Okul katliamları bireysel delilik mi, toplumun gizli yaraları mı?

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan

2009 yılında kaybettiğimiz mimar Turgut Cansever’in şu sözü, tam da bu günlerde yüreğimize oturuyor:

“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz, ihmal ettiğiniz nesil imar ettiğiniz şehri tahrip eder.”

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da peş peşe yaşanan okul saldırıları, bu sözün ne kadar acı bir hakikat olduğunu bir kez daha yüzümüze vurdu. 2023 Şubat depreminin yaraları henüz sarılmamışken depremzede çocuklarımıza yönelik bu vahşet, travmayla boğuşan bir topluma yeni ve derin yaralar açtı. Medya hemen “ruh hastası”, “deli”, “oyun bağımlısı” gibi kolaycı etiketlere sarıldı.

Oysa bu ilk defa bizim başımıza gelmiyor dünyada. Uzmanlar okul saldırılarını nasıl açıklamış, beraberce bakalım:

Harvard sosyoloğu Katherine S. Newman’ın 2004 tarihli “Rampage: Okul Katliamlarının Sosyal Kökenleri” adlı kitabı önemli bir uyarıdır. Newman, Amerika’nın küçük şehirlerindeki benzer katliamları inceledikten sonra beş temel faktör tespit etmiş: Saldırganın okulun sosyal hiyerarşisinde “loser” olarak damgalanması, medya üzerinden öğrenilen şiddet senaryosu, öğretmenlerin sorunları yüksek sesle dile getirememesi, küçük toplulukların “bizim çocuklarımız öyle şey yapmaz” tavrıyla gerçekleri örtbas etmesi ve statü kaybına uğrayan ergenin kan dökerek kendini ispat etme dürtüsü.

Deprem sonrası Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşananlar, bu tabloyu neredeyse birebir yansıtır. Travmayla boğuşan, sosyal bağları zayıflamış, gelecek kaygısıyla kıvranan gençlerde dışlanma hissi daha da keskinleşmiş durumda. Her iki şehirden dışarıya yoğun bir göç yaşanmış ve şehrin insanlar üzerindeki geleneksel kontrolü azalmıştır.

Newman’ın vurguladığı gibi saldırılar bireysel bir delilik değil; okulun ve topluluğun iç dinamiklerinin patlamasıdır. Deprem felaketiyle birleşince patlama daha yıkıcı hale gelmiş.

Émile Durkheim’ın bir zamanlar tanımladığı anomi hali artık bizim topraklarımızda kendini göstermekte. Durum şu: Normların belirsizleştiği, sosyal bağların zayıfladığı, ortak değerlerin sarsıldığı bir dönemde fert kendini kuralsız ve amaçsız, yani boşlukta bulur.

Robert K. Merton’a göre ise anomi, toplumun herkese başarı, statü, “gerçek erkek” olma gibi kültürel hedefleri dayatması, fakat bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını herkese eşit sunmaması sonucunda ortaya çıkar. Bu uyumsuzluk fertte derin bir gerilim yaratır. Özellikle “isyan” ve “yenilikçi sapma” tipleri okul saldırılarında belirgindir. Toplumun dayattığı hedeflere meşru yollardan ulaşamayan genç, şiddeti bir çıkış yolu olarak görür. Okul ise başarı ve statü hiyerarşisinin en yoğun yaşandığı kurumdur.

Sosyolog Louis Wirth’e göre ise şehirleşme kalabalık, yoğunluk ve heterojenlik yollarıyla samimi ilişkileri parçalar, insanları anonimleştirir ve aidiyet duygusunu zayıflatır. Wirth’in tespiti şöyledir:

“Fert bir yandan samimi grupların duygusal kontrolünden kurtulur, öte yandan ise bütünleşmiş bir toplumda var olan kendini ifade, moral ve aidiyet duygusunu kaybeder. Bu, tam da Durkheim’ın değindiği anomi (kuralsızlık) halidir.”

Deprem zaten şehirleşme yoluyla kırılganlaşmakta olan sosyal yapıyı iyice sarsmıştır. Aile, okul ve topluluk bağları kopmuş, geleceğe dair umut belirsizleşmiştir. İşte bu anomik ortamda biriken gerilim, reddedilme ve erkeklik kaybı hissi bazı gençlerde dramatik bir “intikam ve gösteri”ye dönüşebilmektedir.

Ne var ki mesele burada bitmez. Sosyolojide giderek güçlenen ikinci büyük açıklama erkeklik krizidir. Neredeyse bütün okul katliamlarını erkek çocuklar veya ergenler gerçekleştirmektedir. Michael Kimmel ve Eric Madfis gibi araştırmacılar bunu “zehirli erkeklik” ile açıklar. Okul kültürü spor, güç ve popülerlik üzerinden dar bir “gerçek erkek” tanımı dayatır. Bu kalıba uymayan gençler derin bir erkeklik kaybı yaşar. Okul onların erkekliğini ezen bir kuruma dönüşür. Bu ezikliği kamusal ve dramatik biçimde geri kazanmanın yolu ise silahla “güç gösterisi” yapmaktır.

Saldırganı “deli” ilan etmek toplumu rahatlatır ama gerçeğin de üzerini örter. O genç, toplumun dayattığı erkeklik tanımına uymadığı için dışlanmış ve sonunda bu reddedilmeyi şiddet içeren bir senaryoyla tersine çevirmeye çalışan biridir. Medya ve sosyal medya ise bu eylemleri büyük bir gösteriye dönüştürerek yeni adaylara hazır bir şiddet senaryosu sunar.

Dikkatle bakıldığında Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’daki okul faciaları bize acımasız bir ayna tutar ve bu, Turgut Cansever’in sözüyle birleşince daha da çarpıcı hale gelir: Biz şehri, okulu, çevreyi imar etmeye çalışırken nesli ihmal ettik. Bu trajedileri yalnızca ruh hastalığı diye geçiştirmek yarayı derinleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Gerçek çözüm, okul kültürünü yeniden şekillendirmekte, sağlıklı erkeklik modelleri sunmakta, sosyal dışlanmayı azaltmakta ve “güç=şiddet” denklemini kırmaktadır. Aksi takdirde enkaz altında kalan yalnız binalar olmayacaktır.

Belki de asıl delilik, aynı kolaycı açıklamalara sığınmak ve Turgut Cansever’in sarsıcı uyarısını kulak arkası etmektir.