İRAN'DA NELER GÖRDÜM?
Takdir edersiniz ki İran’ı anlatmak kolay değil.
Çünkü bu meselede herkesin zihni, çoktan bir yere konumlanmış durumda.
Siyah ya da beyaz…
Tam da böyle bir dönemde, sahaya gidip gördüklerini anlatmak ise daha da zor.
O yüzden en baştan söylemek gerekir: Bu, bir taraf yazısı değil.
Bu, sahada görülenin, hissedilenin bir gazeteci gözüyle aktarımı.
Benim için ölçü nettir: Her zaman Türkiye, her zaman bu topraklar.
Ama unutmamak gerekir ki sınırın öte yanında olanı anlamadan, bu coğrafyayı doğru okumak da mümkün değil.
İran’a girişim, sıradan bir yolculuk olmadı.
Normal prosedürlerle ilerleyen bir süreç değildi bu.
Çok sayıda başvuru arasından sıyrılmanın yolu, farklı bir kapı bulmaktan geçiyordu.
O kapı, uluslararası bir gazeteci grubuyla kesişti.
ABD, İngiltere ve Sydney çıkışlı gazetecilerin Tahran ziyaretine dahil oldum.
İstanbul’dan başlayan, Van üzerinden İran’a uzanan bu yolculuk; bana sahaya girmenin anahtarını verdi.
Vize süreci hızlandı, kapılar açıldı.
Ama İran’da açılan her kapının ardında, kapanan başka kapılar var.
Bunların en başında internet geliyor…
Ülkede, fiilen bir dijital kopukluk yaşanıyor.
Devletin onayladığı sınırlı erişim dışında, dünya ile bağ neredeyse yok.
‘Beyaz kart’ adı verilen SIM kartlarla kısıtlı bir bağlantı sağlanabiliyor; o da çoğu zaman yetersiz.
Bu durumun devlet açısından gerekçeleri olabilir.
Ancak sokaktaki insan için bu, yalnızlık demek.
Dünya ile bağın kesilmesi; içeride olanın dışarıya, dışarıda olanın içeriye ulaşamaması demek.
Bu kopukluk, rejime yönelik eleştirinin de şeklini değiştirmiş.
Sosyal medyada gördüğümüz muhalif seslerin büyük bölümü, ülke dışında.
İçeride olanlar ise ya sessiz ya da sessiz kalmak zorunda.
Bu bir tercih mi, yoksa zorunluluk mu?
Sahada gördüğüm kadarıyla bu sorunun net bir cevabı yok.
Öte yandan meydanlar boş değil.
Tebriz’den Tahran’a uzanan hatta, rejime destek gösterilerine defalarca tanık oldum.
Özellikle Tahran’daki kalabalık, azımsanacak gibi değildi.
Bu, elbette ülkedeki tüm toplumun aynı düşündüğü anlamına gelmez.
Ama sahadaki gerçeklik şu: Rejimin arkasında duran ciddi bir kitle var ve bu kitle organize.
Sokakta duyulan bir diğer gerçek ise gökyüzünden geliyor.
Tahran’da bulunduğum süre boyunca, defalarca savaş uçağı sesi duydum.
Her seferinde aynı cevap verildi: “ABD uçakları”.
Bir ülkenin kendi hava sahasında yabancı savaş uçaklarının dolaşması, sadece askeri değil psikolojik bir durum da yaratıyor.
Hedeflenen noktalar vuruluyor, uçaklar geri dönüyor.
İran ise buna füzelerle karşılık veriyor.
Bu karşılıklı hamlelerin nereye evrileceği ise belirsiz.
Şehrin farklı noktalarında sivil yerleşim alanlarının bombardımandan etkilendiğini görmek mümkün.
O patlama sesi, o ateş, o anlık korku…
Bunlar, dışarıdan izlenebilecek görüntüler değil.
Yaşandığında; insanın zihnine kazınan anlar.
Buna rağmen hayat durmuyor.
Belki de sahada en çarpıcı olan şey bu: Normalleşmiş olağanüstülük.
İnsanlar, bomba seslerine alışmış.
Günlük hayat devam ediyor.
Pazara gidiliyor, işe gidiliyor, çocuklar sokakta.
Korku var ama geri planda.
Ön planda ise başka bir duygu öne çıkıyor: Direniş.
Tebriz’de konuştuğumuz bir anne, bunun en net örneğiydi.
Saldırıda eşini ve çocuklarını kaybetmişti.
Buna rağmen söylediği cümle şuydu: “Bir gram toprak vermeyeceğiz.”
Bu söz, sadece birinin değil; sokaktaki genel ruh halinin özeti gibiydi.
Ekonomik cephede ise tablo iki katmanlı.
Kısa vadede bir çöküş görüntüsü yok.
Gıdaya erişim sürüyor; temel ihtiyaçlar stoklarla karşılanıyor.
Yağma ya da panik hali gözlemlemedim.
Ancak altyapıya verilen zarar, uzun vadede ciddi bir krizin habercisi gibi duruyor.
Hastaneler, enerji hatları ve kamu binaları, ağır hasar almış durumda.
Bu da İran’ı, zamanla ekonomik olarak çok daha zor bir sürece sürükleyebilir.
Bu noktada kilit başlıklardan biri; Hürmüz Boğazı.
Eğer bu hat, kapalı kalırsa sadece İran değil; küresel ekonomi de etkilenir.
Enerji dengeleri değişir, yeni gerilim hatları oluşur.
ABD, bu hattı açmak için farklı yöntemlere başvurur mu?
Böyle bir senaryonun sonucu ne olur?
Bu soruların cevabı belirsiz. Ama ihtimallerin kolay olmadığı açık.
İran’ın önünde zorlu bir süreç var.
Bu süreç, ülkeyi şüphesiz bir yere evirecek fakat nereye?
Bu değişim ne yönde olur bilinmez.
Toplumun farklı kesimlerinde, farklı beklentiler var.
Belki de bu süreç, içeride de bir yüzleşmeyi beraberinde getirecek.
Tüm bunları zaman gösterecek.
Son olarak bir detay ekleyerek İran notlarımı noktalayayım.
İran’da neredeyse sığınak yok.
Oysa İsrail’de, bu yapıların yaygın olduğu biliniyor.
Bu fark, savaşın siviller üzerindeki etkisini doğrudan belirleyen unsurlardan biri.
Elbette savaşın izleri bunlarla sınırlı değil; zaten bu izleri kelimelerle anlatmak da pek kolay olmuyor.
Ancak sahadan dönerken İran’a dair aklımda kalan şu üç kelimeyi söyleyebilirim.
Sessizlik…
Gürültü...
Direniş…
Ve bu üçünün arasında sıkışmış milyonlarca insan…