Ümit Yenişehirli yazdı: Antik çağdan kalma bir ilkellik
Ünlü beyaz eşya markasının 'Anneler Günü' temalı reklam filmi gündemde büyük tartışmalara neden olurken Ümit Yenişehirli, bu tartışmalar üzerinden antik çağlardan günümüze 'annelik karşıtlığı' konusunu kaleme aldı.
Anneliği “değersiz” göstermeye çalışan medyatik üretimler giderek artıyor.
Reklam, filim, tiyatro, şarkı, klip, haber, yorum, STK eylemleri, sosyal medya akımları ve daha nicesiyle “Çocuk doğurmanın ağır yükü, kötü bir dünyaya çocuk doğurulmayacağı” gibi mesajlar, sürekli kitlelere boca ediliyor.
Çocuk doğurmak yerine de hayvan sevgisinin –özellikle de köpeğin- konulabileceği öneriliyor ve daha böylesi bi’ dolu sinsi saçmalıkla kafalar karıştırılıyor.
Durumun vahametini, giderek gerileyen doğurganlık istatistikleri de ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllardır ısrarla dile getirdiği “üç çocuk” çağrısı ise ne yazık ki beklenen ilgiyi görmüyor.
EVİN HANIMI DOĞURMAZ, KÖLE DOĞURURDU
Antik çağ toplumlarını inceleyen ansiklopedilerin ilgili maddelerinde yer alan bilgilere göre; annelik karşıtlığı, modern zamanların bir sapması olarak görülse de aslında insanlık tarihi kadar eski bir toplumsal hastalık. Kadını bir cinsel obje, salt zevk unsuru olarak gören anlayış, antik çağlara kadar uzanıyor.
Bu anlayışta da annelik, her zaman bir yük olarak değerlendiriliyordu. Babil ve Sümer toplumlarında üst sınıfa mensup kadınların bir bölümü için yasayla evli olup çocuk doğurmama hükmü bile düzenlenmişti. Bu kadınlar ticaret yapar, mülk sahibi olabilirlerdi. Koca eğer bir çocuk istiyorsa da “aile” bunu bir köle üzerinden gerçekleştirirdi.
Mısır dünyasında da annelik sorumluluğu yüksek, dolayısıyla kaçınılması gereken bir görev olarak addediliyordu. Uykuların bölünmemesi, emzirme konusu ve diğer gerekçelerle bebekler kölelere teslim edilirdi. Bu durum bazen o kadar ileri giderdi ki; çocuk, anneyle neredeyse hiç temas kuramazdı. Bu arada, antik Mısır’a dair yapılan kazılarda bulunan papirüslerde, çocuk bakımına dair neredeyse hemen hiçbir bilgiye rastlanmazken kadınlar için kırışıklık önleyici kremler, form koruma önerileri, saç bakım yöntemleri vb. ise bolca yer almaktaydı.

ÇOCUK, BABANIN VE DEVLETİN MALIYDI
Eski Yunan düşüncesinin önde gelen filozofları, insan biyolojisine ait cehaletlerinin de tesiriyle anneliği basit bir “kuluçka” anlayışıyla ele almaktaydı. Onlara göre, bebeğe ruhu, özü ve hatta formu veren erkekti; kadın sadece bu yeni insan için gerekli maddeyi sağlamaktaydı.
Kadının annelik fonksiyonunun önemsizliği, sadece felsefi boyutta kalmıyordu. Yunan kanunlarına göre çocuk, annenin değil, baba ve sitenin (şehrin) malıydı. Sparta’da, annelerden çocuklarını sevgiyle büyütmeleri değil, devlet için bir “savaş makinesi” olarak yetiştirmeleri isteniyordu. Çocuk yedi yaşına geldiğinde annesinden kopartılıyor ve devletin malı oluyordu.

ANNE EVE HAPSEDİLİR, GÜNLÜK HAYATTA FAHİŞELER VAR OLURDU
Atina’da anneler, eve hapsedilen bir hayata sahipti. Eşler, nadiren dışarı çıkarken “hetaira” adı verilen fahişeler ise eğitimli, özgür, zenginlik ve zevk dolu bir hayat sürerdi. Bu toplumsal gerçekten dolayı da normalde evlenip, çocuk yetiştirebilecek birçok genç kız, anneliği ayak bağı olarak görür, “ev hapsi”nden kaçmak için “hetaira” olmayı seçerdi.

ROMA’DA ANNELİK DEĞİL GÜZEL, BAKIMLI, ALIMLI KADIN OLMAK ÖNEMLİYDİ
Roma İmparatorluğu’nda da “güzel kadın fetişizmi” vardı. Özellikle varlıklı kesimlerde güzel, fiziği düzgün, fit kadın olmak için büyük bir çaba sergilenirdi. Bu doğrultuda kozmetik sektörü büyük gelişme göstermişti. Takma saçlar revaçtaydı. Giysiler, “kadınsılığı” ortaya çıkaracak kumaş cinsi, renk, desen ve kesimlerle yapılıyordu.
Bu toplumsal ortamda çocuk, bir “yük” olarak görülmekteydi. Üst sınıflar arasında annelik, kişisel konforu bozan bir külfetti. Bu yaklaşım, “emzirme reddi”ni gündeme getirmişti. Aristokrat kadınlar, emzirmenin fiziksel formu bozduğu düşüncesiyle sütanne tutar veya doğrudan kölelerinden uygun bir kadına bu görevi verirdi. Bu arada, sütanne tutmanın bir lüks göstergesi olması da bu eğilimi güçlendiren bir boyuttu.

SEZAR’DAN KADINLARA: SİZ HİÇ ÇOCUK DOĞURMAZ MISINIZ?
Antik Roma’da maddi zenginliğin, gösterişin ve sadece hazza odaklanmanın yol açtığı sapmalar, abartılı hayvan sevgisini de yaygınlaştırmıştı. Çocuk doğurmaktan kaçınan ya da doğursa da bakımını sütanne ve kölelere devreden Romalı varlıklı kadınlar, köpekler başta olmak üzer birçok hayvana aşırı ilgi göstermekteydi.
Köpekler, maymunlar, -hâttâ yılanlar– papağanlar, kadınların sokak gezmelerinde yanlarında bulunurdu. Bu hayvanlar süslenir, kıymetli taşlardan tasmaları, zincirleri olurdu. Ölen papağanına cenaze töreni düzenleyen kadınlar vardı. Roma İmparatoru Julius Sezar, bir gün Roma sokaklarında kucaklarında süslü köpek yavruları ve maymunlarla gezen, onları bebek gibi seven bir grup kadını görünce, “Sizin memleketinizde kadınlar hiç çocuk doğurmuyor mu?” demişti. Hiciv şairi Juvenalis de “Altın yataklarda yatan kadınlar nadiren doğum yapar.” diye yazmıştı.

DÖNEMİN MEDYASI TİYATRO, SÜREKLİ ANNE OLMAMAYI PARLATIYORDU
Antik çağ kadınlarını ruhsal ve zihinsel açıdan annelik karşıtı hale getiren anlayış, dönemin filozof, şair ve yazarlarının ürettiği fikirlerle oluşmaktaydı. Buna göre çocuk; gürültüsüyle ruhsal dinginliği (ataraxia), fiziksel etkileriyle beden güzelliğini (kalokagathia) ve bakım meşguliyeti ile özgürlüğü (lbertas) bozan bir faktördü. Dönemin medyası gibi çalışan tiyatrolar ile her türlü çılgınlık ve sefahata açık festivallerde de bu fikirler toplum üzerinde iyice yaygın hale getiriliyordu.

ÇOCUK, ÜRETİMİ ZORLAŞTIRAN BİR UNSUR OLARAK GÖRÜLÜYORDU
Avrupa toplumlarında Orta Çağ’a uzanan asırlarda da çocukların durumu fazla iyileşmese de milyonlarca ölüme yol açan veba salgını, büyük savaşlar gibi nedenlerle gene de nüfus kaybının giderilebilmesi için doğumların teşvik edildiği dönemler olmuştu. Bu görece iyileşme, bilim alanındaki gelişmeler ve ona koşut ilerleyen sanayileşmeyle birlikte ise tekrar tersine dönmüştü. Sanayi Devrimi sürecinde annelik, ekonomik üretim karşısında değersizleşen bir konuma düşmüştü.

ÇOCUKLAR BAKIMSIZLIKTAN ÖLÜYORDU
Kadınların fabrikalarda çalışmaya başlaması, hükümetlerin bu alandaki yasal düzenlemeleri, dönemin basınının bu eğilimleri desteklemesi, yazar çizer kesiminin “kadın özgürlüğü” adı altında çalışmalar ortaya koyması, kitlelerin zihinsel dönüşümüne katkı yapıyordu.
Çocuk bakımı giderek, “üretimi aksatan bir engel” olarak görülür olmuştu. Günümüzdeki, “Annelik kariyere engel” şeklindeki sakat düşüncenin temelleri de bu dönemlerde atılmıştı. Bu yıllarda, özellikle İngiltere ve Fransa’da bebeklerin bakımsızlığı ve anneliğin sadece biyolojik bir fonksiyon olarak görülmesi, çocuk ölüm oranlarını zirveye taşımıştı. Bu arada, anne babası bilinen çocukların bile yetimhanelerde bakılmak zorunda kalınması, dönemin yaygın uygulamalarından biri haline gelmişti. Ayrıca, aşırı üretim yapma baskısı, çocukların fevkalade olumsuz şartlarda çalışmak zorunda kalması gerçeğini de toplumların gündemine getirmişti.


