29 Ağustos 1966 Kahire: Seyyid Kutub’un şehadeti

Ümit Yenişehirli, modern zamanların en büyük İslam mütefekkirlerinden biri olan, Seyyid Kutub hakkında yaptığı araştırmasını Ensonhaber okurlarıyla paylaştı.

Ensonhaber Ensonhaber
29 Ağustos 1966 Kahire: Seyyid Kutub’un şehadeti
Ensonhaber'i Google'da haber kaynağınız olarak ekleyin

Bundan 60 yıl önce, 29 Ağustos 1966 Pazartesi günü, modern zamanların en büyük İslam mütefekkirlerinden biri olan, tavizsiz dava ve aksiyon adamı, samimi mümin Seyyid Kutub şehit edilmişti. Seyyid Kutub merhum; bir edebiyat eleştirmeni ve devlet memuru olarak başladığı yolculuğunu, modern çağın cahiliye düzenine başkaldıran bir şehit olarak noktalamıştı. O ömrünü, yalnızca fikir üreten bir teorisyen olarak değil; inandığı doğrular uğruna darağacını göze alan, tavizsiz sarsılmaz duruşuyla hem Doğu’nun hem Batı’nın çürümüş sistemlerine meydan okuyan abidevi bir şahsiyet olarak geçirmişti. 

KÜÇÜK YAŞTA KUR’AN-I KERİM HIFZI, SONRASINDA BATI’YA MEYİL 

Seyyid Kutub, 1906 yılında Mısır’ın Asyut vilayetine bağlı Muşa köyünde dünyaya gelmişti. Geleneksel ve dindar bir aile yapısı içinde yetişen Kutub, küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i hıfzetmişti. Eğitimini Kahire’deki Daru’l-Ulum’da tamamladıktan sonra Milli Eğitim Bakanlığı’nda müfettiş ve yazar olarak görev yapan Kutub, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında geleneksel İslam eğitimi almış olsa da sonrasında dönemin Batılılaşma yüklü kültür ve düşünce atmosferinden fazla uzak duramamıştı. 

II. DÜNYA SAVAŞI’YLA ‘MODERN CAHİLİYE’Yİ TANIMIŞTI

II. Dünya Savaşı ise Seyyid Kutub için fark ettirici bir etkiye yol açacaktı. Kutub bu yıllarda, Batı edebiyatı ve felsefesine bütünüyle karşı değildi; aksine Doğu ve Batı kültürünün sentezlenebileceği fikrinin etrafında dolaşıyordu. 1930’larda nispeten laik ve milliyetçi bir edebiyat eleştirmeni ve eğitimci olan Seyyid Kutub, savaş yılları ve hemen sonrasında yaşanan süreçte ise radikal bir dönüşümün eşiğine gelecekti. Batı’nın kendisini tanımladığı, “akılcılık, hümanizm ve ilerleme” iddiaları tamamen boştu. Teknik olarak gelişmiş Batı medeniyeti, ahlaki ve ruhi olarak iflas etmişti. Bu yapı, ‘modern zamanların cahiliyesi’ydi. Batı’nın Mısır üzerindeki emperyalist, sömürgeci gölgesi ise Batı dünyasının riyakarlığını daha da görünür kılmaktaydı.  

BATI’NIN ÇÖKÜŞÜNÜ YERİNDE MÜŞAHEDE ETTİ

Bu zihinsel dönüşümü ve kalbi yolculuğuna uygun olarak edebi konulara ilgisi giderek azalan  Seyyid Kutub’un yazılarında siyasi ve içtimai meseleler ağırlık kazanmaya, peşi sıra da İslami hassasiyetleri belirgin bir hale gelmeye başlamıştı. Bu süreçte, eğitim araştırmaları yapmak üzere, 1948 yılında oluşturulan bir heyete dahil edilen Kutub, ABD’ye gitmiş, bu vesileyle de ülkedeki günlük hayata dair gözlemlerde bulunmuştu. İki yıl sonra ülkesine dönerken İngiltere, İsviçre ve İtalya’ya da uğrayan Kutub, Batılı yaşam tarzının Avrupa boyutunu da görmüştü. Kutup böylece; Batılı toplumlardaki teknolojik gelişmişliğin arkasına gizlenmiş manevi boşluk, ahlaki yozlaşma, ırkçılık ve maddeye tapınmayı bizzat müşahede etmişti. 

GİDEREK ‘RADİKAL’ GÖRÜLMEYE BAŞLANIYOR 

Mısır’a keskin bir Batı karşıtı olarak dönen Seyyid Kutub, yaşadığı bu düşünsel değişimin pratik sonuçlarıyla da karşılaşmaya başlamıştı. Maarif Bakanlığı yönetimi, artık giderek ‘radikal’ bulduğu Seyyid Kutub’u sık sık görev değişiklikleriyle bunaltmaktaydı. Sonunda bakanlıktaki görevinden istifa eden Seyyid Kutub, Temmuz 1952’deki askeri darbe öncesi Hür Subaylarla yakın temastaydı. Hatta darbenin önderi Cemal Abdünnasır zaman zaman onun evine gelir, toplantılar yapardı. Darbe sonrası, kısa bir süre Abdünnasır’ın yardımcılarından biri de olan Seyyid Kutub, yönetimin sekülerleşme çabalarını eleştirmiş, İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) ile Heyetüt Tahrir arasındaki ihtilafta İhvan-ı Müslimin’in tarafında yer almış, 15 Ocak 1954’te teşkilatın kapatılması üzerine de tutuklanmıştı. Ülke çapında gösteriler sonucu diğer tutuklularla birlikte serbest bırakılan Kutub, bir süre gazete çıkarsa da 26 Ekim 1954’te Cemal Abdünnasır’a karşı girişilen –bugün bile komplo olduğu konuşulmakta- başarısız suikasttan sorumlu tutularak yeniden tutuklanmıştı. 

Fİ ZILALİ’L-KUR’AN VE YOLDAKİ İŞARETLER

Bir yargı müsameresi sonunda on beş yıl hapse mahkum edilen Seyyid Kutub, Kahire’de hapiste bulunduğu süre içerisinde anıt eseri, Kur’an tefsiri Fi Ẓılali’l-Ḳurʾan’ı kaleme almıştı. Cezasının on yıllık kısmını çekerken sağlığı iyice bozulan Seyyid Kutub, Irak Devlet Başkanı Abdüsselam Arif’in girişimiyle Mayıs 1964’te tahliye edilmişti. Hapisten çıktığında, İslam dünyasında büyük yankı uyandıran kitabı Me’alim Fi’ṭ-ṭariḳ’i (Yoldaki İşaretler) yazmıştı. Kitap hızla, modern siyasi İslam düşüncesi ve İslami hareketlerin en etkili teorik kaynaklarından biri haline gelmişti. Seyyid Kutub, bu eserinde savunduğu görüşleri ve teşkilatı yeniden canlandırma faaliyetlerine katılması gerekçe gösterilerek, 9 Ağustos 1965’te tekrar tutuklanacak, ardından da idama mahkum edilecekti. 

‘AF DİLE’ DEDİKLERİNDE CEVABI ‘BATILDAN AF DİLEMEM’ OLMUŞTU

İdam kararının infazından önce, bir özür yazması halinde affedileceği iletilen Kutub’un cevabı, “Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım, bir tağutun kuralını onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır. Eğer ben hak ile mahkum olmuşsam buna razıyım; yok eğer batıl ile mahkum edilmişsem, batıldan merhamet dileyecek değilim.” olmuştu. Kutub, yanına gönderilen din görevlisi, “Kelimeişehadet getir.” dediğinde de yine tarihi bir cevap verecekti:

“Sen bu kelimeyle ekmek yiyorsun, bense bu kelime uğruna asılıyorum.”

Kendisi de ağır işkencelerden geçirilen kız kardeşi Hamide Kutub, yönetimin telkinleri sonucu, her şeye rağmen ağabeyini kurtarabileceği umuduyla “Ağabey, tek bir kelime söyle de seni kurtarsınlar.” dediğinde Seyyid Kutub, “Benden, batıldan merhamet dilenmemi isteme.” karşılığını verecekti. 

Seyyid Kutub, Mısır’da idam mahkûmlarına giydirilen kırmızı elbisesi ile infaz alanına getirildiğinde, görgü tanıklarının aktardığı en dikkat çekici detay ise yüzündeki olağanüstü sükunet ve tebessümdü. Rejim; Kutub’un cenazesinin devasa bir protesto gösterisine, kabrinin de türbeye dönüşebileceğinden korkarak naaşını ailesine teslim etmemişti. Gizli bir mezarlığa, ismi belirtilmeden defnedilen Seyyid Kutub’un mezar yeri, günümüzde bile resmen açıklanmasa da Kahire yakınlarındaki Mukattam Dağı bölgesinde, cezaevi yakınında bulunan isimsiz (numaralı) mahkum mezarlığında olduğu halk arasında yaygın bir görüş halinde. 

SEYYİD KUTUB’DAN…

İlahi hakimiyet, insan menşeli hiçbir güce yer bırakmaz. İnsanlar sadece Allah’ın emirlerini yerine getirmekle yükümlü olup O’nun kulları olmaları bakımından tamamen eşittir, hiç kimse diğer insanlar üzerinde tahakküm hakkına sahip değildir. Müslüman toplum, sadece Allah’a kul olup hayatını O’nun hükümlerine göre düzenleyen insanların oluşturduğu toplum; cahiliye toplumu ise İslâm inancı, düşüncesi ve değer hükümlerinin, hukuk, ahlak ve davranış kurallarının hakim olmadığı toplumdur. 

Batı’nın medenilik iddiası asılsızdır, insani değerler ve ahlak bir toplumun varlığını ayakta tutan üstün değerler olunca o toplum medeni hale gelir ki bu da ancak İslam toplumuyla mümkündür. Bugün İslam’ın zayıflığı gibi görünen durumun sorumlusu İslam değil Müslümanlardır. Bu sebeple İslam’ın reforma ihtiyacı yoktur, Müslümanların din karşısındaki tutumlarını düzeltmelerine ihtiyaç vardır. 

Cihad sadece bir savunma savaşı değildir; beşeri sistemlerin tahakkümün kurtulup Allah’ın hakimiyetini kurmak için yürütülen dinamik ve kesintisiz bir özgürleştirme hareketidir. 

Cahiliye toplumundan zihnen ve ahlaken kopmuş, yeni bir toplum inşa etmek üzere organize olmuş adanmış bir ‘öncü Müslüman grubun’ yetişmesi şarttır. 

İslam, sadece bireysel vicdani ibadetlerden ibaret değildir; siyasetten ekonomiye, hukuktan sosyal hayata kadar her alanı düzenleyen eksiksiz bir hayat nizamıdır.

Tevhid inancı (La ilahe illallah) sadece zihinsel bir tasdik değil, yeryüzündeki tüm sahte otorite, tağut ve beşeri iktidarlara karşı bir başkaldırı ve reddediştir. 

Kur’an-ı Kerim, teorik bir bilgi kaynağı veya felsefi bir metin değil; bizzat pratik hayatın ve mücadelenin içindeyken uygulanacak bir ‘hareket haritası’dır.