İhmalin Bedeli
Bir toplumun en güvenli olması gereken yeri neresidir diye sorsak, çoğumuz hiç düşünmeden "okullar" deriz.
Ancak artık bu en temel kabulümüz bile sarsılıyor..
Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısı gibi olaylar, aynı zamanda derin bir toplumsal kırılmanın işareti.
Gelin; bugün, sizinle bu kırılmanın nedenlerine uzun uzun bakalım.
Yıllar önce "Türkiye'de bir öğrenci okulu basıp arkadaşlarına ve öğretmenine saldıracak" denseydi, buna herhalde hiçbirimiz ihtimal vermezdik.
Bu tür haberleri uzaktan, başka ülkelerden izler, üzülür ama kendimizi o tablonun dışında tutardık.
Bugün ise o tabloya giderek daha fazla yaklaşıyoruz.
Asıl korkutucu olan da bu…
Peki sorun nerede?
Kolaycı cevaplar her zaman hazır..
Diziler, oyunlar, sosyal medya…
Elbette bunların etkisi tartışılabilir.
Ancak meseleyi sadece bu alanlara indirgemek, gerçeği görmemek olur.
Daha doğrusu kolaycılık olur.
Çünkü aynı oyunları oynayan, aynı içerikleri izleyen milyonlarca çocuk var ve hiçbiri eline silah alıp bir okula saldırmıyor.
Hepimizin çocukluğu sokaklarda geçti ama hiçbirimizin aklına eline silah alıp da birine saldırmak gelmedi.
Demek ki sorun daha derinde…
Bu noktada ilk bakılması gereken yer aile yani evin içi..
Bir çocuğa tablet vermek, internet erişimi sağlamak ya da "odasında vakit geçiriyor" diye rahatlamak, ebeveynlik yapmak anlamına gelmiyor arkadaşlar.
Kimse kusura bakmasın.
Ben de bir babayım ve biliyorum ki bir birey yetiştirmek hiç de kolay değil.
Ama dünyaya getirdiysek takipçisi de olacağız.
Bugün bazı kapalı sosyal medya gruplarında, özellikle Telegram ve benzeri platformlarda dolaşan içeriklere bakıldığında tablo ürkütücü.
Şiddeti normalleştiren, nefret diliyle beslenen, hatta açıkça saldırıyı teşvik eden yapılar var.
Bu alanlar, potansiyel risk alanları.
Burada iki temel sorumluluk ortaya çıkıyor..
Birincisi, ilgili kurumların sorumluluğu.
Bu tür platformların denetlenmesi, riskli grupların tespiti ve erken müdahale mekanizmalarının kurulması artık bir tercih değil, zorunluluk.
Olay olduktan sonra yapılan açıklamalar, olay yerinde verilen görüntüler elbette önemli ancak asıl değerli olan, bu olayların hiç yaşanmamasını sağlayacak önleyici adımlar.
İkincisi ve belki de daha kritik olanı, ailelerin sorumluluğu.
Bir çocuk gününün büyük kısmını nerede geçiriyor?
Kimlerle iletişim kuruyor?
Hangi içeriklere maruz kalıyor?
Bunları bilmeden, “Ben çocuğuma güveniyorum” demek yeterli değil.
Güven, takip ve rehberlikle birlikte anlam kazanır.
Diyorum ya…
Hepimiz çocuk olduk.
Oyunlar oynadık, tartıştık, hatta zaman zaman kavga ettik.
Ama hiçbirimiz gidip bir okulu basmayı, insanlara zarar vermeyi düşünmedik.
Çünkü bizi tutan bir şey vardı: aile, değerler, sınırlar ve doğru-yanlış bilinci.
Bugün o bağın zayıfladığı çok açık.
Çocuğu yalnız bırakan, ilgiyi ekranlara devreden, sınır koymaktan kaçınan bir yaklaşımın sonucu olarak karşımıza daha öfkeli, daha kopuk ve daha yönsüz bir gençlik çıkıyor.
Bu noktada suçu sadece dış etkenlere atmak, aslında sorumluluktan kaçmaktır.
Evet, devlet daha etkin olmalı.
Evet, dijital platformlar daha sıkı denetlenmeli.
Ama en başta aile, çocuğun hayatındaki merkez rolünü yeniden üstlenmeli.
Ki Kahramanmaraş’taki okul saldırısında da bunu apaçık gördük.
Aile, çocuğunun psikolojik sorunları olduğunu bildiği halde takipçisi olmuyor.
Ve bugün o ailenin ihmali hepimizin ciğerini yaktı.
Çok net bir gerçek var önümüzde.
Mesele çocuksa, hiçbir ihmal küçük değildir.
Her ihmal ve ihtimal üzerine titizlikle gidilmeli.
Çünkü bugün görmezden geldiğimiz her küçük ihmal, yarın geri dönüşü olmayan bir felaket olarak karşımıza çıkabiliyor.
Devam edelim…
Hepimiz bu olayın acısını en derinden yaşarken yine bazı siyasetçilerin bu acı üzerinden politika devşirdiğine üzülerek denk geldim.
Bakın arkadaşlar, siyasi eleştiri başka bir şey; acıyı siyasi söylemlere paravan etmek başka bir şey.
CHP Milletvekili Suat Özçağdaş, Kahramanmaraş saldırısının tek sorumlusu olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’i gösteriyor.
Bu kolaycılıktan başka hiçbir şey değil.
Suat Bey’in yaptığı açıklamalar, ne yazık ki sorumluluk duygusundan uzak, tamamen siyasi bir refleksin ürünü gibi görünüyor.
Ortada büyük bir acı, derin bir yas varken; toplumun beklentisi sağduyu, birlik ve çözüm odaklı yaklaşım.
Ancak Özçağdaş’ın açıklamaları, bu acıyı paylaşmak yerine doğrudan siyasi hedef göstermeye dönüşüyor.
Her olaydan sonra aynı ezber söylemlerle Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Yusuf Tekin’i suçlamak, ne bu acıyı hafifletir ne de çözüm üretir.
Bu yaklaşım, sadece toplumu daha fazla kutuplaştırır.
Gerçek sorumluluk, olayları siyasete malzeme yapmak değil, nedenlerini doğru analiz edip çözüm üretmek.
Ve maalesef her olayda olduğu gibi bu elim olayda da bu refleks CHP’de gelişmedi.
Eğer gerçekten çocuklarımızı önemsiyorsak, sloganlarla değil somut önerilerle konuşmalıyız.
Mesela ben bu tür olaylara karşı ana muhalefet partisinin masasındaki çözümü ve yol haritasını merak ediyorum.
Böylesi hassas bir konuda yapılan bu tür açıklamalar, ne yazık ki kamu vicdanında karşılık bulmaz.
Çünkü artık toplum suçlu arayan değil, çözüm üreten bir siyaset görmek istiyor.