Mesele kedi köpek değil; aile ile çocuklardan kurtulmak

Evcil hayvan sevgisinin ötesinde, ailenin işlevsizleştirilmesi ve çocuk sahibi olmanın yük gibi sunulduğu bir sorunla karşı karşıyayız. Bu durum, bir beyaz eşya firmasının anneler günü dolayısıyla yayınladığı reklamla daha belirgin hale geldi.

Senem Uluhan Senem Uluhan
Mesele kedi köpek değil; aile ile çocuklardan kurtulmak

Toplumsal yapıda köpeklerin çocuklarla neredeyse her alanda eşitlenmesi yönünde güçlü bir eğilime şahit oluyoruz. Bu durumun bazen sosyolojik bir mühendislik ürünü olduğu ya da modern insanın yalnızlaşmasıyla bir ikame ilişkisine dönüştüğü tartışılıyor. Psikiyatrist Prof. Dr. Veysi Çeri, bu sürecin insan ve toplum üzerindeki etkilerini  ensonhaber.com’a değerlendirdi.

İNSANLARDA BİYOLOJİK DEĞİŞİMLERİ TETİKLEYEBİLİR

İnsani bağların yerini evcil hayvanlarla kurulan bu denli yoğun bir aidiyetin almasını ve bu 'normalleşme' sürecinin insan psikolojisi ile toplumsal dinamikler üzerindeki etkilerinin üzerinde durulması gerektiğini ifade eden Psikiyatrist Veysi Çeri, klinikte her geçen yıl bu dinamiği daha belirgin gözlemlediğine dair şu ifadeleri kullandı:

“İnsanın hayvanlarla kurduğu bağ bir gerçekliktir ve köpekler de binlerce yıllık süreciyle insan sosyal nörobiyolojisine neredeyse "entegre" olmuş türlerdir. O kadar ki hayvanlarla yakın ilişkinin insanlarda biyolojik değişimleri tetikleyebildiğini biliyoruz.

Oksitosin salınımı, güven ve aidiyet hissi açısından bu ilişki fizyolojik düzeyde son derece gerçektir. Dolayısıyla "hayvan sevgisi"ni başlı başına patolojik bir olgu olarak konumlandırmak hem bilimsel hem de etik açıdan sorunlu olur.

Ancak durumun asıl işaret ettiği mesele bu değil. Sorun, ilişkinin niteliğinden çok toplumsal bir dönüşüm ve ikame dinamiği aracı olup olmadığı.”

ÇOCUKSUZLUĞU TERCİH EDEN BİR KUŞAK EVCİL HAYVANA YATIRIM YAPIYOR

Konuyu psikiyatrik perspektiften üç katmanda değerlendiren Prof.Dr.Veysi Çeri şu ifadeleri kullandı:

“Birincisi, bireysel psikoloji düzleminde: Modern kentli insan giderek daha fazla "güvenli bağlanma açığı" yaşıyor. Ebeveynlik korkusu, ilişki yorgunluğu, ekonomik baskı ve kronik yalnızlık bu açığı derinleştiriyor. Köpek ilişkisi ise simetrik olmayan, yani reddedilme, terk edilme, karşılıksız kalma riski son derece düşük bir bağlanma nesnesi sunuyor. Bu, nesne ilişkileri teorisi açısından anlamlı bir ikame işlevi görebilir. Kısa vadede işlevsel, uzun vadede ise bireyin insan ilişkilerindeki tolerans kapasitesini ve çatışmayı işleme becerisini köreltme riski taşıyor.

İkincisi, toplumsal dinamikler düzleminde: "Köpeklerin çocuklarla eşitlenmesi" ifadesi aslında birden fazla olgunun üst üste binmesini tanımlıyor. Bunlardan biri çocuksuzluğu tercih eden bir kuşağın evcil hayvana yatırım yapması; diğeri ise ebeveynlik rollerinin simgesel olarak hayvana transfer edilmesi.

Bu ikincisi, doğurganlık kararlarını etkileyen makro sosyolojik değişkenlerden bağımsız düşünülemez: yaşam maliyeti, kariyer baskısı, iklim kaygısı, kurumsal güven erozyonu. Dolayısıyla fenomeni salt bir "mühendislik" olarak değil, birçok koşulun bireysel rasyonalizasyona dönüşmüş çıktısı olarak okumak daha analitik bir tutum olacaktır.

Üçüncüsü, "normalleşme" süreci üzerine: Her toplum, duygusal yatırım için meşru nesneler tanımlar; bu tanım tarihsel ve kültürel olarak değişkendir. Sorun normalleşmenin kendisinde değil, bu normalleşmenin arkasında ne olduğunu sormayı kesmekte.”

Psikiyatrist Veysi Çeri, klinikte şahit olduğu durumu şöyle ifade ediyor:

“Evcil hayvanını kaybeden hastalar, birçok beşeri kayıptan çok daha ağır yas süreçleri yaşıyor. Bu, ilişkinin derinliğini değil, o ilişkiye yüklenen duygusal yükün yoğunluğunu ve çoğu zaman başka yerlere yerleştirilememiş bağlanma enerjisini gösteriyor.”

İnsan-hayvan bağını romantize etmek kadar patolojize etmenin de hatalı olduğuna değinen Çeri, şu soruları sormanın kıymetli olduğuna değiniyor:

“Bu ilişki bireyin insan topluluklarına katılımını, beşeri sorumluluk kapasitesini ve nesiller arası bağını zenginleştiriyor mu, yoksa bunların yerine mi geçiyor? Birincisi bence sağlıklı; ancak ikincisi, toplumsal ve bireysel düzeyde bir kırılganlık sinyali olarak değerlendirilmeli.”

İNSAN NESLİ CİDDİ BİR DURAKLAMAYLA KARŞI KARŞIYA

Prof. Dr. Veysi Çeri, "Mesele kedi köpek değil; aile ile çocuklardan kurtulmak" şeklindeki X paylaşımının, tartışmanın yüzeyinin altındaki gerçek sorunlara dikkat çekmek amacıyla kasten provoke edici bir çerçevede yaptığını şöyle detaylandırdı:

"Mesele kedi köpek değil" derken hayvan sevgisini hedef almıyordum. Hayvan sevgisi insani ve meşrudur. Hedef aldığım şey, belirli bir söylemin bu sevgiyi bir ideolojik pozisyona araçsallaştırması. Aile ve çocuğun "zorunluluk", "kısıtlama", "kimliği yutan yük" olarak kodlandığı; evcil hayvanın ise "koşulsuz özgürlük" ve "modern birey kimliği" olarak sunulduğu bir çerçeve.

Ki bu çerçevenin dayatması sonucunda bugün insan nesli ciddi bir duraklama hatta azalma ile karşı karşıya. Her ne kadar bizler insan türünün geleceği güvende hissetsek de gerçekte hiç de öyle değildir. İnsan türünde üremenin çok ciddi bir azalması sadece bir iki nesil içinde bile insan türünün yeryüzünden silinmesine yol açabilir.

Toplum olarak bunun farkında olarak hareket etmemizin çok zor durumlarda bile türümüzün varlık bayrağını elimize tutuşturan insanlık ailesine borcumuz olduğunu düşünüyor, bu sorumlulukla hareket etmeye çalışıyorum.”

Çeri , 'Çocuksuzlaştırma' ve aileyi zayıflatma eğiliminin arkasındaki temel motivasyonu şu şekilde değerlendiriyor:

“Kültürel mühendislik meselesi konusunda dikkatli olmak gerekiyor. Tamamen "birileri planlıyor" tezine sığınmak hem epistemik hem siyasi açıdan riskli. Ben daha çok şunu söylüyorum: Belirli çıkarlar, belirli anlatıları besliyor; bu anlatılar kurumsal ve medyatik güçle pekişiyor; sonuçta bir "ortak akıl" oluşuyor.

Bu süreci tamamen koordineli bir komplo olarak değil, çıkarların kendiliğinden hizalanması olarak okumak daha isabetli olur diye düşünüyorum. Ancak gerek iklim krizi üzerinde insan nüfusunun tartışmaya açılmış olması gerekse de aile kurumuna aynı merkezden adeta savaş açılmışcasına müdahalelerin olması bilinçli bir konsolidasyonun olabileceği yönünde de beni ciddi ciddi düşünmeye sevk ediyor.”

İDEOLOJİK YORUM DEĞİL, İSTATİKSEL GERÇEKLER

Demografik projeksiyon son derece nettir diyen Veysi Çeri, şöyle detaylandırıyor:

“Doğurganlık hızının yenileme eşiğinin altında seyrettiği toplumlarda yaşlanan nüfus, daralan aktif iş gücü, büyüyen bakım ekonomisi ve azalan sosyal sermaye kaçınılmaz sonuçlardır. Bunlar ideolojik yorum değil, istatistiksel gerçeklerdir.

Ancak asıl derin mesele sayısal değil. Aile; çatışmayı tolere etmeyi, ötekine bağımlı olmayı, kontrolü bırakmayı, kırılganlığı kabul etmeyi öğrettiğimiz birincil okuldur. Bu okul zayıfladığında yerine geçecek bir kurum mevcut değildir. Devlet bakımı, terapi, topluluk ağları bunları kısmen karşılayabilir; ama nesiller arası organik bağı hiçbir şey ikame edemez.”

DÜŞME İHTİMALİ BOYUN EĞDİRMEK İÇİN YETERLİ

Sosyal medyanın çocuklar ve gençler özelinde topluma yeni normaller dayattığına dair şu ifadeleri kullandı:

“Açık konuşmak gerekirse, bu sürecin belirli boyutları son derece işlevsel sonuçlar üretiyor. Şöyle ki;

İklim söylemi bugün tartışmasız bir ahlaki otorite kazandı. Ancak asıl sormamız gereken soru şu: Bu söylem kimin elinde, hangi amaçla ve nasıl kullanılıyor?

İklim krizi bazı gerçek fiziksel veriler içeriyor. Bunu inkâr etmiyorum. Ancak bu verilerin üzerine inşa edilen politik ve kültürel çerçeve, bilimin çok ötesine geçiyor. Ve bu çerçeve son derece seçici biçimde işliyor: Karbon ayak izi hesaplamalarında bireysel tüketimden çok doğurganlık kararları öne çıkarılıyor.

"En çevreci karar çocuk sahibi olmamaktır" söylemi, yönetici elit çevrelerde meşruiyet kazandı ve onlar eliyle adeta tüm dünyaya dayatılmaya başlanarak sosyal medya algoritmalarıyla milyonlarca gence ulaştı. İklim kaygısı da yeni nesillerin çocuksuzluk tercihinde bir gerekçe haline geldi.

Bu bir tesadüf mü?

Demokles'in kılıcı metaforu burada son derece yerinde: Kılıç her zaman düşmez. Düşme ihtimali, boyun eğdirmek için yeterlidir. İklim söylemi de benzer biçimde işliyor; sürekli bir varoluşsal tehdit atmosferi yaratarak bireyi belirli davranış kalıplarına yönlendiriyor. Bu kalıpların başında ise geleceğe yatırım yapmaktan vazgeçmek, yani çocuk sahibi olmamak geliyor.”

EVCİL HAYVAN ENDÜSTİRİSİNİN YÜKSELİŞİ: BİR TÜKETİM TRENDİNDEN DAHA FAZLASI

Psikiyatrist Veysi Çeri, eğer bir toplumda çocuk sahibi olma arzusu yapısal olarak bastırılıyorsa, bu arzunun bir yere akması gerektiğini şu ifadelerle detaylandırdı:

“İnsan psikolojisi boşluk tanımaz; bağlanma, bakım verme, anlam üretme ihtiyaçları ortadan kalkmaz, yalnızca yeniden yönlendirilir.

Sosyolojik literatürde bu süreç "duygusal ikame" veya "sembolik ebeveynlik" kavramlarıyla tartışılmaktadır. Ve son yirmi yılın kültürel üretimine baktığımızda, bu ikame kanallarının son derece sistematik biçimde beslendiğini görüyoruz.

Bunların başında evcil hayvan kültürü geliyor. "Fur baby", "dog mom", "pet parent" gibi kavramlar yalnızca sevimli sosyal medya trendleri değil; bağlanma enerjisinin bilinçli ya da bilinçdışı olarak yeniden yönlendirildiği kanallar.

Bu dilin ve bu kimliğin küresel medyada, reklamlarda ve popüler kültürde bu denli hızlı normalleşmesi dikkat çekicidir. Evcil hayvan endüstrisinin küresel ölçekte çocuk ürünleri pazarıyla yarışır hale gelmesi ise yalnızca bir tüketim trendi olarak açıklanamaz.”

Evcil hayvan ebeveynliği bu tablonun yalnızca en görünür parçası. Benzer işlevi gören başka örüntüler de dikkat çekici bir eş zamanlılıkla yükseliyor. Ayrıca tabloyu bütün olarak okumak gerektiğine değinen Psikiyatrist Prof.Dr.Veysi Çeri önemli bir detaya şu ifadelerle dikkat çekti:

“Bu örüntülerin hiçbiri tek başına anlamlı değil. Ancak hepsi birlikte, aynı dönemde, aynı demografiyi hedefleyerek yükseldiğinde ve her biri bağlanma enerjisini çocuk sahibi olmaktan uzaklaştıran bir işlev gördüğünde, soruyu sormamak entelektüel bir ihmal olur.

Bu kadar çeşitli, bu kadar eş zamanlı ve bu kadar işlevsel uyumlu bir ikame ekosistemi gerçekten kendiliğinden mi oluştu?

Cevabı kesin olarak bilmiyoruz. Ama soruyu sormayı bırakmak, tam da bu sistemin beklediği şey olabilir.”

Kaynak: Ensonhaber Haber Merkezi