Humeyni Bursa’daki sürgün günlerinde neler yaşamıştı?
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) son aylarda arşivinden belgeleri birer ikişer paylaşmaya başladı. Geçen hafta yayınladığı “Çok Gizli” damgalı belgeye hakkında MİT’in resmi sitesinden verilen bilgide şunlar yazılıydı:
“İranlı siyasetçi ve Şii din adamı Ayetullah HUMEYNİ’nin 4 Kasım 1964-5 Ekim 1965 tarihleri arasında MİT’in gözetiminde Türkiye’de ikameti kapsamında Millî Emniyet Hizmeti Reisi Ziya SELIŞIK imzasıyla İstanbul Merkez Şefliği’ne 11 Kasım 1964’te gönderilen yazı.”
Belgede adı “İran’lı Bir Misafir” diye geçen Humeyni’nin Bursa’da ikametinin kararlaştırıldığı, nerede kalacağı, kendisiyle hangi birimin ilgileneceği belirtiliyor ve haberleşmelerde adının “Belli” diye geçirileceği hatırlatılıyordu.
Aslında Humeyni’nin Türkiye’deki mecburi ikameti işlenmiş değil. Tabii İran’daki devrime henüz 15 yıl vardır ama Humeyni o tarihte de milyonlarca İranlının bağlandığı dinî bir liderdi.
Şah’ın en tehlikeli rakibiydi ve onunla ters düşünce apar topar evinden alınıp Türkiye’ye gönderilmişti. Önce Ankara’ya götürülmüş, orada dikkatleri üzerine çekeceği fark edilince dindar ve sakin bir şehir olduğu gerekçesiyle Bursa’ya yollanmıştı.
Gerçekten de Bursa’daki sürgün aylarında Humeyni namazlarını Ulucami’de kılardı.
"Bir seferinde Molla Arap Camii’ne götürüldüğünde “kravat” meselesinde imamla aralarında tartışma çıkar. İmam Yakup Özendim kravatın dine aykırı olduğunu iddia eden Humeyni’yi cami kütüphanesinden bir kitap getirerek susturur." (Milliyet, 21 Ağustos 1987)
Buraya bir parantez açalım: Molla Arab adlı âlim Yavuz Sultan Selim’i İran’daki kızılbaşlara sefer düzenlemeye teşvik etmiş ve bu amaçla bir eser kaleme almış, Çaldıran seferinde de hazır bulunmuştur. Humeyni’nin İran’da kendisine lanet okunan bu Sünni âlimin camisine götürülmesi de enteresan.
Bursa yıllarında İstanbul ve İzmir’e de gitmiş Humeyni. İranlılarla özel görüşmelerini dikkat çekmesin diye İstanbul’da Park Otel gibi kalabalık yerlerde yapmış. Tabii CIA’nın kurduğu SAVAK görevlisi de yanında. Onların yanında da o zaman adı MAH olan MİT görevlisi Albay Ali Çetiner hazır ve nazırdır. Hatta Bursa’ya ilk geldiklerinde üç ay Çetinerlerin evinde kalmış. Sonra müstakil bir köşk tutulmuş.
Şimdi size bazı çarpıcı pasajlar aktaracağım Humeyni’nin Bursa aylarına dair.
"İran gizli servisi SAVAK'tan Albay Hafzali ve 3 koruma ile gizlice Ankara'ya getirilen Humeyni'yi askeri havaalanında Askeri İstihbarat görevlisi Albay Ali Çetiner ve dönemin MİT görevlileri karşıladı. Havaalanından doğruca Ankara'da Bulvar Palas Oteli'ne götürüldü. Arka kapıdan otelin 514 numaralı odasına çıkartılan Humeyni'nin üzerinde kara bir cübbe vardı. Başındaki sarık ise çıkarılmıştı. Kimliği otelde herkesten gizlendi. SAVAK ajanları ve Türk Askeri İstihbaratı Humeyni'nin her hareketini gözlüyordu. 5 gün otelde tutulduktan sonra, bir gece ansızın güvenlik nedenleriyle Bursa'ya götürüleceğini öğrendi. Yeni evi Askeri İstihbarat Subayı Albay Ali Çetiner'in Bursa'daki eviydi." (Sabah, 25 Eylül 2000)
Derken dışarıda molla kıyafetiyle dolaşmasına izin verilmediğini öğreniyoruz:
“Bursa'da evde kapalı kalan Humeyni'nin canı sıkılmaya başlamıştı. Sokağa çıkmak istediğini söylemeye başladı ancak MİT Türkiye'de cübbe ve sarıkla sokağa çıkılamayacağını söyleyince vazgeçti. Daha sonra Albay Çetiner kendisine ceket pantolon ve gömlek getirdi hatta cübbe görevi gören pardösü de verdiler ancak Humeyni reddetti. Israrları fayda etmeyince 4 aylık bir aradan sonra pes etti ve gömlek, pantolon ve pardösü giymeye razı oldu.” (Sabah, 25 Eylül 2000)
Bu arada Florya plajında peştemalla ilk defa denize girdiğini öğrendiğimiz Humeyni’ye Türk devletinin Ankara, İstanbul gibi kalkınmış şehirlere gezintiler düzenlemesi , dahası gösterilen konuksever ve yakın davranış SAVAK ajanlarını ve İran devletini rahatsız edince Şah yönetimi Humeyni’nin Necef’e gitmesine razı olur ve Türkiye sürgünü sona erer.
Milliyet gazetesinde Ahmet Kahraman imzasıyla çıkan yazı dizisinde birkaç ayrıntıya yer verilir.
Türkiye’ye gelirken kimlik ve pasaportunu yanına almasına izin vermedikleri için Humeyni Irak’a gideceği zaman kimlik sorunu yaşamış. Albay Çetiner bu meseleyi çözmek için günlerce İstanbul’daki İran konsolosluğuna gidip gelmiş. Hatta birkaç kere havaalanından geri çevrilmiş Humeyni. Neyse ki Ankara’dan yardım elini uzanmış da Humeyni’ye kimlik tedarik edebilmişler ve o kimlikle Irak’a gönderilebilmiş.
Bir diğer olay ise İran’dan gelen bir ekibin Humeyni’yi kaçıracağı haberinin ulaşması. Hemen tertibat alınır. Emniyete haber verilir (zaten emniyetin bu suretle haberi olur Humeyni’nin şehirlerinde bulunduğundan). Emniyet İranlılardan birkaçını yakalar ama bir şey çıkmaz.
Bu arada Humeyni’yi merak eden komşulara Çetiner’in eşi Melahat Hanım onun eşinin üvey babası olduğunu söyleyerek geçiştirir. Misafirleri Urfa’dan gelmiştir, hanımı öldüğü için yalnız kalmış, onlar da yanlarına almıştır!
Humeyni’nin İstanbul’daki Park Otel’in antetli kâğıdına yazdığı gizli emirle İran Başbakanı Mansur’u öldürtmesinden tutun da Melahat Hanım’ın evde başörtü takmasını istemesine kadar ilginç olaylarla dolu bir dönem geçirmiş Türkiye’de. Uçağa binerken de ağlamış.
MİT’in yayınladığı belge bakın bizi nerelere götürdü?
Tarihçilik de görünmeyeni ortaya çıkarmak mesleği değil midir?


