Siyasette sosyolojiyi okuyamamak

Adem Metan
Adem Metan

Siyasette bazı anlar vardır…

Bir ülkenin yönünü değiştiren, büyük kararlar kadar küçük görünen düzenlemeler de kamuoyunun ruh halini ele verir.

Türkiye, bugün tam da böyle bir dönemin içinden geçiyor.

Bir yanda uluslararası arenada güçlü bir liderlik profili çizen bir Cumhurbaşkanı var.

Diğer yanda ise içeride toplumun gündelik hayatını okuyamayan keskin çizikler.

Aslında tabloyu anlatmak için aklıma tek bir benzetme geliyor: Elinizde bir cevher var ama sürekli o cevherin üstünü çiziyorsunuz.

Türkiye, son yıllarda dış politikada daha görünür, daha iddialı bir pozisyona yerleşti.

Kriz masalarında bulunan, bölgesel denklemde söz söyleyen bir ülke görüntüsü var.

Bu tablo, doğal olarak liderliğe de uluslararası bir ağırlık kazandırıyor.

Fakat iç politikada zaman zaman öyle kararlar alınıyor ki inanın aklım almıyor.

Adeta toplumun nabzıyla devletin refleksi arasında bir kopukluk olduğu hissediliyor.

Son dönemde tartışılan trafik düzenlemeleri ve cezalar, bunun en somut örneklerinden biri.

Toplumun adalet algısı, aslında çok nettir.

Türkiye’de insanlar, bazı cezaları tereddütsüz destekler.

Kırmızı ışıkta geçene, ağır ceza verilse…

Trafikte birine saldırana büyük yaptırım uygulansa…

Eksik ve tehlikeli araçla trafiğe çıkan, ciddi şekilde cezalandırılsa…

Toplumun büyük kısmı buna “Oh, iyi olmuş.” diyecektir.

Çünkü bunlar, doğrudan kamu güvenliğiyle ilgili.

Ancak mesele, araç modifikasyonları, araç içi aksesuarlar, plaka detayları veya sembolik düzenlemeler gibi konulara geldiğinde toplumun refleksi tamamen değişiyor.

İnsanlar bunu güvenlikten çok gereksiz müdahale olarak algılayabiliyor.

İşte burada ortaya çıkan şey, basit bir yönetmelik tartışması değil; sosyolojiyi okuyamama sorunu.

Enteresan, inanın çok enteresan…

Siyaset, çoğu zaman bir bina inşa etmeye benzer.

Tuğla tuğla ilerlersiniz.

O an, içeride çalışırken yaptığınız hatayı fark etmeyebilirsiniz.

Ama birkaç adım geri çekildiğinizde, eserinizi görürsünüz.

Bugün yaşanan bazı tartışmalar da bana bu inşaat metaforunu hatırlatıyor.

Çünkü bazen küçük görünen düzenlemeler, toplumun zihninde beklenmedik bir tepkiye dönüşebiliyor.

Üstelik bu düzenlemeler, Meclis’ten geçerken çoğu zaman ciddi bir itiraz da yükselmiyor.

Bu da bu işin bir diğer enteresan boyutu.

Bu kararların toplumsal karşılığı gerçekten hesaplanıyor mu?

İnanın, emin değilim…

Çoğu zaman siyasette şöyle bir varsayım duyuluyor: “Toplum üç gün sonra unutur.”

Oysa toplum, böyle şeyleri kolay kolay unutmaz.

Bazı konular bir süre sessizce birikir. Sonra bir gün yeniden hatırlanır.

Ve o hatırlandığında, faturası genellikle düzenlemeyi yapan teknik kadrolara değil; en tepede görülen siyasi figüre kesilir.

Türkiye’de de bu durum, çoğu zaman doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yöneltilen bir siyasi maliyete dönüşebiliyor.

Umarım, bu kritik hatadan bir an önce dönülür.

HALKBANK DAVASI VE YANSIMASI

Türkiye’nin son yıllarda mücadele ettiği zor başlıklardan biri de uluslararası finans ve hukuk alanındaki dosyalardı.

Bu noktada özellikle Halkbank etrafında yürüyen süreç, uzun süre hem siyasi hem ekonomik bir tartışma başlığı oldu.

Bugün gelinen noktada bu dosyanın önemli ölçüde geride kalmış olması, Türkiye açısından bir rahatlama alanı yarattı.

Kurumsal olarak bankanın yeniden normalleşme sürecine girmesi ve yönetim kadrosuna duyulan güvenin korunması, finans sistemi açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Halkbank Genel Müdürü Osman Arslan yönetimindeki kurumun bu süreci, temkinli ama kararlı bir şekilde yönettiği görülüyor.

Bugün ortaya çıkan tablo, bankanın hem kurumsal dayanıklılığını hem de finansal sistem içindeki yerini korumayı başardığını gösteriyor.

İYİLİĞİN GÖRÜNÜR OLMASI

Geçtiğimiz günlerde sanatçı Çelik’in bir mahalle bakkalındaki veresiye defterini kapattığı haberleri, sosyal medyada hızla yayıldı.

Bir tarafta eleştirenler, diğer taraftan övünenler…

Basit gibi görünen bu davranışın bu kadar konuşulmasının nedeni aslında çok açık: Toplum, iyiliğe aç.

Birileri çıkıp yardım ettiğinde, insanlar bunu görmek ve yaymak istiyor.

Eskiden “Sağ elin verdiğini sol el bilmesin.” anlayışı daha güçlüydü.

Fakat bugünün dünyasında, rencide etmeden yapılan iyiliğin görünür olması bazen başka iyilikleri de tetikleyebiliyor.

Belki de mesele, tam olarak burada yatıyor.

Çelik’in yaptığı hareket, aynı zamanda başkalarına da ilham olabilecek bir davranış.

Eğer bu hareket, bir kişiyi bile iyilik yapmaya teşvik etmişse zaten amacına ulaşmış demektir.

Ben, yapılan iyiliğin görünür olmasından yanayım.

Çünkü iyilik, paylaşıldıkça yayılır…

VERİN KARDEŞİM ŞU MERDİVENİ

Bitirmeden…

Bebek’teki şu merdiven meselesine de bir değinmek isterim.

Bebek’te sökülen bir merdiven üzerinden kopan tartışma, aslında İstanbul’daki kamusal alan meselesinin küçük ama anlamlı bir örneği.

Yıllardır insanların güvenle kullandığı, özellikle denize girmek isteyenler için kolaylık sağlayan o merdiven, bir gece ansızın kaldırıldı.

Ardından da doğal olarak tepki geldi.

Bu konuyu gündeme taşıyan isimlerden biri de Aydın Aydıner oldu.

Onun söylediği şey basit: Mesele sadece bir merdiven değil. Çünkü o merdiven, yıllardır yüzlerce insanın kullandığı bir kamusal erişim noktasıydı.

Özellikle yaşlılar, kadınlar ve yüzmek isteyen vatandaşlar için pratik ve güvenli bir yoldu.

Eğer bir sorun varsa düzenlenir, iyileştirilir, güvenli hale getirilir.

Ama tamamen ortadan kaldırmak çoğu zaman en doğru çözüm değil.

Ez cümle…

Aydın’ın merdivenlerini kim aldıysa geri versin kardeşim.