KOSOVA'DAN GERİYE KALANLAR
Herkese merhaba…
Haftayı kapatırken not defterime düşenleri, biraz süzerek ve biraz da hissederek sizlerle paylaşmak istedim.
Uzun zamandır ilk kez bu kadar ısrarcı bir yağmura denk geliyorum.
Dinmeyen, vazgeçmeyen bir yağmur…
Kosova’ya milli maç için gitmeden önce başladı.
Döndüm, hâlâ yağıyordu.
Şimdi bu satırları yazarken de İstanbul’da, camın arkasında aynı ritimle devam ediyor.
Doğa, bazen insana bir şey anlatır; bu yağmur da öyle….
Umuyorum ki sadece sokakları değil, barajları da dolduruyordur.
Kosova demişken…
Millî maç, gerçekten başka bir atmosferdi.
Millîlerimizin kaldığı otelde, kısa bir ziyaret gerçekleştirdim.
Orada gördüğüm tablo, tek kelimeyle şuydu: Birlik.
Herkes aynı hedefe kilitlenmiş, aynı duyguda buluşmuştu.
Belki de bizim en güçlü kasımız bu, kenetlenebilme yeteneğimiz.
Orada Mehmet Muharrem Kasapoğlu ile de kısa bir sohbet etme fırsatım oldu.
Eski günlerden, hatta biraz da esprili bir şekilde “formda kalmanın sırlarından” konuştuk.
Gülümseyerek verdiği o doğal cevabı aslında çok şey anlatıyordu: Disiplin, istikrar ve sadelik.
Kıymetli eşiyle yaptığımız kısa ama derin sohbet de ayrı bir not olarak kaldı zihnimde.
Sayın Kasapoğlu’nun eşi, gerçekten Türkiye’nin yetiştirdiği iyi mühendislerden biri.
Kendi alanında kendini kanıtlamış, derinliği olan insanlarla karşılaşmak insana iyi geliyor.
Akşam oldu, maç saati yaklaştı.
Stada doğru yola çıktık ama öyle bir soğuk ki…
Anlatmak zor.
İnsan, iliklerine kadar hissediyor.
Benim bilet, kalenin hemen arkasına denk gelmişti.
Kosovalı taraftarların arasına.
Kısa bir “pozisyon değişikliğiyle” kendime daha uygun bir yer buldum.
Tam yerime geçecekken Türkiye’den gelen bazı isimlerle karşılaştım: Nihat Özdemir, Yıldırım Demirören…
Derken maç başladı.
Ama asıl hikaye, biraz arkamda yaşanıyordu.
Arkamda bir grup hanımefendi ve genç vardı.
İçlerinden biri dikkatimi çekti.
Yüzü bir yerden tanıdıktı; sosyal medyada karşıma çıkan bir simayla örtüştü.
Dönüp sordum, kısa bir tanışma oldu.
Ve o an öğrendim…
Kendisi İbrahim Hacıosmanoğlu’nun kızı Ela’ydı.
Orada İbrahim Hacıosmanoğlu’nun ailesiyle güzel, keyifli bir sohbetimiz oldu.
Maçı yaşama biçimleri gerçekten etkileyiciydi.
Soğuğu unutmuşlardı.
Skoru değil, duyguyu takip ediyorlardı.
Maç bittiğinde İbrahim Hacıosmanoğlu’nun eşinin sahaya doğru uzun uzun bakışı…
O an, aslında çok şey anlatıyordu.
Bir emeğin, bir mücadelenin, bir sonucun sessiz gururuydu o.
Kızı Ela’nın sevinci de aynı şekilde…
Filtresiz, doğrudan ve gerçekti.
Bir yanda saha içindeki mücadele, diğer yanda tribündeki duygular…
İşte böyle zamanlarda futbol, bazen sadece futbol olmaktan çıkıyor.
Bir hikayeye dönüşüyor.
Orada, Mecnun Otyakmaz’ın eşiyle de tanıştık.
Samimi, içten ve futbola gerçekten hakim bir sohbetti.
“Hangi takımı tutuyorsunuz?” soruma verdiği “Sivasspor” cevabı bile, başlı başına bir sıcaklık taşıyordu.
Bazen bir maçtan geriye skor kalmaz.
İnsan kalır.
Bir bakış, bir cümle, bir tesadüf…
Belki de bu yüzden bazı yolculuklar sadece gidip gelmek değildir.
Bazen bir yağmurun sesi, bazen bir tribünün coşkusu, bazen de hiç tanımadığınız insanlarda gördüğünüz samimiyet…
Hayat da aslında bakarsanız bu güzel detaylarda gizli değil mi?
Hep dediğim gibi ıskalamadan, detayları yakalayarak, hayatı kaçırmamak gerek.
Şimdiden hepinize, iyi bir hafta sonu dilerim.
Haftaya görüşmek üzere…



