Ümit Yenişehirli yazdı: Altın, bir metalden çok fazlası
Ümit Yenişehirli, altının bugünlerdeki yükselişine dikkat çekerek altın tarihine ışık tutan bir yazı kaleme aldı.
Dünya “altın rallisi”ni izliyor.
Altının, daha birkaç ay önce hayal dahi edilemeyecek ons fiyatları ekranları kıpkırmızı yapıyor.
Türkiye’de de “milli takı çeyrek altın”, inanılmaz yükselişlere sahne oluyor.
Bu, fevkalade değerli ve cazibeli madenin mazisi de oldukça ilginç.
ALTINI “BİRİCİK” YAPAN UNSURLAR
Batılı muhtelif ansiklopedilerin “altın” ve “altının tarihi” maddelerinde yer alan bilgilere göre, insanın “altını fark edişi”ne dair farklı görüşler var. İnsanlığın tarihteki yolculuğunu, “maymundan gelme, vahşilikten medeniliğe geçme, mağaralarda yaşayıp sonra şehirleşme” gibi gerçek dışı “referans” yaklaşımlarla açıklamaya çalışan materyalist anlayış, hemen her alanda olduğu gibi burada da “tesadüf”e sarılıyor.
Bu iddialara göre, insanlar altına ilk kez, MÖ 4000 – 3000 aralığında, nehir yataklarında parlayan sarı parçacıklar olarak tesadüf etmişlerdi. Altının, periyodik tablodaki 118 element içinde öne çıkması için ise yeterince sebep vardı. Bir kere, gaz değildi, havaya uçup gitmiyordu. Sonra, radyoaktif özelliği yoktu, insan sağlığını bozmuyor, öldürmüyordu. Paslanmıyor, dolayısıyla yok olmuyordu. Tabiattaki tek sarı metal olması da taklidini zorlaştırıyordu. “Nadir ama bulunabilir” oluşu da bir avantajdı. Demir gibi bol olsa değersiz olur; platin gibi aşırı nadir olsa bu defa da ticareti yapılamazdı.
ESKİ MISIR’DA ALTINA “TANRILARIN ETİ” DENİRDİ
Yıllarca parlaklığını koruması, antik insan için altını, “ölümsüzlük” ve “Güneş”le ilintili hale getirmişti. Yine bu maden, ateşe filan gerek duymadan, taşla dövülerek bile şekil alabiliyordu. Bu da onu kolayca ilk takı, sihir sembolü ve dini obje materyali yapmıştı. Altının her yerde bulunmaması da ona sahip olanın, “seçilmiş” olduğu algısına yol açmıştı. Müşrik Mısırlılara göre altın, “tanrıların eti”ydi. Kendilerini tanrı sayan ve saydıran Firavunlar da güçlerini sergilemede sık sık altına başvurmuşlardı. Böylece altın, sadece güzel bir taş değil, politik ve dini bir statü göstergesi haline getirilmişti.
LİDYALILARIN GETİRDİĞİ STANDART
Çok eski tarihlerden itibaren altın bir takas aracı olarak kullanılsa da bugünkü manada bir “para” değildi. Çünkü her altın parçasının saflığı ve ağırlığı farklıydı. Lidyalılar, altınla ilgili standart meselesine kafa yormuşlar ve böylece tarihteki ilk parayı dolaşıma sokmuşlardı. Manisa Salihli civarında yaşayan Lidyalıların kralı Alyattes, altın ve gümüşün doğal karışımı olan “elektrum”dan ilk resmi parayı bastırmıştı. Alyattes, bu sikkelerin üzerine krallığın mührünü olan aslan başını da işletmişti. Mühür, “Devlet, bu paradaki altın miktarını garanti ediyor.” anlamına geliyordu. Bu uygulama altını, dünyadaki ilk evrensel ölçü birimi ve “zenginlik kriteri” haline getirecekti.
ALTINA HİLE KARIŞTIRILINCA MAAŞLAR TUZLA ÖDENİR OLMUŞTU
Altının tarihi serüveni, genelde bütün toplumlarda aynı seyrederken, kronolojik çizelgede, Roma İmparatorluğu ile Orta Çağ İtalya’sı ise önemli iki dönüm noktası olmuştu. Emperyal sömürgeci Romalılar, o kadar çok savaşa, o kadar çok para harcamak durumunda kalmışlardı ki, sonunda paranın içindeki altın miktarını azaltma yoluna gitmişlerdi. Ancak bir süre sonra bu durum, fiyatların artmasına, son tahlilde de Roma İmparatorluğu’nun birkaç asır sürecek ekonomik darboğaza girmesine yol açacaktı. Paranın değersizliği, askerlerin maaşlarının tuz (Salarium / Salary) ile ödenmesi pratiğini doğurmuştu. Tuz tabiatta ne kadar bol bulunursa bulunsun, her devirde olduğu gibi, o devirlerde insanlık için hayati öneme sahip bir gıda maddesiydi. Bugün bile Batı dillerinde “salary”nin maaş anlamına gelmesinin kökeninde bu tarihi detay yatmaktaydı. Bu arada, yine İngilizcedeki “money”nin (para) kök anlamı ise antik Roma’nın muhayyel tanrıçalarından biri olan Moneta’dan gelmekteydi. Çünkü altın para sikkeleri, bu tanrıça için inşa edilen tapınaklarda basılmaktaydı.
YAHUDİ TEFECİLERDEN “İTİBARÎ KÂĞIT PARA” BULUŞU
Bugün kullandığımız modern bankacılık ve kâğıt para sisteminin temelleri ise altına bağlı olarak Orta Çağ ve Rönesans İtalya’sında kuyumcu / tefeciler tarafından atılmıştı. Sisteme göre kuyumcu, kendisine bırakılan altınlara karşılık tüccara, üzerinde, “Bu kâğıdı getirene şu kadar altın verilecek.” yazan bir makbuz vermekteydi. Bir süre sonra insanlar, her defasında kuyumcuya gitmek yerine bu kâğıtları birbirine vermeye başlamışlardı. Bu durum, kâğıt üzerinden “itibarî para”nın ilk kez piyasaya çıkışıydı.
Yahudi kuyumcular, kendilerine teslim edilen altınlar üzerinden tefeciliğe de başlamışlardı. Mantık basitti: “Nasılsa herkes aynı anda altınını istemiyor, o halde bu altını faizle işleteyim.” Böylece, kasalarında mesela 100 altın varken, piyasaya 500 altınlık kâğıt sürmeye başlayan tefeciler, olmayan bir altını varmış gibi gösterip faizle borç vermeye başlamışlardı. Kuyumcuların bu işleri yaptıkları önlerindeki tezgâhların adı olan “banco”, sonrasında neredeyse tüm dünyada bankanın genel adı olacaktı. Bazen tefeci, altınları geri ödemede sorun yaşarsa, halk çarşıya gelir ve o bankerin “banco”sunu kırıp dökerlerdi. İtalyancada “kırık tezgâh” anlamına gelen “banca rotta” da bugün tüm dünyada kullanılan “bankruptcy” (iflas) kelimesinin kökenini oluşturmuştu.
ABD, DÜNYADAKİ ALTINLARI TOPLAMAYA BAŞLADI
II. Dünya Savaşı’na kadar dünyanın para / altın sistemi genel hatlarıyla bu şekilde ilerlemişti. Savaşta ise işler değişmişti. Almanya, işgal ettiği hemen her Avrupa ülkesinin merkez bankasındaki altınları yağmalıyordu. Bunun üzerine ülkeler, altınlarını gemilere doldurup ABD’ye “emanet” etmişlerdi. Ayrıca ABD’den aldıkları silah ve diğer malzemeler ile yiyeceklerin parasını da altınla ödemeye başlamışlardı. Böylece dünyanın altın stoğu – bugün de aynı amaçla kullanılan - ABD’nin Fort Knox üssüne akmaya başlamıştı.
Bu noktada yeni bir sistem ortaya çıkacaktı. Bretton Woods isimli bu sisteme göre, dünyadaki tüm para birimleri dolara, dolar da altına endekslenecekti. Ölçü de “1 Ons Altın = 35 Dolar” olarak belirlenmişti. ABD dünyaya, “Siz altın taşıyıp zahmet etmeyin, dolar kullanın. Ne zaman isterseniz kâğıt dolarlarınızı getirin, ben size kasamda duran altınları iade ederim.” diyordu. Böylece, İtalya’daki tefeci sistemi, asırlar sonra ABD’de yeniden hortlamıştı.
FRANSA ALTINLARINI GERİ İSTEYİNCE…
Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle ise 1965 yılında ABD’nin, Vietnam savaşının finanse edilmesi için altınların karşılığından daha fazla dolar bastığını fark edince, “Bu kâğıtları istemiyoruz. Bunları alın, altınlarımızı geri verin.” demişti. Gemiler dolusu dolar Fransa’dan Amerika kıtasına doğru yola çıkmıştı. ABD ise şok yaşasa da altınları vermeye başlamıştı. Ancak ABD’nin elinde, dünyadaki tüm dolarları karşılayacak kadar altın kalmamıştı. Eğer altınların tamamını iade etmeye kalksa, ABD hazinesi boşalacak, üstelik gene de borcu bitmeyecekti. Bunun üzerine, 15 Ağustos 1971’de ABD Başkanı Richard Nixon televizyona çıkacak ve tarihin en büyük “keriz silkelemesi”ne ilişkin o meşhur açıklamayı yapacaktı: “Altının dolarla olan bağını geçici olarak askıya aldık.” İşte, bu “geçici” durum tam 55 yıldır devam ediyor. Eskiden doların arkasında “altın” vardı, bugün ise sadece ABD’nin “beyanı” var.
İSLAM İNANCINDA ALTIN
Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi’nde, Halil Sahillioğlu, Osman Eskicioğlu ve Hamza Aktan tarafından kaleme alınan “altın”, “dinar” ve “kenz” maddelerindeki bilgilere göre, kâinat sistemini “tesadüfen”e bağlayan anlayışa karşılık, İslam’ın kâinatın bütünü ve bunun içinde de altına bakışı çok farklıydı. Hz. Âdem ile başlayan tevhidî çizgide, Allah’ın, insana bütün eşya ve isimleri öğretmesi - “Allah Âdem’e bütün isimleri (eşyayı) öğretti.” Bakara Suresi 31. Ayet - kapsamında “altın” da belletilmişti. Bu, sadece bir kelime öğretimi değil, eşyanın hakikatine, potansiyeline ve kullanım amacına dair külli bir hikmet aktarımıydı.
Öncelikle insan ile altın arasında “fıtrî bir tanışıklık” vardı. Altının insan psikolojisi üzerindeki “değer”i, bu nadide madene adeta kodlanmıştı. Benzer durum altın kadar olmasa da gümüş için de geçerliydi. İnsanın altını gördüğü anda ona karşı bir meyil hissedişi çok barizdi. Kur’an-ı Kerim’de (Âl-i İmrân, 14) insanların dünyevi arzuları sayılırken, “yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüş” ifadesinin yer alması, bu madenlerin fıtrî birer çekim merkezi olduğunu ortaya koymaktaydı. Tevbe Suresi 34’üncü ayette ise yine altın ve gümüşten, “biriktirme” (kenz) yapıp, “yardım”dan (infak) kaçınanları kınama bağlamında bahsedilmekteydi.
Ayrıca, zekât, diyet ve mehirin altın (dinar) ve gümüş (dirhem) üzerinden belirlenmesi de bir başka ilahî hikmetti. Pek çok İslam düşünürü, altın ve gümüşün, “eşyanın değerini ölçmek için Allah tarafından tayin edilmiş doğal birer terazi” oldukları dile getirilmişti. İmam-ı Gazalî de altın için, “Allah tarafından yaratılmış bir hâkim ölçü” ifadesini kullanmıştı. Bu yorumlara göre; insanlığın binlerce yıldır altına itimat ediyor oluşu, Hz. Âdem’e öğretilen o “küllî bilgi”ye duyulan “fıtrî güven”den kaynaklanmaktaydı. Dolayısıyla genel geçer finans sitemindeki “itibarîliğe, göreceliğe” karşılık, İslam toplumunun maddiyat dünyasında altın, “hakiki değer”i ifade etmekteydi.