MEMLEKET VE UNUTULMANIN SESSİZLİĞİ…

Adem Metan
Adem Metan

Herkese merhaba.

Bugün, sizlerle uzun zamandır aklımı kurcalayan ve beni derinden etkileyen bir konuyu paylaşmak istiyorum.

Aslında, yazmaya karar vermek bile zor oldu…

Çünkü bir kısmınızı derinden etkileyebilir; günün bir bölümünde bu düşünceler zihninizi meşgul edebilir.

Ama paylaşmak, belki de üzerine düşünmek, bazen bir tür hafifleme demektir.

Ben 2000’lerin başında İstanbul’a geldim ve yaklaşık 25 yıldır bu şehirde yaşıyorum.

Bu çeyrek asırlık süreçte; çok şey yaşadım, çok şey gördüm.

Farklı sebeplerle defalarca memlekete, yani doğduğumuz topraklara, baba ocağımıza, aidiyetimizin başladığı yere gittim.

Memleket…

Canımız sıkıldığında, düğünlerde, bayramlarda, cenazelerde bizim için her zaman en nazlı, en değerli yer olmuştur.

Ancak yakın zamanda yaşadığım bir olay, bana çok derin bir gerçekliği gösterdi.

Çok sevdiğim bir dostum, çocukluğumuzun geçtiği memlekette büyüdüğümüz bir arkadaşım, hayatını kaybetti.

O sırada ben yurt dışındaydım ve babam, bana “Bugün cenazeye gideceğiz.” dediğinde; “Memlekete mi gidiyorsunuz?” diye sordum.

Babamın cevabı, şaşkınlığımı daha da artırdı.

“Hayır, köye defnetmiyorlar; Arnavutköy’de bir mezarlığa defnedecekler.”

İçimde, tarifsiz bir üzüntü hissettim.

Bizim için yıllardır rutin olan şey değişmişti.

Hayatını kaybeden insanlar; memleketlerine, ailelerinin köklerine, çocukluklarının geçtiği topraklara uğurlanırdı.

Bu, sadece bir gelenek değil; aidiyetimizin, hatıralarımızın, köklerimizin sembolüydü.

Artık ölülerimiz bile memlekete götürülmüyordu.

Beni en çok etkileyen şey de bu…

İnsan, hayatta olmasa bile ait olduğu yere, köklerine taşınmıyorsa zamanla unutulma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

Belki de yarın bir gün, bizim mezarlarımızı kimse ziyaret etmeyecek, biz burada unutulacağız.

Bu sessiz değişim, bana yaşam ve ölüm üzerine düşünmemi; aidiyetin ve hatıraların ne kadar kırılgan olduğunu fark ettirdi.

SEFA GETİRDİN RAMAZAN…

Son yıllarda; evimizde, eşim sayesinde harika bir gelenek başladı.

Her Ramazan, çocuklarla birlikte evi adeta bayram yerine çeviriyor.

Süslemeler, Ramazan ayına özel tabaklar, ışıklar ve daha neler neler…

Ne yalan söyleyeyim; o kadar hoşuma gitti ki artık ben de aynı heyecanı ve coşkuyu fazlasıyla yaşıyorum.

Ramazan, bir yönüyle de bu değil midir zaten?

Heyecan…

Beklentiyi, paylaşmayı, birlikte olmayı hissetmek…

Ama Ramazan, sadece evimizi süslemek ve sofraları şenlendirmekle sınırlı değil elbette.

Bu ay; aynı zamanda ruhumuzu arındırdığımız, sabrı öğrendiğimiz ve ibadetle Allah’a yakınlaştığımız kutsal bir zaman dilimi.

Oruç, sadece aç kalmak değil ki…

Nefsi terbiye etmek, haksızlıklardan uzak durmak, gönül gözünü açmak, rızkı paylaşmak ve şükretmeyi hatırlamak demek.

Coşku ve ibadet bir araya geldiğinde de Ramazan’ın anlamı tamamlanır.

Çocuklarla birlikte süslenen ev, sofralar, tatlı bir heyecan…

Tüm bunlar, ibadetin ruhunu ve aile bağlarını pekiştiriyor.

Her iftar, sadece bir yemek değil…

Aynı zamanda sabırla beklenen bir mutluluk ve şükür anı…

Ramazan’ı yüksek coşkuyla yaşamak, hem manevi hayatımıza hem de ailemiz ve sevdiklerimizle kurduğumuz bağlara canlılık katıyor.

İşte o yüzden sefa getiren Ramazan…

Gelin, hem evimizi hem ruhumuzu süsleyelim.

Coşkusunu, ibadetini ve birlikte geçirdiğimiz zamanı aynı anda hissetmeyi unutmayalım.

Hoş geldin on bir ayın sultanı.

Şükür kavuşturana…