ATEŞ ÇEMBERİNDE GAZETECİLİK

Adem Metan
Adem Metan

Herkese merhaba…

Hani bir söz vardır ya, “Etrafımız ateş çemberi.” diye…

İşte tam olarak o günlerin vücut bulduğu bir süreçten geçiyoruz.

Çevremizdeki coğrafyalarda neler olabileceği hakkında en ufak bir fikrimiz yok.

Sadece bir şeyler, bir yerlere doğru yaklaşıyor.

Biz de bu bilinmezliğin içinde yol alıyoruz.

Ensonhaber Genel Yayın Yönetmeni İlyas Efe Ünal’la birlikte çıktığımız yolculuk da işte tam bu atmosferde gerçekleşti.

Dünya gündeminin nabzını tutmak, olayların merkezinde olmak amacıyla Tel Aviv’e gittik.

Tabii hedefimiz Tel Aviv’di; ancak sınır kapısına ulaştığımızda gerçeğin soğuk yüzüyle karşılaştık.

Çantalarımıza el kondu, telefonlarımız alındı, saatlerce bekletildik.

“Gözaltında mıyız?” sorusuna cevap dahi yok.

Bekleme süresi uzadıkça, panik ve belirsizlik içimizde büyüyordu.

Ailemize ulaşmak zorundaydık çünkü yakınlarımız, özellikle panik atakla mücadele edenler,

iletişim eksikliği yüzünden endişeleniyordu.

Bu zorunluluk, bana o an haberciliğin insani boyutunu da hatırlattı.

Çünkü gazeteci, yalnızca olayın tanığı değil; aynı zamanda ailesinin ve sevdiklerinin de sorumluluğunu taşıyan bir insan.

Ve ben de kimseyi endişelendirmemek adına, o malum paylaşımımı yaptım.

Eleştiriler, destek mesajları, hepsi başüstüne…

Tel Aviv’deki günler, gazeteciliğin sınırlarını da çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Sokakta bir vatandaşın fotoğraf çekmesi, polise iletmesi ve ardından saatler süren beklemeler…

Türkiye’den gelen gazeteciler için bu süreç, daha da katmerli hale geliyor.

Belgeler tamam, izinler onaylı ama görünmez duvarlar her an karşınıza çıkıyor.

Çekim yapmak, görüntü almak, haberi aktarmak…

Tüm bunlar, resmi bir nevi engelleme politikasıyla sınırlanıyor.

Gittiğimiz bölgelerde bomba düşmüş, havada mühimmat imha edilmiş, zarar görmüş yerler vardı.

Ama çekim yapılmasına izin verilmiyor çünkü İsrail, yaşananların hatırlanmasını istemiyor.

Haber, sadece bilgi değil; aynı zamanda hafıza ve sorumluluk demek.

Ancak bu hafızayı İsrail’de korumak da tazelemek de hiç kolay olmadı.

Uzun yıllar savaş bölgelerinde görev yapmış gazeteciler bile artık bu sürecin yıpratıcı doğası karşısında bezmiş durumda.

NTV’den Osman Terkan; yılların tecrübeli muhabiri, onlarca savaş bölgesinde bulunmuş bir isim olarak bile bu rutin engellemeler karşısında tükenmiş hissediyor.

Habertürk, CNN Türk ve Global Haber muhabirleri, sahada her gün benzer zorluklarla karşılaşan diğer gazeteciler gibi İsrail’in uyguladığı baskı ve kısıtlamalarla mücadele etmek zorunda.

A Haber’den Emine Kavasoğlu gibi kadın gazeteciler de sahadaki tehlike ve sınırlamalarla başa çıkarken mesleğin yükünü omuzlarında taşıyor.

Her gün, her an, benzer engellemelerle karşılaşıyorlar.

Türkiye’den gelen muhabirler için bu durum, adeta bir testten geçmek gibi…

Hem fiziksel hem zihinsel hem de duygusal sınırların zorlandığı bir sınav.

Ama tüm bunlara rağmen gazeteciler, görevini başarıyla sürdürüyor.

Ateş çemberinin içindeyiz belki ama gözlerimizi kapatmak da çözüm değil.

Çünkü gazeteciler, şunun çok net farkında…

Gazetecilik, en zor şartlarda bile ışığı tutan bir meşale gibi.

Bu meşale, yalnızca haberi değil; insanlığı da ayakta tutuyor ve tarihe de ışık oluyor.

Ben, bu haber yolculuğumda; heybeme şunu kattım dostlar.

Ateş çemberinin içinde bile her zaman bir umut var.

Çünkü gerçekler, hiçbir zaman sonsuza dek saklanamaz.

Sözünü sakınmayanlar olduğu sürece, yaşananlar unutulmaz.

Biz de bu bilinmezliğin, belirsizliğin ve tehlikenin içinde yürürken bunu hatırlatmaya devam edeceğiz.

Bu coğrafyada, ateş hattında gazetecilik yapan tüm meslektaşlarımı kutluyorum.

Var olsunlar…