Nitelik mi, nicelik mi?

Adem Metan
Adem Metan

Herkese merhaba…

Bugün haftanın ilk yazı gününde yine birlikteyiz.

Bu köşeyi düzenli takip edenlerin olduğunu bilmek, kalemi elime alırken sorumluluğumu biraz daha artırıyor.

Yazıları aksatmamaya çalışmamın sebebi de tam olarak bu…

Geçtiğimiz gün, bir sohbet ortamındaydım.

Aklıselim insanların fikirleri, çoğu zaman insanı not almaya zorlar.

O anlarda konuşulanlar uçup gitmesin diye insan refleks olarak kaleme sarılıyor.

Benim için de öyle oldu. Not defterim yine doldu taştı.

Konuşulan konu, oldukça dikkat çekici.

Türkiye’deki üniversite sayısı ve bu üniversitelerde açılan fakültelerin dağılımı…

Bugün geldiğimiz noktada üniversite sayısının hatırı sayılır bir seviyeye ulaştığını inkar edemeyiz.

Hatta belki de tartışılması gereken konu artık sayı değil, nitelik.

Şu bir gerçek ki bugünden sonra “üniversite sayısını azaltalım” demek pratikte karşılığı olmayan bir öneri.

Ancak bu, hiçbir şey yapılamayacağı anlamına da gelmiyor.

Türkiye’nin farklı şehirlerinde açılan fakültelere baktığımızda, zaman zaman ciddi bir plansızlık hissi oluşuyor.

Örneğin, tarım potansiyeli yüksek olan bölgelerde güçlü bir ziraat yapılanması yerine, o şehrin ihtiyaçlarıyla doğrudan örtüşmeyen fakültelerin açıldığını görüyoruz.

Tokat gibi verimli topraklara sahip bir şehirde diş hekimliği fakültesi açılması, elbette tek başına yanlış değil.

Ancak o şehrin potansiyelini en iyi yansıtacak akademik yapılanma bu mu?

Aynı şekilde, Çukurova gibi Türkiye’nin en önemli tarım havzalarından birinde ziraat alanında dünya ile rekabet edebilecek ihtisas üniversiteleri, neden daha güçlü bir şekilde yapılandırılmıyor?

Neden bölgesel kalkınma ile üniversite politikaları arasında daha organik bir bağ kurulmuyor?

Bugün artık üniversiteleri sadece “eğitim veren kurumlar” olarak değil, bulundukları şehrin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişimine yön veren merkezler olarak düşünmek zorundayız.

Çok sayıda ortalama üniversite mi, yoksa daha az sayıda ama güçlü ve ihtisaslaşmış üniversiteler mi?

Bazı fakültelerin dönüştürülmesi, bazılarının ise ihtiyaca göre yeniden yapılandırılması artık kaçınılmaz görünüyor.

Üniversitelerimiz artık tabeladan ibaret olmamalı.

Her biri bulunduğu coğrafyanın ruhunu taşımalı ve o coğrafyayı ileriye taşıyacak bilgi üretmeli.

Haftanın bu ilk yazısında biraz düşünelim istedim: Nicelik mi, nitelik mi?

MAKAMA YAKIŞMAYAN ÜSLUP

Şimdi gelelim bir başka meselemize…

Ayaş’ta 23 Nisan kutlamaları sırasında yaşanan ve kamuoyuna yansıyan “Kaymakam’ın ‘kes lan’ demesi” olayı üzerine özellikle sosyal medyada ciddi bir tartışma yaşandı.

Açıkçası ben bu süreçte bilinçli olarak herhangi bir paylaşım yapmadım.

Çünkü sosyal medyada verilen tepkilerin çoğu, zaman zaman sağduyudan uzaklaşıp bir tür linç atmosferine, hatta adeta bir “şampanya patlatma” haline dönüştüğünü düşünüyorum.

Ben böyle her kafadan bir sesin çıktığı gürültülü ortamları sevmiyorum.

Böyle anlarda mesele çözülmekten çok büyütülüyor, taraflar daha da sertleşiyor.

Ancak süreç bir noktaya varmışken, birkaç söz söylemek de kaçınılmaz oluyor.

Öncelikle şunu kabul etmek gerekiyor…

Türkiye’de siyaset dili, uzun zamandır bir sınav veriyor.

Ne yazık ki bu sınır zaman zaman aşılıyor.

Siyasetçilerin kullandığı dil, toplumun geri kalanına da bir ölçüde örnek teşkil ediyor.

Ağızdan çıkan sözlerin ağırlığı, makamla birlikte daha da artıyor.

Fakat son yıllarda bu hassasiyetin giderek zayıfladığını görüyoruz.

Tam da bu noktada, Ayaş Kaymakamı Muharrem Eligül’ün, Umut Akdoğan’a yönelik sosyal medyada kullandığı “Kes lan!” ifadesi, bu tartışmayı başka bir boyuta taşıyor.

Mesele, yalnızca iki kelimelik bir çıkıştan ibaret değil.

Birikmiş bir iletişim sorununun dışa vurumu.

Bir ilçenin yönetimi emanet edilen bir kaymakamın, kamuya açık bir mecrada bu üslubu kullanması kabul edilebilir mi?

Devlet ciddiyeti dediğimiz kavram, tam da böyle anlarda anlam kazanır.

Çünkü makamlar, temsil ettikleri kurumun ağırlığıyla hareket etmek zorundadır.

“Kes lan” gibi bir ifade, sokakta iki kişi arasında geçtiğinde bile tartışma yaratırken, bir kaymakamın ağzından çıktığında çok daha farklı bir anlam taşır.

Bu yüzden alınan görevden uzaklaştırma ya da inceleme kararını, kişisel bir cezalandırmadan ziyade kurumsal refleks olarak okumak daha doğru olur.

Çünkü bazen bir kelime, bir kurumun yıllarca inşa ettiği itibarı zedeleyebilir.