Ümit Yenişehirli yazdı: ‘Muhalif’in tarihsel arka planı
Ümit Yenişehirli yeni yazısında, muhalif sosyolojisini ele alırken, muhaliflerin tutum ve davranışlarını sıralayarak tarihsel arka planını inceledi.
Ülkemizde, toplumsal hayatın siyaset kümesinde oluşan “muhalif sosyolojisi”nin, özellikle son yıllarda sergilediği tavırlar giderek ilginçleşiyor. Muhalif kitlenin bir bölümü, giderek etkisi ve yaygınlığını artıran bir akımın pençesinde gibi görünüyor.
Bu tutumun içerisinde öncelikle bir üslup sorunu var, hakaretler havalarda uçuşuyor. Sonrasında her ama her halükârda siyasal iktidara sert bir dille itiraz söz konusu. Bu itirazda; gerçeklik, mantık, tutarlılık, insaf, nezaket olması gerekmiyor, sadece karşı çıkışın hoşa gitmesi yeterli oluyor. Bunlar içinde “gerçeklik” meselesi ise ekstra önemli, zira kamu otoritesi ya da muhalefetin karşısında kim ve hangi kurum varsa ve bunlar hangi açıklamayı yaparsa yapsın, “acar muhalefet” karşısındakilerin yalan söylediğini peşinen “yakaladığı” övüncünü taşıyor; açıklamayı, tekzibi reddediyor.
Durum o kadar sorunlu ki, aynı safta oldukları politikacılar, bazen işin doğrusunu – biraz gönülsüzce de olsa - söylediklerinde ise kendi siyasi tabanlarınca linçleniyor. Bütün bu, “iktidarı şeytanlaştırma” süreci, sosyal medyadaki binlerce sorunlu paylaşımın yanı sıra bir kısım medyanın da benzer yayın politikasıyla iyice zıvanadan çıkan bir hal alıyor.
LE BON, FREUD VE HOFFER’IN TAHLİLLERİ
Peki, neden böyle? “Bu hal”in bilimsel açıklamaları var mı? Evet; nedenlere dair hem de bir asır ötesinden başlayan, dünyaca tanınmış bilim insanları tarafından yapılmış çarpıcı açıklamalar var. “Kitleler Psikolojisi”ni 1895’de yazan Gustave Le Bon, “Kitle Psikolojisi”ni 1921’de kaleme alan Sigmund Freud ve “Kesin İnançlılar”ı 1951’de yayınlayan Eric Hoffer bu işlere kafa yoran isimlerden bazıları. Anlattıkları, hele de en çok Hoffer’ın dedikleri, bizdeki de dahil, muhalifliğin pek çok emaresinin; mazisi eski, evrensel, yaygın ve tipik standartlara sahip olduğunu gösteriyor.
MEMNUNİYETSİZLER HEP VARDIR VE SESLERİ HEP FAZLA ÇIKAR
Toplumsal hareketleri inceleyerek gözlemlerini kaleme alan Le Bon, Freud ve Hoffer’ın öncelikle mutabık kaldıkları husus, geniş kitleler ile rasyonalite arasındaki bağ olmuştu. Bu üç ismin de anlattıklarına göre; geniş kitleler hemen her zaman rasyonel tutumlar sergiliyor, istikrarın yanında yer alıyor ve onu korumaya özen gösteriyordu. Bu, hemen her zaman çoğunlukta olan kitlelerin normal haliydi.
İKTİDARIN SÜRESİ UZADIKÇA ARTAN, “BUNLAR GİTMEYECEK” ÖFKESİ
Ancak her toplumda, her zaman memnuniyetsizler de bulunuyordu. Bunlar, sayıca az olsalar bile oldukça fazla gürültü çıkartmaktaydılar. Topluluğu oluşturanların çoğunda da, kişisel eksikliklerini kitleler içinde yok etme arayışı vardı. Bu arada, mevcut sistemin işleyiş süresinin uzaması da, bu kesimi rahatsız etmekteydi. İktidarın iş başında kalma müddeti arttıkça, bu kesimler ümitsizliğe kapılıyor ve “Bunlar bir türlü gitmeyecek” kabulüyle huysuzlukları, öfkeleri daha da artıyordu.
ÖFKE, KOLAY KIŞKIRTILMA, ABARTILI DUYGULAR, GERÇEKLERİ ÇARPITMA
Gustave Le Bon ve ağırlıklı olarak onun görüşlerini tahlil eden Sigmund Freud, muhalif kitlelere dair gözlemlerini daha da detaylandırdıklarında ise şu özellikleri sıralamaktaydılar: “Bu kitlelerin neredeyse tamamı kolay kışkırtılma, kızgınlık, kontrolsüz öfke, bireysel kararlarını verme ve eleştiri yetersizliği, abartılı duygular, telkine kapılma, çabuk inanma, bilinçaltı ve bilinçdışı ile yönetilme gibi özelliklere sahiptir.”
KİTLESEL SORUMSUZLUKTA MESULİYET DUYGUSU TAMAMEN KAYBOLUR
Gustave Le Bon, muhalif bireyin, kalabalığın arasına karışarak, kişisel birçok sorumluluktan kurtulmanın kolaycılığına kaçtığını da vurgulamıştı. Ferdin, kitle içerisinde “karşı durulmaz bir güce sahip olduğu” duygusuna kapıldığı görüşünü dile getiren Le Bon, “İşte bu duyguyla kendini, içgüdüsel isteklerinin eline teslim eder. Oysa bunlar, normalde dizginleyip frenleyebileceği içgüdülerdir. Anonimlikte, kitlesel sorumsuzlukta ise bireyleri geride tutan mesuliyet duygusu tümüyle silinip gider. Ortak nefret, tek tek bencilliklerle de buluşup, en uyumsuz unsurları bile birleştirir.” diye yazmıştı.
KARNI BİLE AĞRISA BUNU İKTİDARDAN BİLİR
Liman işçiliğinden dünyaca tanınan bir düşünüre dönüşen Eric Hoffer ise New York’ta sendika toplantılarına, eylemlere katılan çalışma arkadaşlarını gözlemleyerek kitlelere ilişkin yazılar yazmaya başlamıştı. Bu gözlemlerini metinlerinde bolca kullanan Eric Hoffer de selefleri gibi, toplumlarda neredeyse “doğuştan memnuniyetsiz” denilebilecek bir kitlenin her zaman var olduğuna işaret etmekteydi. Eric Hoffer, böylesi tipolojilere dair şunları dile getirmişti: “Bunlar, kişisel kırgınlıkları, yanlışları ve başarısızlıkları için sağlıklı bir özeleştiri yapmak yerine, kendi dışındaki herkesi suçlamaya yönelebilirler. Kitle hareketi zaten doğası gereği aşırılığı, nefreti ve hoşgörüsüzlüğü körüklemektedir. İşte, bu halet-i ruhiye ile kişisel olumsuz niteliklerimizin bir sonucu olduğunu bildiğimiz durumlarda bile nedenleri kendimizde değil de çevremizde arama eğilimini, bir kitlenin içinde çok daha kolay gerçekleştirebiliriz. H.D. Thoreau diyor ki, ‘Bir kısım insanın işlerini görmesine engel olacak bir derdi varsa, hatta karnı bile ağrıyorsa, bunun için ülkeye, dünyaya yeni bir iktidarın, yeni bir düzenin gelmesi gerektiğine inanır.’
BAŞKALARININ NAMUSUNU LEKELEME “HAKKI”
Bu kişiler arasında giderek dedikodu yapmak, kirli çamaşırlar aramak, başkasının işlerine burnunu sokmak sıklaşır. Memnun olmadığı sıkıcı hayatını, heyecan verici büyük sosyal faaliyetler içinde eritmeyi arzu eder. Burada, yeni bir özgürlüğe kavuştuğunu düşünür. Bu özgürlükler, hiç vicdan azabı çekmeden nefret etme, yalan söyleme özgürlüğüdür. Bu, cezbedicidir. Orada biz, ‘başkalarının namusunu lekeleme hakkı’ buluruz.”
BAŞARISIZ SANAT CAMİASI İLE ZENGİNLER DE AŞIRIYA KAÇAR
Eric Hoffer, bu tip muhalif hareketlerde sık sık bir yarışın görüldüğünü de anlatmaktaydı. Hoffer’e göre, sanat camiası ile maddî durumu iyi olan kesimler aşırılıklara meyyaldi: “Hareketin içinde, bu hareketin kendisini şöhret ve güce ulaştıracağı umudunu taşıyıp, aşırıya kaçmaya meyyal maceraperestler vardır. Eser yazmak, resim yapmak, müzik bestelemek, film çevirmek vs. dallarında gerek devamlı başarısız olanlar gerekse de eski başarılarını kaybedenler de dehşetli bir ihtirasın pençesine düşerler. Ayrıca, maddi imkânların çokluğu da, imkânların kıtlığı gibi hayal kırıklığına yol açabilir. Geniş imkânlar, yaşanan zamanın değerini azaltır. Bu düşünce zenginlerde hayal kırıklığına yol açar ve aşırılıklara kapılabilirler.”
KESİN İNANÇLI, KİTLESİNİN BÜTÜN SORUNLARI ÇÖZECEĞİNE İNANIR
Kitle psikolojisinin, katılımcılara “kafa konforu” sağladığına değinen Eric Hoffer, bunun, muhalefeti diri tutan unsurlardan biri olduğunu vurgulamıştı. Hoffer, “Bir ‘mutlak gerçeğe’ sahip olmak, artık sonsuza dek her şeyi bilmek demektir. Meçhul ve hayret verici bir şey kalmamıştır. Kesin inançlının bütün sorularının cevabı hazırdır. Bir fanatiği amacından soğutmak ve vazgeçirmek imkânsızdır. Sonu gelmez gösteri ve yürüyüşler de kesin inançlılar için önemlidir. Yürüyüş, insanları düşüncelerinden uzaklaştırır, sonra da düşünceyi öldürür.” demişti.
MUHALEFET BASINSIZ OLMAZ
Yıllarca Avrupa ülkeleri ile Amerika Birleşik Devletleri’ndeki muhalif hareketleri inceleyen Eric Hoffer, muhalif kesimler ile basın arasındaki sıkı ilişkiye de dikkat çekmişti. Hoffer, iktidar karşısında konumlanmayı seçen basın kuruluşlarının en temel amacının, “hükümeti gözden düşürmek” olduğunu vurgulamıştı.
Eric Hoffer, şunları yazmıştı: “Basın bunun için ‘söz ustaları’ kullanır. Kitleler; vurucu cümleler, kelime oyunları, gerçekleri çarpıtma gibi yöntemlere maruz bırakılır. Bunların çoğu da aslında o görüşe inandıkları için değil, sadece iktidara karşı bir vesileyle oluşmuş kişisel husumetleri nedeniyle muhalif hareketlere destek verirler. Gözden düşürme işini kasten yaparlar. Basın bu işleri, mutlaka halk tarafından tanınmış yazar ve konuşmacılara yaptırır. Kibirli ve kıymetinin bilinmediğini düşünen söz ustaları vardır. O kendisini, her ne kadar haksızlığa uğramışların savunucusu olarak gösterse de onun şikâyetleri aslında, birkaç istisna hariç, özel ve kişiseldir, iktidardakilere duyduğu kişisel nefretinin bir ifadesidir.”