Ümit Yenişehirli yazdı: Babülmendep yabancımız değil
Ümit Yenişehirli, Babülmendep Boğazı'nın gizemli dünyasına bir bakış sunan, küresel enerji arzını etkileyen sıcak çatışmaların merkezinde yatan tarihin; uluslararası ilişkileri şekillendirdiğini anlattığı bir yazı kaleme aldı.
Kızıldeniz ile Aden Körfezi’ni bağlayan 32 kilometre uzunluğundaki Babülmendep Boğazı çevresinde tırmanan sıcak çatışmalar, dikkatleri bir kez daha küresel ekonominin en hassas güzergahlarından birine çevirdi. Bölgedeki güvenlik krizi; küresel enerji arzını, navlun maliyetlerini ve ticaret rotalarını altüst ediyor.
Peki, bugün dünya ekonomisinin kilitlendiği, uluslararası aktörlerin kriz merkezine dönüşen bu stratejik boğazın arkasında nasıl bir tarih yatıyor?
‘İLK HİCRET’İN GÜZERGAHI
İslam alemi ve özellikle Osmanlı torunları bizler için Babülmendep ne ifade etmeli? Bugün coğrafya, tarih, kültür ve inanç dışı aktörlerin sadece jeopolitik bir koz olarak gördüğü bu sular, bizim inanç evrenimizde, mana dünyamızda ise çok farklı, çok değerli bir yerde durmakta.
Asırlarca zorlu bir deniz geçidi oluşu ve bu nedenle de çok sayıda denizcinin hayatını kaybedişinden dolayı Babülmendep (Hüzün Kapısı) adı verilen Kızıldeniz ile Hint Okyanusu arasındaki bu stratejik geçit, tarih sahnesindeki en dikkat çekici yolculuğuna ilk Müslümanlarla başlamıştı. Mekke’deki zulüm ve baskı ortamının dayanılmaz bir hal aldığı İslam’ın başlangıç yıllarında, Peygamber Efendimiz’in (sav) müsaadesiyle ilk Müslümanlar bir parça ferahlayabilmek için İslam’ın beşinci yılında (M. 615) Afrika kıyılarına doğru yola düşmüşlerdi. Aden Körfezi ve Babülmendep sularını aşarak Habeşistan’a sığınan ilk muhacirler, burayı sadece bir sığınak değil, İslam’ın evrensel mesajının Mekke dışında da tebliğinin ilk merkezlerinden biri haline getirmişlerdi. İlk hicret edenler arasında Peygamber Efendimiz’in kızı Hz. Rukiye ile eşi Hz. Osman da yer almıştı.
BABÜLMENDEP’TE PARLAYAN İSLAM GÜNEŞİ
Habeş Kralı Necaşi’nin huzuruna çıkan Hz. Cafer b. Ebi Talib’in İslam’ın ahlak esaslarını dile getirdiği konuşması hem hükümdarın hem de din adamlarının gözyaşlarıyla karşılanmıştı. Meryem Suresi’nin sedasıyla yankılanan sarayda Hıristiyan Necaşi (Hükümdar) Ashame, ‘Vallahi bu okunanlar ile Musa’ya gelen vahiy aynı kandilden çıkmıştır.’ diyerek muhacirleri kucaklamıştı. Necaşi; Mekke’den hediyelerle gelip, Müslümanlar için, ‘Bunlar atalarının dininden dönmüş sapkınlardır.’ diyen Kureyş ileri gelenlerini ise yanından kovmuştu. Hükümdar Necaşi Ashame bilahare Müslüman olmuş (M. 628), iki yıl sonra vefa ettiğinde de Resulullah Efendimiz Medine gıyabi cenaze namazını bizzat kıldırmıştı.
OSMANLI İÇİN ‘MUKADDES BELDELERİN KAPISI’YDI
Buraya gelen ilk Müslümanlar, yerli halkla gönül bağı kurmuş, o zor kıtlık şartlarında bile bölgenin yoksul insanlarıyla ekmeklerini, eşyalarını paylaşmışlardı. İlk Sahabe nesli, kılıçla değil; dürüstlük, komşuluk hukuku ve güzel ahlak ile fakir Yemenlilerin gruplar halinde İslam’la şereflenmesine vesile olmuştu.
İslam inkişaf edip bölge bölge yayılırken, Basra ve Aden limanları da büyük gelişme göstermiş, bilahare Emevi ve Abbasiler döneminde, İslam ticaret gemileri Hindistan, Çin ve Doğu Afrika'ya ulaşmak için bu Babülmendep Boğazı’nı kullanır olmuşlardı. Bu iki hanedanının tarih sahnesinden çekilmesinin ardından Selçuklular da doğrudan asker göndererek olmasa da ‘vekalet’ yöntemiyle Şii Fatımilerin bölgedeki nüfuzunu kırmak için ustaca bir diplomasi yürütmüşlerdi.
Osmanlılar ise Yavuz Sultan Selim döneminde, 1517 yılında Mısır’ın fethiyle birlikte bölgeye çok özel bir önem vermişlerdi. Osmanlı inanç ve zihin dünyasında, Mekke ve Medine’ye (Haremeyn-i Şerifeyn) güneyden gidilen yolda Babülmendep adı gibi bir ‘kapı’ydı. Devlet dilinde buraya, ‘Haremeyn’in Anahtarı’ ya da ‘Mukaddes Beldelerin Güney Kapısı’ ifadeleri kullanılırdı. Haremeyn-i Şerifeyn’in muhafızlığını üstlenen Osmanlı padişahları, Kızıldeniz’i bir İslam gölü haline getirmeyi asli bir vazife bilmişlerdi. Bölgeye gönderilen askerler arasında nadiren dile getirilen, ‘Burada ne yeşillik var ne su, burası ancak dervişlerin mekanı olur.’ yollu şekvalara karşı da padişah fermanı çıkartılarak, Babülmendep’in Mukaddes Beldelerin anahtarı olduğu hatırlatılmış, hocalar askerlere vazifenin kudsiyetini anlatmış, askerler bunun üzerine kısa sürede büyük bir moralle nöbetlerine devam etmişlerdi.

AZGIN AVRUPALILARIN AFRİKA’DA İLK DURDURULDUKLARI YERLERDEN
Emperyalist itkilerle salt yağma, sömürü için denizlere açıldıkları halde kendilerine ‘kaşif’ diyen Avrupalı korsanların Ümit Burnu’nu dolaşarak Hint Okyanusu’na girme çabaları da Osmanlı Donanması ile bu bölgede yavaşlatılmaya çalışılmıştı. Müslümanların ticaret gemilerine saldıran başta Portekizli eşkıyalar olmak üzere Batılı Hıristiyan güçler, sadece gemi soymakla kalmıyor, Haçlı kindarlığıyla Mekke ve Medine’ye yönelik tehditlerde de bulunuyorlardı. Bu sergedeleri durduran ise Osmanlı gücü oluyordu. Hadım Süleyman Paşa, Aden ve Yemen’i kontrol altına alınırken, Özdemir Paşa ve oğlu Özdemiroğlu Osman Paşa da Habeş Eyaleti’ni Osmanlı sancağı altına almıştı.

ADENİ’İN, YEMEN’İN MAMUR EDİLMESİ İÇİN ANADOLU’DA VAKIFLAR KURULMUŞTU
Osmanlı Devleti, Babülmendep ve Yemen coğrafyasını, yalnızca askeri bir üs olarak görmemişti. Osmanlı hemen her gittiği yerde olduğu gibi bu bölgeye de insaniyetiyle, medeniyetiyle gitmiş, halkın refahı, bölgenin mamur olması için elinden geleni yapmıştı. Devlete hakim olan hem İslam ahlakı hem de yönetim aklı uyarınca yerel halka gösterilen şefkat (İstimalet), gönüllerin İslam’a meyletmesine vesile oluyordu. Su sıkıntısının had safhada yaşandığı kurak Aden’de, Yemen’de sarnıçlar inşa ediliyor, garip guraba için bedava yemek dağıtılan imaretler kuruluyordu. Bu sıcak alaka, bölgede İslam’ın yayılmasını sağlıyor, sık sık yeni camiler de açılıyordu. Osmanlı güçleri ayrıca, değişik yörelerden gelen Hacı adaylarına da her türlü lojistik ve güvenlik desteğini de sağlamaktaydı.
İmparatorluğun ‘devlet aklı’, bu imkanı, bu stratejik kalkanı ayakta tutmak için de Ege’nin verimli zeytinliklerinden Marmara ve Anadolu’nun ovalarına uzanan bir çeşitlilikte akarlarla (gelirlerle) beslenen vakıflar kurmuştu. Böylece akıl, şefkat ve merhamet yüklü bu yönetim tarzı Mukaddes Beldelerin, buralarda mukim olanlar ile ibadet ve ticaret için gidenlerin güvenliğini sağlıyor, ayrıca İpek ve Baharat Yolları’nı da kontrolü altında tutuyordu.
BABÜLMENDEP YABANCIMIZ DEĞİL
Ne yazık ki Osmanlı İmparatorluğu zayıflarken Fransız ve İngiliz nüfuzunun bölgede artması, Mısır, Hicaz ve sair İslam beldelerinde harici güçlerin peşine takılan bir takım grupların aymazlığıyla bölge, gölgesi bugünlere kadara uzanan zorlu bir sürece girmişti.
Tevhidin tarihsel çizgisinde Hz. Nuh ve Hz. Süleyman’ın tebliğ coğrafyasında yer alan, ilk Sahabelerin sığınağı haline gelen, sonrasında Müslüman devletlerin her zaman kontrolünde tutulan, nihayet Osmanlı’nın başarılı ve uzun süreli yönetim tarzıyla İslam alemine miras kalan topraklar, bugün Yemen, Cibuti, Sudan, Mısır, Suudi Arabistan, Etiyopya (Habeşistan) ve Eritre’nin paylaştığı bir coğrafya. Neticede Babülmendep, günümüzde dahi dünya ticaretinin ve küresel dengelerin merkezinde yer alırken; İslam’ın ilk muhacirleri ve Osmanlı neferlerinin gayretleri ile İslam beldesi olmanın, bu beldenin de Anadolu insanının çabasıyla bereketlenmesinin sindiği köklü bir tarihin izlerini taşıyor.
- Halil Kurt, Cengiz Tomar, İdris Bostan, TDV İslam Ansiklopedisi Yemen Maddesi
- Dr. Yasemin Barlak, Osmanlı Devleti’nin Babülmendeb Stratejisi, Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Bahar 2021