DIŞARIDAN İTHAL EDİLEN UMUT
Türkiye’de muhalefetin ruh hali üzerine konuşurken, sık sık tekrar eden bir refleks gözüme çarpıyor.
Umut arayışı…
Bu arayış, bazen içeride güçlü bir aktör bulamayınca gözünü dışarıya çeviriyor.
Son dönemde bu dış referanslardan biri de Macaristan.
Orada yaşanan seçim sonucu, iktidarın değişmesi, Türkiye’de muhalif kesimlerde neredeyse otomatik bir heyecan dalgası yarattı.
Aslında Türkiye’de muhalefetin son yıllarda en belirgin refleksi de tam olarak bu.
Bir yerlerde bir şey değiştiğinde, buraya da sıçrayabileceğine dair hızlı bir inanç üretmek.
Sosyal medyada paylaşılan grafikler, “demek ki olabiliyormuş” cümleleri, birbirine gönderilen analizler…
Ama burada kritik bir denge var…
Macaristan’daki seçmen davranışı, siyasal kurumların yapısı, medya dengesi, ekonomik kırılganlıklar ve en önemlisi muhalefetin örgütlenme biçimi ile Türkiye’nin dinamikleri birebir örtüşmüyor.
Buna rağmen, oradaki bir değişimi buraya doğrudan tercüme etmeye çalışmak, analizden çok temenni üretir.
Daha da önemlisi, bu refleks muhalefetin kronik bir zaafını yeniden görünür kılıyor.
Kendi hikayesini kuramamak...
Ve en önemlisi de biri çıkıp “Yahu biz ne yapıyoruz arkadaşlar?” demedi.
Çünkü güçlü bir siyasi hareket, umudunu dış gelişmelere bağlamaz.
Kendi toplumsal zemininden, kendi örgütlülüğünden ve kendi söyleminden beslenir.
Oysa Türkiye’de muhalefet uzun süredir “başka bir yerde olduysa burada da olabilir” kolaycılığına yaslanıyor.
Bu, kısa vadede moral verir ama uzun vadede bağımlılık yaratır.
Dün başka bir ülkeydi, bugün Macaristan.
Yarın bir başkası olacak.
Oysa seçmen davranışı böyle çalışmaz.
Türkiye’de iktidar değişimi, Orban’ın değişimiyle değil Ankara’daki, İstanbul’daki, Anadolu’nun farklı şehirlerindeki gerçek siyasal mücadeleden çıkar.
Maalesef Türkiye’de muhalefetin hala kendi gücüne değil başkalarının sonuçlarına bakarak motivasyon üretmeye çalışması, kendi tabanına da haksızlık.
Oturup üzerine düşünelim…
Eğer umut sürekli dışarıdan ithal ediliyorsa, içeride gerçekten bir umut var mıdır?
YAKIŞIKLI MISIRCI VE SOSYAL MEDYA
Son günlerde sosyal medyamız yakışıklı mısırcı tarafından esir alındı.
Evet tarafından…
Allah var; kardeşimin karizması yerinde.
Özellikle Kuzey Avrupa ülkelerindeki kadınların şu sıra gözdesi.
Kendisiyle fotoğraf çekilmek için sıraya girenler…
Tezgahın önünde onu görebilmek için saatlerce bekleyenler…
Peki bu olay nasıl buralara geldi?
Aslına bakarsanız olay, sosyal medyada paylaşılan görselle patladı.
Sonra paylaşımların ardı arkası kesilmedi.
Ve sosyal medya yeni şöhretini yarattı.
Şimdilik…
Neden şimdilik diyorum, çünkü sosyal medya haftada bir önümüze birini sürüyor.
Her hafta bir başka hayat kendine yer buluyor akışımızda.
Sonra ne oluyor?
Aynı hızla unutuluyor.
Dün akışımızı domine eden yüzler, bugün neredeyse hiç hatırlanmıyor.
Sosyal medyanın hafızası yok arkadaşlar sadece anlık ilgisi var.
Bu yüzden yakışıklı mısırcı hikayesi de aslında dijital çağın seri üretim şöhret döngüsünün son örneği.
Bu döngü basit çalışıyor…
Bir görüntü yakalanır, algoritma onu parlatır, kitle onu sahiplenir, medya onu büyütür…
Ve ardından yeni bir yüz gelene kadar tüketilir.
Bu şöhret sürdürülebilir değil.
Sosyal medya seni yükselttiği hızla aşağı da indirebilir.
Çünkü seni sen olduğun için değil, o an “ilgi çekici” olduğun için taşır.
İlgi bittiğinde, görünürlük de biter.
Ve geriye çoğu zaman ne o kalabalık kalır ne de o heyecan.
“Yakışıklı mısırcı” meselesi aslında aynı çağın ruhunu anlatan küçük bir kesit.
Hepimiz o akışın içindeyiz…
Hepimiz o anki hikayenin popülaritesine kapılıp bir sonraki hikayeye geçiyoruz.
O yüzden özellikle benim bu genç arkadaşlara tavsiyem, aman ha sosyal medyanın gazına gelmeyin!
Çünkü hayat, 15 saniyelik bir videodan ibaret değil.
Bugün milyonların izlediği, konuştuğu, paylaştığı biri olabilirsiniz.
Ama yarın aynı kalabalığın sizi hatırlamama ihtimalini de unutmayın.
Benden söylemesi…
İSMAİL TÜRÜT’Ü YEDİRMEYİZ
Karadeniz müziğinin sevilen ismi İsmail Türüt ki ben kendisine İsmail Ağabey demeyi tercih ederim elbette…
İsmail Ağabey şu sıralar bir linç kampanyasının hedefinde.
Peki olay ne?
Ankara’da düzenlenen Trabzon Günleri’nde sahnede türkü söylerken iki kişi sahneye çıkıyor ve boynuna Çaykur Rizespor atkısı takmak istiyor.
Türüt ise o sırada performansın ortasında olduğu için bu müdahaleye tepki gösteriyor ve sahnedekileri geri çeviriyor.
O anın görüntüsü kesilip, sosyal medyaya düşüyor.
Kısa sürede de tek bir cümleye indirgeniyor: “Rizespor atkısını reddetti.”
Ama olayın devamı var.
Türüt daha sonra yaptığı açıklamada, o an ne atkıyı fark ettiğini ne de konunun Rizespor’la ilgili olduğunu söylüyor.
Tepkisinin tamamen sahneye izinsiz çıkılmasına ve konsantrasyonunun bozulmasına olduğunu belirtiyor.
Hatta özellikle Trabzon–Rize dostluğu üzerine türkü söylediğini de vurguluyor.
Yani ortada bilinçli bir “reddetme” değil, sahnede verilen anlık bir refleks var.
Ama sosyal medya için bu detaylar çok da önemli değil.
Bir malzeme varsa ortada, eğrisi doğrusu bilinmeden hemen herkes çullanıyor.
Onu linç edenler ya hiç tanımıyor ya da tanıyıp da işine gelen kısmı görmezden geliyor.
Biz İsmail Türüt’ün Karadeniz’in her bölgesine olan hayranlığından da bayrak sevgisinden de şüphe edenin aklına şaşarız.
Kimse kusura bakmasın…