Güven ve barışın merkezi: Mekke-i Mükerreme

Mekke-i Mükerreme, tarihi boyunca devletler arası diplomasiye ev sahipliği yapmış önemli bir merkez olmuştur. Ümit Yenişehirli, İslam’ın doğuşundan bu yana barış ve güvenin sembolü olarak kabul edilen şehirle ilgili "Güven ve barışın merkezi Mekke-i Mükerreme" yazısını Ensonhaber takipçileri için kaleme aldı.

Ensonhaber Ensonhaber
Güven ve barışın merkezi: Mekke-i Mükerreme
Ensonhaber'i Google'da haber kaynağınız olarak ekleyin

Tarih boyunca, bölgedeki toplum ve yönetimlerin merkezinde yer alan, İslam’ın neşetiyle birlikte de Müslümanların gözbebeği bir şehre dönüşen Mekke, köklü yönetim tecrübesiyle devlet ve toplumların hayatında büyük etkilere yol açan diplomatik kararlara ev sahipliği yapmıştı. Böylece kabile, krallık ve devletler açısından bir diplomasi havzası da olan Mekke, geçtiğimiz günlerde bu tarihsel misyonuna yeni bir halka daha ekledi. Bu gelenekte son imza; Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında çok taraflı bir askeri ve siyasi caydırıcılık zemini sağlayan Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile atıldı. 

MEKKE BARIŞ İÇİN HER ZAMAN BİR MERKEZ OLDU 

TDV İslam Ansiklopedisi’nin ilgili maddelerinde, Mekke’nin bu doğrultudaki tarihsel özellikleri kapsamlı bir biçimde anlatılmakta. Mekke-i Mükerreme; Kabe-i Muazzama’nın varlığı, coğrafi konumu ve hem dinler tarihi aksı hem de Asya-Afrika-Avrupa ticaret yollarının kesişim noktasında bulunması gibi sebeplerle asırlar boyunca bir tarafsızlık ve emniyet merkezi olmuştu. 

Yahudiliğin Hayber ve Yemen coğrafyalarında etkin olduğu çağlarda Mekke, ticaret emniyetini ön plana çıkaran paktlara imza atılan bir şehir devletiydi. Bu doğrultuda, MÖ 1. yüzyılda Mekke-Himyer Anlaşması imzalanmıştı. Anlaşma, Yemen’de Yahudiliği kabul eden Himyer Krallığı ile Mekke’deki Kureyşiler arasında, Baharat Yolu üzerindeki kervan güvenliğini sağlamak amacıyla saldırmazlık ve vergi muafiyetini hüküm altına alıyordu. 

KUREYŞ SURESİ’NDE ALLAH’IN NİMETİ OLAN HUZUR ANLATILMAKTA 

Mekke, Hristiyanlık sonrası da bölge için önemli ahitlere sahne olmuştu. Cürhüm ve Kureyş kabileleri, Hristiyanlarla “eman anlaşmaları” yapmıştı. Mekke’nin muhafızlığını üstlenen önce Cürhümlüler, ardından da- Peygamber Efendimizin (sav) soyundan- Kureyşlilerce Hayber, Teyma ve Fedek gruplarıyla imzalanan anlaşmalarla kervan yağmaları önlenmişti. 

Bu tür anlaşmaların da etkisiyle Kureyş toplumunda yaşanılan huzur ve güven ortamına, Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in Kureyş Suresi’nde de işaret buyrulmuştu. Surede, Cahiliye şartlarında bile Allah’ın bir nimeti olarak Mekke sakini Kureyşlilerin güvenlik, ticarî kolaylık ve zenginliklerden istifade ettikleri anlatılmaktadır. Allahu Teala, bu sureyle Kureyş’e olan ihsanlarını hatırlatarak, Peygamber Efendimizin risaletinin henüz ilk zamanlarında, Kureyşlileri şirki terk edip, yalnız kendine kulluğa davet etmektedir.

HZ. PEYGAMBER’İN DEDELERİNDEN BARIŞ ANLAŞMALARI 

MS 4. ve 7. yüzyıllar arasında Bizans ve Habeşistan gibi Hıristiyan güçler döneminde de Mekke, bir diplomasi merkeziydi. Mekke anlaşmalarında, büyük dedelerinden Abdümenaf bin Kusay döneminde olduğu gibi yine Peygamber Efendimizin soylu ve köklü ailesine mensup isimlerin önemli rolleri olmuştu. Hz. Peygamber’in büyük dedesi Haşim bin Abdümenaf önderliğinde Bizans ve Habeşistan Hristiyan krallıklarıyla yapılan anlaşmalar, Mekkeli tüccarlara, Afrika ve Suriye hattında serbest ve güvenli ticaret hakkı tanımıştı.  

EBREHE’YE KARŞI TAKTİKSEL BİR ANLAŞMA  

Abdümenaf’ın torunu, Resulüllah’ın dedesi, Mekkelilerin önder isimlerinden olan Abdülmuttalib de Mekke ve çevresi için önemli bir anlaşmaya imza atmıştı. Yemen Valisi Hıristiyan Ebrehe, Kabe’deki dini toplanmaları engellemek ve böylece Mekke’nin cazibe merkezi oluşunu ortadan kaldırmak hayaliyle bölgeye bir saldırı düzenlemişti. 

Ebrehe, fillerle güçlendirdiği büyük ordusuyla Kabe yakınlarına gelmişti. İşgalci ordunun büyüklüğünü gören Abdülmuttalib; can kaybını önlemek, şehri çatışmasız kılmak ve sivil mülkiyeti koruyabilmek için taktiksel bir anlaşma hazırlamıştı. Ebrehe, Abdülmuttalib’den anlaşma hükümlerini dinlediğinde kibirle, “Ben Kabe’yi yıkmaya gelmişken, sen develerinin derdindesin.” demişti. Abdülmuttalib ise ona şu cevabı vermişti:

“Ben ancak develerin sahibiyim, Kabe’nin de elbet bir sahibi var, onu O korur.”

Gerçekten de Ebrehe, ordusu ve filleri, Mekke’ye girmek üzereyken, önce filler bulundukları yere çöküp, ne yapılırsa yapılsın ilerlemez olmuştu. Sonrasında ise ordunun üzerine bölük bölük kuş akını başlamıştı. Ebabil kuşları, taşıdıkları taşlarla orduyu perişan etmişti. Bu taşlar, kime isabet ediyorsa bedenini delip geçiyordu. Vali Ebrehe de aynı akıbete uğramış, bunun üzerine ordusundan firar edip, büyük zorluklarla Yemen’e varabilmiş ancak burada büyük acılar içinde, vücudu çürüyerek ölmüştü. Tarihe “Fil Vakası” olarak geçen bu olay, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, Fil Suresi’nde şöyle yer almıştı:

“Rabbin fil sahiplerine neler yaptı, görmedin mi? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine sürü sürü kuşlar gönderdi. O kuşlar, onlara pişmiş çamurdan taşlar atıyordu. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekin yaprakları gibi yaptı.”

CAHİLİYE ARAPLARINI BARIŞLA BULUŞTURAN ANLAŞMALAR

Mekke, İslam’a doğru gidilen asırlarda da yine önemli, yine huzur ve güven sağlayan anlaşmalara ev sahipliği yapmıştı. Bu çerçevede, Hıristiyanlarla yapılan ahitlerle Arap Yarımadası’nın ana Hristiyan merkezindeki Necranlı tüccarlarla Mekkeliler arasında emniyetli bir biçimde ticaret yapmanın şartları sağlanmıştı. 

İslam öncesi dönemde, Kureyş kontrolündeki Mekke’de, kabileler arası çatışmaları dizginlemek ve şehirdeki asayişi korumak adına, sözleşmelerle insan hakları tarihinin ilk örneğinin adımları da atılmıştı. İtibarlı oluşundan dolayı Kabe hizmetlerinin görülmesi hususunda kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkları çözmek ve genel asayişi sağlamak amacıyla Hilfü’l-Fudul (Erdemliler Topluluğu) oluşturulmuştu. Bu ittifakın protokolüne göre, “Mekke’de uğranılan her haksızlığa karşı mağdurun yanında durulacağı" ilkesi esasa bağlanmıştı. Gençlik döneminde Hz. Muhammed’in (s.a.v) de üyeleri arasında yer aldığı bu heyet, uzun yıllar boyunca bölgede güven ve huzurun garantisi olmuştu. 

İSLAM DEVLETİ’NE GİDİLEN YOLDA BİATLAR

İslamiyet’in doğuşu ve yayılış sürecindeki Mekke merkezli mutabakatlar ise sadece bölgesel dengeleri değil, dünya tarihinin akışını değiştiren politik belgeler haline gelmişti. Medine İslam Devleti’nin temellerinin atıldığı I. ve II. Akabe Biatları (MS 621-622), Mekkeli müşriklerin Müslümanları ilk kez meşru bir siyasi muhatap olarak tanıdığı Hudeybiye Antlaşması (MS 628), askeri mahiyeti baskın Bey’atürrıdvan Ahitleşmesi (MS 628) bu kapsamdaki önemli siyasi antlaşmalar olarak tarihe geçmişti. 

Mekke, Osmanlı İmparatorluğu sonrası dönemde, Suudi Krallığı çatısı altında, İslam dünyasının kriz anlarında da tarafları bir araya getiren nihai arabuluculuk makamı niteliğini korumuştu. Osmanlı’nın ardından Mekke Şerifi Hüseyin ile Suud hanedanı arasındaki hakimiyet mücadelesini noktalayan Mekke Anlaşması (1926), İslam İşbirliği Teşkilatı çatısı altında Mekke’de toplanan Iraklı Sünni ve Şii din alimlerinin mezhep odaklı iç savaşı ve kan dökülmesini haram ilan ettikleri Irak Sünni-Şiî Barış Anlaşması (2006), Filistin’deki iç çatışmaları sonlandırmak amacıyla Hamas ve El Fetih liderlerini Kabe’de bir araya getiren Filistin Mutabakatı (2007) yakın tarihlerdeki bu anlaşmalardan birkaçıydı.