Birbirlerini TV kanallarından takip ediyorlar

Bu aile birbirlerinin sağlığını ancak TV kanallarından takip edebiliyor, özlemlerini de öyle giderebiliyorlar..

Birbirlerini TV kanallarından takip ediyorlar

Son olarak Zeynep'in Sekiz Günü filminde başrolde izlediğimiz Fadik Sevin Atasoy, iki usta tiyatrocunun kızı. Atasoy ocak ayında, babası Sönmez Atasoy'un kurduğu tiyatrodaki bir oyunda onunla birlikte rol almak üzere New York'a uçacak.. Fadik Sevin Atasoy, son zamanlarda Mahsun Kırmızıgül'ün ses getiren filmi Beyaz Melek ve bağımsız film Zeynep'in 8 Günü'nde çıktı karşımıza. Ayrıca onu bir süredir Reşat Nuri Güntekin'in Dudaktan Kalbe romanından uyarlanan dizide de izliyoruz. Ancak bütün bunlar Atasoy için yeni değil. Onun ömrü bebekliğinden beri sahnelerde, kulislerde geçmiş. Annem dizisinde Musa Bayrı'nın annesi Emine'yi canlandıran annesi Emel Göksu ile Kurtlar Vadisi'nin Halo'su olan babası Sönmez Atasoy, iki usta tiyatrocu. Konservatuvar yıllarında tanışıp, bir süre sonra da evlenmişler. Şimdi ayrılar ama ortak noktaları, onların sayesinde tiyatro kulislerinde büyüyen ve küçük yaştan itibaren oyunculuk yapan kızları... Fadik Sevin Atasoy adını, babasının yazdığı Fadik Kız adlı radyo oyunundan almış. Geçtiğimiz günlerde genç oyuncunun, babasının Amerika'da kurduğu tiyatroda onunla birlikte iki kişilik bir oyunda oynayacağını da öğrendik. Ve bu vesileyle anne-baba-kız'ı bir araya getirelim dedik. Ancak iş koşturması içinde birbirlerini görmeye pek vakit bulamadıkları ve Emel Hanım Ankara'da yaşadığı için sadece baba ile kızı bir araya getirebildik. İkisi ocak ayında New York'a doğru yola koyulacaklar...

- Öncelikle Amerika'da tiyatro kurma hikâyenizi dinleyebilir miyiz?

- Sönmez Atasoy: 2005 yılında, oradaki Türkler tarafından New York'a davet edildim, tanışmak için. Ben de öyle kuru kuruya gitmek istemedim. Tek kişilik bir oyunum vardı kendi yazdığım, Kendi Gökkubbemiz diye. 10 yıl geçmişti oynamayalı, fakat hızla hazırlandım ve onlara "Ben bir oyunla geliyorum," dedim.

- Amerika'daki bu Türkler kimler, sizi neden davet ettiler?

- S.A: Bir gün Kurtlar Vadisi'ne New York'tan İbrahim Yazıcı adında bir oyuncu geldi. Çekimde tanıştık. New York'ta tiyatroyla ilgili neler yaptığını anlattı. Çok hoşuma gitti. O New York'a gittikten sonra benden bahsetmiş. "Gelsin bizim misafirimiz olsun, ağırlayalım," demişler. Orada müthiş bir Türk birlikteliği var. Oyun için afiş bile hazırladılar. Broadway'de bir tiyatro kiralamışlar. Birinci temsili Brodway'de verdim. Benim geleceğimi duyan, diğer eyaletlerden Türkler de oyunu görmek istemiş. Toplam beş ayrı yerde beş ayrı temsil verdim. Amerikalılar da izledi. Ben de o kabare işi yapan çocukları daha yakından tanımış oldum, müthiş yetenekliler.

ÖN ÇALIŞMA OCAKTA

- Sonra...

- S.A: Döndüm geldim. Ama aklım onlarda kaldı. "Ne yapıyorsunuz?" diye sordum, bir şey yapamıyorlar. Dediler ki "Abi sen bizi çekip çevirirsen biz burada her şeyi yaparız." Sonra Fadik'e haber verdim, o da "Baba beraber gidelim," dedi. Fakat geçen sene filme girdi, son dakikada biletini iptal ettik, ben gittim ama. İşe bir resmiyet kazandırmak gerekiyordu çünkü. Amerikan Türk Federasyonu Başkanı Atilla Kat var. Benim ikinci kez geldiğimi duyunca yemek yediğim restorana geldi. Dedim "Allah gönderdi seni. Şunu yapmak istiyorum...", "Harikasın. Burada bunca yıldır yaşayan sanatçılar var ama bir araya gelip böyle bir şey yapmadılar," dedi. Ve Kat'ın yol göstermesiyle resmi olarak tiyatro kuruldu: Art Society of New York (New York Sanat Topluluğu). Başkanı benim. Ocakta gittiğimizde resmi üye kayıtlarını da gerçekleştireceğiz. Nasrettin Hoca Bir Gün... diye bir oyunum var. Onu Fadik'le oynayacağız.

- Peki şimdi siz gideceksiniz, ne kadar oradasınız, bir plan var mı?

- S.A: Ocağın ikinci haftasında tiyatronun bir ön çalışmasını yapacağız. Haziranda aynı oyunla tekrar gidebiliriz ya da onlarla bir oyun da çıkarabiliriz. Ona bakacağız. Ve bu kurumsallaşacak. İlla benim olmam şart değil, arkadan gürül gürül insanlar geliyor.

- Yılın yarısını orada, yarısını burada mı geçireceksiniz?

- Fadik Sevin Atasoy: Öyle bir şey değil bu. Bir uçağa bakar. Dünya çok küçük artık. Benim için işimi yaptığım, oyun oynadığım yer evim oluyor. Benim çocukluğum zaten turnelerde geçti, babam öyle alıştırdı ki beni, oturmak batıyor bana. Üstümü kulislerde, altımı piyanonun üstünde değiştirirlermiş. Benim için normal olanı bu zaten, başka türlüsünü bilmiyorum.

- S.A: "Evde kal," desek sanki kalır mıydın? Oyuncu olacağı çocukluğundan belliydi.

OYUN GÜNÜ DOĞMUŞ

- Siz o dönem hep eşinizle birlikte mi çalışıyordunuz?

- S.A: Tabii.

- Tiyatro dışında neler yaptınız?

- S.A: Ben aslında televizyonun ilk siyah-beyaz döneminde de popüler bir adamdım. 1974-75'te... Benim pek merakım yoktu ama yine de epey iş yaptım. Ben tiyatroyu seviyordum. Konservatuvarda yüksek lisans yaptıktan sonra Devlet Tiyatroları'na başladım. Dört yıl sonra da hoca oldum. Cüneyt Gökçer'in asistanı olarak... O zamandan beri hocalık sürüyor. Fadik'in doğduğu gün de ilk defa rejisör olarak bir oyun sahneye koymuştum. Telgraf gelmiş, bana vermiyorlar ki oyun bitsin önce. Biz o sıra Emel'le İzmir Devlet Tiyatrosu'ndaydık. Fadik, Ankara'da doğdu.

- Ne zaman evlenmiştiniz?

- S.A: Okulda tanışmıştık ama benden iki sınıf aşağıdaydı. Bir sene okudu, sonra İngiltere'ye gitti. Okul sırasında bir ilişkimiz yoktu. Yıllar sonra, o İngiltere'den döndükten sonra tesadüfen karşılaştık, öyle ilerledi. Fadik Sevin Atasoy'un, Ankara Devlet Tiyatrosu sanatçısı olan annesi Emel Göksu'yu şu sıralar Annem dizisinde izliyoruz. Göksu daha önce Ferhunde Hanımlar, Ah Be İstanbul gibi diziler ile Abdullah Oğuz'un Mutluluk filminde de yer almıştı. Bizim Evin Halleri dizisinde anne-kız birlikte rol almışlardı.

- Annenizle nasıl bir ilişkiniz var?

- F.S.A: Babamla nasılsa annemle de aynı.

- Pek sık görüşemiyorsunuz ama anladığım kadarıyla...

- F.S.A: Birbirimizi kanallardan takip ediyoruz. Can Yücel'in şiirindeki gibi. Der ya, 'Atlas'tan takip ederdim babamın gittiği yerleri,' diye. Açıyorum Kurtlar Vadisi'ni, bakıyorum babam iyi görünüyor, sağlıklı. Şimdi anneme bakayım diyorum, Annem'e bakıyorum annem de iyi.

- Ayrı yaşıyorsunuz değil mi?

- F.S.A: Evet, üçümüz de ayrı yaşıyoruz. Üçümüz de ayrı yönde ama aynı yöne bakarak yaşıyoruz. - Nasıl bir çocukluk yaşadınız Fadik Hanım?

- F.S.A: Dünyanın en eğlenceli zamanıydı. Tiyatroda geçiyordu ömrüm, bütün provalara giriyordum.

- S.A: Rejisör özel olarak çağırıyordu.

- F.S.A: Bütün oyunları ezbere biliyordum, replik unutan olunca sufleyi ben veriyordum. İlk kez de babamın yönettiği Teneke oyununda oynadım, dört yaşında.

- Peki sonra neler oldu?

- F.S.A: Sonra Ankara'ya yerleştik. İlkokulda yine Devlet Tiyatroları'na gidip geliyordum. Arada bir çocuk tiyatrosunda oynadım. Sonra Radyo Çocuk Kulübü'ne girdim. Çocuklarla Başbaşa programını yapıyorduk orada. Sözleşmeye parmak basıyordum, sonra cumaları gidip maaşımı alıyordum, aldığım maaşı da oyuncağa yatırıyordum. Tam TRT binasının karşısında bir oyuncakçı vardı, orayı bayağı bir zengin ettim yani. Sonra televizyona geçtim. Babam o sırada televizyonda seslendirme yapıyordu. Uzun Çoraplı Pippi gibi dizilerde birkaç seslendirme yaptım ama ekranın önüne geçirmek istediler beni. Ahmet'in Günlüğü'nde başladım oyuncu olarak çalışmaya. Altı-yedi yaşlarındaydım. Sonra bir gün Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı yaptım, canlı yayında Halit Kıvanç'la.

- S.A: Evet, o da bana sürpriz oldu. Bir 23 Nisan, baktım Fadik TBMM'nin riyaset kürsüsünde Meclis'i açıyor.

- F.S.A: Ardından ortaokul lise başladı. Ara verdim tabii o dönem. Üniversitede artık bir seçim yapmam lazımdı. İtalyan Dili Edebiyatı bölümüne başladım önce.

- S.A: Dile karşı müthiş yatkınlığı vardır.

- F.S.A: İngilizce, Almanca, İtalyanca, Bulgarca biliyorum.

- Almanca'yı nerde öğrendiniz?

- F.S.A: Seçmeli dersimdi. Bir de yazları Almanlarla çok çalıştım ben, animasyon yapıyordum, üniversitede harçlığımı çıkarmak için. İtalyan edebiyatını da, sırf başka bir şey yapabilir miyim diye görmek için okudum. Ve evet, yaparmışım ama tiyatroyu sevdiğim kadar severek yapmazmışım. Sahneye çıkanları kıskanıyordum artık, niye ben alkışlanmıyorum diye. Ve bir gecede karar verdim, Bilkent Üniversitesi koservatuvarına girdim. Bir de inat ettim, burslu kazanacağım dedim, kazandım. Dört yıl lisans, iki yıl mastır yaptım. - Birbirinizi nasıl buluyorsunuz oyuncu olarak, eleştirir misiniz mesela?

- S.A: Hayır. Ama karşılıklı kültür alışverişi konusunda, birbirimizi çok şiddetle bilgilendiririz.

- F.S.A: Babamla kitap okuruz mesela aynı odanın içinde, en çok hoşuma giden o oluyor benim. "Baba burada bir kelime var, nedir?" diyorum. Babam bir başlıyor anlatmaya, derya, o kelimenin içinde bir buçuk saat kayboluyoruz.

- Siz ailece dizilerde oynuyorsunuz. Nasıl değerlendiriyorsunuz televizyon dizilerinin bugünkü durumunu?

- S.A: Çok iyi bir teknik kadro, çok iyi genç rejisörler yetişiyor. Ben bugüne kadar Kurtlar Vadisi nasıl çekiliyor, nasıl yayına yetişiyor, 60. bölümdeyim daha hala akıl erdiremedim. Delicesine bir sinerji ve bunlardan geriye çok hoş insanlar kalıyor. Yani Türk sinemasını yapacak insanlar yetişiyor.

- Fadik Hanım, bir röportajınızda "Dünya sinemasında Türk kadınının hak ettiği portreyi çizmek istiyorum," demişsiniz.

- F.S.A: Ben başka bir şey söylüyorum, onlar başka bir şey yazıyor. Benim derdim şu, bana dediler ki "Yurtdışında film yapmak istiyor musunuz?" Ben de dedim ki, "Yurtdışında bir iş yapacaksam, bunu onların bir hikâyesini anlatarak değil, kendi hikayemle, kendi rejisörümle, kendi senaristimle, kendi sanat yönetmenimle gidip yapmak isterim. Dolayısıyla da başka birinin hikayesindeki bir kadını oynamaktansa bir Türk kadınının hikâyesini sunmayı tercih ederim." Ben iddia ediyorum, bundan beş sene sonra Türk sineması kendi parmak izini dünya sinemasına basacak. Çünkü burada bakir bir sinematografi var. Bu toprağa elini soksan milyon tane hikaye var. Yeter ki kendi hikâyemizi evrensel bir dille anlatmayı başaralım. Güney Amerikalılar bunu yaptılar mesela. Güney Kore de öyle.