Dolar
7.6334
0.1049%
Euro
8.8847
-0.2077%
Altın
1859.6
-0.4422%
Borsa
1130.13
0.9441%
G. Altın
455.493
-0.538%
Bitcoin
81060.77
-0.472%
26ºC
İstanbul
Çoğunlukla güneşli 26 C
    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik

    Yazarlığını 'Depremli bir gündü.' diye anlatmaya başlayan, pek çok dergide yazılarını yayımlayan, hayatın içinden kitapların yazarı Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik…
    • Özel İçerik
    • 12.08.2020 - 16:47

    Mine Hanım ile yazarlığa nasıl başladığı üzerine konuştuk. Sallantılı başlangıcını, ‘Depremli bir gündü.’ diye başlayarak anlatıyor. Önemli yazar ve eleştirmenlerin övgülerini alan Mine Sota ile geçmişe dönük heyecanlarını, hayatı yazmak için nasıl gözlemlediğini, yazmanın onun için nasıl ölümsüz bir his olduğunu konuştuk. Özellikle mizah alanın önemli bir isim olan Mine Hanım’dan yazar adaylarına tavsiyeler de aldım.

    Sizi keyifli röportajımla baş başa bırakıyorum. Şimdi o depremli günlere, oradan doğan bir yazara kulak verelim.

    Keyifli okumalar…

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik #1

    LODOS FIRTINASINDA SALLANAN VE İKİ DE BİR TEPEMİZE YIKILAN ÇADIRIN İÇİNDE DERGİ KÖŞE YAZARI OLMAK

     

    - Mine Hanım, bizimle yazarlığa ilk adım ve profesyonel yazarlığa geçiş sürecinizi paylaşır mısınız?

    Peki... Bunu siz istediniz! ‘Yağmurlu bir gündü…’ diye başlanır genelde; ama değildi. Depremli bir gündü.

    - Depremli mi?

    Gece uyuduktan sonra ertesi sabah uyanacağımızın garantisi varmış gibi, işte kalkıp kahvaltı yaparız, sonra da işe güce bakarız deyip yattığımız bir gecenin yarısında kopmuş bir kıyametle, çil yavrusu gibi etrafa saçıldık. Aman Allah’ım! Bir anda drama, gerilim, traji-komik, korku, macera, hayatta kalmalı bir film vizyona girdi. Ve hepimiz bu kafayı üşütmeli filmi ön sıradan 3D olarak izlemeye başlayıverdik. Bu filmin bir jenerik müziği olsaydı, anca Bach’la karışık Ciguli falan olurdu.

    Düşün. Ev yok! Su yok! Yemek? Sadece yıkık dökük evlerin mutfağında ne kaldıysa o. Yatak yok, yorgan yok, uyku yok! Ne var? Sadece bol miktarda travma ve şok!

    - Çok üzücü gerçekten… Neler oldu peki?

    İşte ilk başlarda böyle yokluğun yokluğa karıştığı haftaların sonunda, çok şükür ki yardımlar sağanak halinde yağmaya başladı. Onu yemem, bunu giymem diyenlerin, ekmek arası peyniri ve başkasının terliklerini, hırkalarını, hatta bulaşık leğenlerini bulunca sevinçten havalara uçtuklarına şahit oldu bu gözler.

    - Sonra?

    Yardımdan ilk çadırımızı aldığımızda, boğazda yalı satın almışız gibi dört köşe olmuştuk. Adetten olduğu üzere çadırı iki dakikacıkta yuvaya çevirivermiştik. Etrafına tahtadan masa ve tabureler yapmalar, plastik ayakkabılığa terlik ayakkabı mayakkabı dizmeler, çadırın tepesine anten koymalar, ohoo neler neler! Çadırın kapısına ‘Görümcemi seviyorum.’ işlemeli havlu asan bile olmuştu. Hatta teyzenin biri dantelden çadır kılıfı örmeye kalkınca kendisini el birliğiyle durdurmuştuk.

    Sanki hayat hep böyleymiş gibi alıştırdığımız günlerden birinde, kira yardımı yapılacağı müjdesi ‘Hadi bee! Oh bee!’ gibi seslerin yayıldığı çadırların arasında dolaşmaya başladı. Elbette ben de bu aniden serotonin salgılamaya başlayanların arasındaydım ve kira yardımını almak için gerekli evrakları hazırlamaya koyuldum.

    Yardımın yapılacağı yere geldiğimde, on yüz milyon milyar metre uzunluğundaki kuyruğu görünce, ‘İşte sabreden Derviş empatisi yapmanın zamanı geldi.’ dedim. Kuyruğun sonundan girdiğinizde sıra size gelene kadar, o kuyrukta büyüyüp, evlenip, çocukları evlendirip, yaşlanıp ölerek, durduğunuz sıraya gömülebiliyordunuz. O derece!

    Sıra bana geldiğinde haliyle tipim biraz kaymıştı. Memura evraklarımı uzattım. Bakındı. Ve şu fantastik cümleyi kurdu:

    “Sağ olduğuna dair evrakınız eksik hanfendi.”

    - Sağ olduğunuz mu?

    Bunu öyle bir dedi ki, hemen sağ olup olmadığımı kontrol ettim. Sağdım. Tamam, pek de ayakta sayılmazdım; ama henüz yıkılmamıştım. Fakat resmen sağ olduğumu ispat ettirmem gerekiyordu. Ancak muhtarımız vefat ettiği için ettiremiyordum ve bu durumda benim kira yardımının da nur içinde yatması gerekiyordu.

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik #2

    - Ve tüm bunlar haliyle sizi yazmaya itti…

    İşte böyle günümüzü gördüğümüz bir deprem gününde, tırlatarak aklımı korumak maksadıyla yazdığım ‘Bombacı geldi hanım!’ isimli ilk mizahi hikâyemi, bir yerlerden bulduğum taka tuka bir bilgisayardan Gerçek Hayat Dergisi’nin o zamanki baş editörü Murat Menteş’e yolladım. Ertesi gün çalan telefonla her hafta dergiye yazmaya başlayacağımı söylediler. Neye uğradığımı şaşırdım. O an koşullar ne olursa olsun, hiçbir şey elimizdekiler kadar değildir, bunu net olarak anladım. Lodos fırtınasında sallanan ve iki de bir tepemize yıkılan çadırın içinde dergi köşe yazarı olmaklar! O durumda şakası yapılsa, döverler adamı.

    Tabii bu mizahi yazılarımın başlangıcı. Yazım serüvenimin daha öncesi var. Kendimi bildim bileli yazıyorum desem, tam tarifi olur. Ufaklığımdan beri drama, nesir, kendimce şiirler falan yazıyordum.

    - Onu da anlatır mısınız?

    Yine depremli bir gündü… Çanakkale Şiir Yarışması tertip edildi bizim oralarda. Jürisinde Rahmetli Bekir Sıtkı Erdoğan ve değerli hocamız Yavuz Bülent Bakiler vardı. Yazdığım öyküleri ve nesirleri, Yavuz Bülent Bakiler hocamın yanına gidip kendisine teslim ettim. Yoğun etkinlik seyahatleri temposu olduğundan yaklaşık 6-7 ay sonra telefonda kendisiyle aramızda şöyle bir diyalog geçti.

    - Yazdıklarını okudum Çiğdem. Sen ne yaptığının farkında mısın?

    - Ay n’aptım?!

    - Hahaha! Çok iyi bir şey yaptın. Durum anlatımında yazıyorsun ve bu çok nadirdir. Sen her dalda yazabilirsin. Doğaçlama olduğu belli. Her ne yapıyorsan yapmaya devam et. Yazdığın virgülü dahi bundan sonra bana yolla. Haydi hoş geldin!

    - Hıghkk!

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik #3

    - Nasıl hissetmiştiniz?

    Telefon kulübesinden Süpermen gibi uçarak çıktığımı hatırlıyorum. Tabi ayağımda biri mavi, öbürü beyaz çoraplar ve terliklerimle. İki ay kadar sonra bir dergi geldi. Harika bir edebiyat dergisi. Sayfalarını karıştırmaya başladım. Adımı gördüm. Benim adım mı diye otuz beş milyon milyar kez okudum. Hemen yan sayfada merhum Ahmet Kabaklı hocamız vardı. Diğer sayfada Belkıs İbrahimhakkıoğlu. Hemen aradım Yavuz hocayı. ‘Hocam benim bu dergi de ne işim var? Bir yanlışlık oldu galiba.’ Yanlışlık yokmuş, hakikaten aralarına hoş gelmişim.

    - Sonra neler yaptınız?

    Daha sonra Uzaklara Gitmek adlı hikâyemi, kıymetli Mustafa Kutlu hocama yolladım. Bir hafta sonra bir e-mail geldi. ‘Hikâyeni bu ayki Dergah Dergisi’nde yayınlıyorum.’ Tıp kitaplarında ne kadar şok çeşidi varsa hepsini birden yaşadım diyebilir o an. Mustafa Kutlu hocam o an elimi tuttu ve bir daha da hiç bırakmadı. Ömrü uzun, sağlığı daim olsun.

    Durum anlatımı öykülerimi derlediğim “Hiç… diyeceklerim bu kadar” isimli kitabımı kıymetli hocalarıma ithaf ettim. Mizahi alandaki ilk kitabım ‘Siz Adamı Ölmekten Güldürürsünüz.’ Sonra gerisi geldi. Şu an 16 mizahi olmak üzere toplam 22 kitabımız oldu.

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik #4

    YAZMAYA ÖLDÜKTEN SONRA BİLE DEVAM ETMEK İSTİYORUM

     

    - Görünen o ki hayatın kendisinden besleniyorsunuz. Dışarıda herkese bakarken mi görüyorsunuz yazdıklarınızı, yoksa yazmak için mi bakıyorsunuz?

    Okurlarım sıklıkla şöyle soruyorlar: ‘Hahaha! Abla yaa, nerden geliyor bunlar aklına?’ Genel de ‘Hangi aklıma?’ diye cevap veriyorum; ama hakikaten tam da ne bileyim ben durumu. Bu bir anten ayarı. Hani gelip kurarlar ve kanalları çekmeye başlarsınız ya, öyle bir şey işte. Allah beni de böyle yaratmış. Bir tür algı seçiciliği meselesi. Nasıl bir odaklanmaysa, ben de bilemedim. Gelip gözüme giriyor sanki. Kitaplarımı neredeyse hep masamın karşısındaki duvara bakarak yazdım. Gelenler geliyor yani sağdan soldan. Zekâdan olduğunu söyleyenler var. Halbuki bazen mutfağa su almaya gidip burası da kim dediğim var. Yani ne yapılabilir ki mutfakta. Öyle işte. Nasıl iş ben de anlamadım.

    - Bu kadar yıl 2,3 jenerasyona hitap ettiniz ve hala güncelsiniz. Canlılığı korumanın sizce sırrı nedir?

    Ben insanı hep bir bütün olarak düşünürüm. Giriş-gelişme-sonuç. Gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık. Bu sebeple yaştan ziyade başa yazıyorum. Herkesin ortak bir noktada buluştuğu yere; KALBE! Simitçiyi de, kralı da ortak yapan şey orada yaşananlar. Hepsinin üzülünce ‘Ben annemi istiyom!’ efkârı, sevinince ‘Noldu biil!’ diye paylaşacak insan arattıran sevinci, hepsinin susaması, acıkması, uykusunun gelmesi. İşte burayı isabet aldığınızda artık ne yazarsanız herkes onda kendinden bir şeyler bulmaya başlıyor. Ve sizinle kendisini okuyor. Kendisini başkasından dinlemenin mutluluğunu ve ferahlığını yaşıyor. Birinin onları anladığını hissedip rahatlıyor, yalnızlıkları kalabalıklaşıyor.  Okurlarımın hikâyelerimden bana yansıttığı öyle yaşanmışlıklar var ki, aklım duruyor. Kitaplarım vesilesiyle depresyondan çıkanlar, alkolü bırakanlar, en zor koşullarda yaşama tutunanlar, motivasyonun dibine vuranlar. İşte sırf bu yüzden yazmaya öldükten sonra bile devam etmek istiyorum. Hepsi benim canım, okurum değil onlar sadece, cancağızım…

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik #5

    HİSSETMEYİ ÖĞRENİP, HİSSEDİP YAZARAK BUNU HİSSETTİRMEK

     

    - Yazmak sizin için böylesine değerliyken yazmaya gönül vermiş insanlara tavsiyeniz nedir?

    Su neden ve nasıl aktığını bilir mi? Rüzgâr eserken hangi yöne eseceğini, hızının yavaşlığını ölçer mi? Bir ağaç yapraklarını sayar mı? Hiç biri bunlarla ilgilenmez. Hayattaki görevleriyle hemhal olmuşlardır. Sadece yaparlar. Asla değişmezler. Bu yüzden herkes onlara su, rüzgâr ve ağaç der. Ne yaptıkları, varlıklarıyla birebir orantılıdır. Şekilleri şemalleri yaptıkları işin kendisidir. Bunu da görenler bilir. İşte yazarken naçizane böyle yazmalarını tavsiye ediyorum. Hiç etrafa bakınmadan, bir şey hissettirmeye çalışmadan, sadece hissederek, sadece yaparak yazmak. İşte o zaman yürekteki etrafta yansımaya ve ışıldamaya başlıyor. Kelimeler kıpırdıyor, cümleler canlanıyor. Ne beğensinler arzusu, ne beğenmezlerse kaygısı, ne alkış, ne ün, ne takdir duygusu oluyor. Kalp denen mürekkep hokkasına akıl kalemini bandırıp yazıp gitsinler. Hissedersen, hissederler. Kalbe yalnızca kalpten gelen gidebilir. Süslü cümleler yazmak güzel olabilir; ama kalbe dokunmuyorsa kelimeler karavanaya gider. Hissetmeyi öğrenip, hissedip yazarak bunu hissettirmek... Bu bir tekamül eğitimi aynı zamanda. İçinizdekini alabildiğine yansıtmaya gayret edin. Hepsi bu.

    Mine Sota ile yazarlığı üzerine söyleştik #6

    - Peki en büyük motivasyonunuz nedir?

    Üzgünken, canı sıkkınken, umudunu yitirmek üzereyken, batsın bu dünya derken, hikâyelerinizle, bazen bir sözünüzle gülüp ayağa kalkıp dikilerek ‘Oturmaya mı geldik ayol!’ diyerek yürümeye devam eden insanlar. Onlara bin ömrüm olsa, hepsi son nefese kadar feda olsun…

    *

    Damla Karakuş

    damla.karakus@ensonhaber.com

    Instagram: biyografivekitap

    İlginizi Çekebilir

    Görüş Bildir