşte, bundan 70 sene kadar önce yine bir dergide yayınlanmış olan bir yazıdan yaptığım aşağıdaki alıntı da, celladları konu alan tek-tük araştırmalardan biri:

    "...Osmanlı Devleti'nin resmi cellad teşkilatı, bir celladbaşının idaresinde, sayıları devre göre değişen celladlardan meydana gelirdi. Bunların hepsi Kıptî idi ve Bostancıbaşı Ağa'nın emrinde çalışırlardı. İdam emri Bostancıbaşı'ya verilir, o da yerine göre bazen bizzat nezaret ederek hükmü yerine getirirdi. Eğer canı alınacak kişi önemli bir şahıssa Bostancıbaşı idamda mutlaka bulunur, hükmü 'cellâd yamağı' denilen ve maharetine en fazla güvendiği iki cellâda uygulatırdı...

    Siyasî mahkumlar, yağlı kemendle boğulurlardı. Bazısının başı, idamdan sonra 'şifre' denen çok keskin ve özel bir usturayla gövdesinden ayrılır, ya bir 'ibret taşı'nın üstüne konur, yahut da sarayın şehre açılan büyük kapısının önüne atılırdı. Sabıkalı hırsızlar, özellikle de gece hırsızları, şehrin kalabalık yerlerinde ama genellikle suçu işledikleri semtte ve özellikle de girdikleri evin, dükkanın veya hanın kapısında asılırlardı.

    Katiller, işkenceyle öldürülürdü. Askerlerin başları kesilir, cesedleri de ayaklarına taş bağlanarak denize atılırdı. Mahkumlara, sakladıkları malların yerini söyletmek için idamlarından önce işkence yapıldığı da olurdu.

    HAYATI BAĞIŞLANAN ÇOK AZ

    İdam edilecek olanlar haklarında ferman çıkıncaya kadar Bostancıbaşı tarafından tevkif edilirler, buna 'Bostancıbaşı hapsine verilmek' denirdi. Bu hapisten sağ kurtulanlar çok azdı ve Sadrazam Rauf Paşa, bunlardan biriydi. Paşa'yı idam etmeye karar verip hapse gönderen İkinci Mahmud, sonra 'O genç ve güzel başa kallavi kavuk pek güzel yakışıyor, kıyamam' diyerek kararından vazgeçmiş ve hayatını bağışlamıştı.

    İŞKENCEYLE İDAM

    İşkenceyle idamın ise üç korkunç şekli vardı: Çengel, çarmıh, kazık. Çengele, genellikle eşkiya ve korsanlar çarptırılırdı. Kaptanpaşalar donanmalarıyla Akdeniz'den dönerlerken yanlarında bir miktar 'idamlık' korsan da getirirler, bunların bir kısmını limana girmeden önce gemilerinin direklerine astırarak şehirde korku havası yaratırlar, geri kalanları da Eminönü'nde kurulu çengele gönderirlerdi.

    Çarmıh, eşkiyaya ve casuslara uygulanırdı. Bir çarmıha yüzükoyun sımsıkı bağlanan suçlunun omuz başları ve kaba etleri bıçakla oyulur, buralara iri yağ mumları dikilerek yakılır ve çarmıh bir devenin üzerinde şehrin bir ucundan öteki ucuna kadar gezdirilirdi. Mahkûm can vermezse, o gün öğleden sonra asılırdı.

    Kazık cezası ise, yol kesenlere ve korsanlara verilirdi. Elleri ve ayakları bağlanan mahkûm bilek kalınlığında ve gayet sert ağaçtan yapılmış olan yağlı kazığa çakılır ama 'itina ile' oturtulur, omuzlarına çarmıhta olduğu gibi bir çift yağ mumu dikilir ve şehirde dolaştırılırdı.

    NAM SALMIŞ CELLADLAR

    Osmanlı Tarihi'nde nam salmış cellâdların başında, 17. asırda yaşamış olan Kara Ali'yle yamağı Hammal Ali ve Kara Ali'den sonra celladbaşı olan Süleyman gelirdi..."

    Palavraya bak! İbrahim'in Hürrem'e aşkı Solakzade'nin neresinde yazılı?

    Tarihçi mi, tarihî roman yazarı mı, neci olduğunu pek bilmediğim bir zat, Muhteşem Yüzyıl'da Pargalı'nın idam sahnesinden sonra keramet savurmuş ve İbrahim Paşa'nın Hürrem Sultan'a, yani Kanunî Sultan Süleyman'ın hanımına gizliden gizliye âşık olduğunu iddia etmiş...

    Hazretin buyurduğuna göre, Paşa meğerse bu yüzden idam edilmişmiş ve bu mâlûmat "Solakzade Tarihi"nde yazılıymış!

    DÜŞÜNÜLMESİ BİLE İMKANSIZ

    Burada, Solakzade Tarihi'nin İbrahim Paşa'nın idamının yeraldığı 492. sayfasını görüyorsunuz. Solakzâde idamın sebepleri ile ayrıntılarını anlatmaya bir önceki sayfadan başlıyor, Paşa'nın idamına sebep olan hatalarını ardarda sıralıyor amamaddemadde anlattığı bu hataların arasında "Padişahın hanımına alaka duyduğu" yahut "aşık olduğu" gibisinden değil bir ifade, ima bile yok! Olması da zaten imkansız, zira Osmanlı devrinde padişahın hanımı ile alakalı bu şekilde bir ilişkinin değil yazılması, düşünülmesi ve hatta işitilmesi bile imkansızdır; olmaz yaaa, işitilmiş olsa bile böyle bir tuhaflığı kayda geçirmeye en başta "edep"manidir!

    UYDURAN REZİL OLUR

    Tarihçi mi, tarihî roman yazarı mı, neci olduğunu pek bilmediğim zatın bu tuhaf iddiasını işitince "Solakzade'de hakikaten böyle bir malumat var da acaba fark etmeyip atladık mı?" diye meraka düştüm; Solakzade'nin idamdan bahseden sayfalarını okudum ve iddia edildiği gibi bir ifadeye tabii ki rastlayamadım.

    Metinde "Hazret-i Süleyman'ın mührüne hıyanet eden dîv (dev) gibi velînîmet-i ırzını sıyanet (velînîmetinin ırzını korumak) hatırına gelmedi" şeklinde, Süleyman Peygamber ile peygamberin mührünü çalan dev efsanesine atıf yapan bir cümle vardı. "Bu zat acaba Hazreti Süleyman'ı Kanunî Süleyman zannetti, 'mühür' kelimesini 'mihir' okuyup hemen ilerisinde geçen 'ırz' sözünü de görünce bunlarla Hürrem Sultan arasında bir bağlantı mı kurdu?" diye düşündüm, ama iddia sahibini tanıyan arkadaşlar, o zatın eski harflere Solakzade'yi okuyacak seviyede aşina olduğunu işitmediklerini söylediler.

    Dolayısı ile, bu şekilde tuhaf bir iddiada bulunabilmek için geriye tek bir sebep kalıyor: "Gündeme geleyim de, nasıl olursa olsun" hevesi... Solakzade Tarihi de bu hevese alet ediliyor, hemen her tarih meraklısının kütüphanesinde varolan eser sanki hiç bulunmayacak, kimselerin ulaşamayacağı, nadirin de nadiri bir kitapmış gibi gösteriliyor ve atılan palavra bu kitaba dayandırılıyor...

    Netice mi? İşte böyle rezil olmak!

    İDAM, SON ÇAREYDİ

    Osmanlı İmparatorluğu'nda din adamlarının idam edilmemelerine mümkün olabildiğince itina gösterilmiş, hatta büyük suç işlediklerinde bile mallarına el konarak uzak diyarlara sürgün edilmeleri ile yetinilmiş, ama sarayı ve idareyi çileden çıkartacak derecede işler yapmış olanlarının idamlarından başka çare kalmadığı zamanlarda, devreye "dibek" girmişti.

    Büyük bir havanı andıran dibek mermerden yapılmıştı ve Topkapı Sarayı'nın avlusunda bulunurdu. Mahkûm kafası aşağıya gelecek şekilde dibeğin içerisine sarkıtılır, cellâdlar ellerindeki irice mermer tokmaklarla dibeğin içerisindeki kafayı yavaş yavaş ezmeye ve kelleyi macun haline getirmeye başlarlardı...

    Din adamlarının büyük acı veren böyle bir şekilde idam edilmelerinin sebebi, kanunu ve "günah" kavramını bildikleri halde gene de suç işlemekten çekinmemeleri ve dolayısı ile canlarını da büyük azap içerisinde alma ve otoritenin halka korku salma düşüncesi idi.

    Görüş Bildir