Veda edememek
İnsan kaybettiği birine zamanla alışıyor denir.
Buna hiç inanmadım.
İnsan alışmıyor. Sadece o acıyla yaşamayı öğreniyor. Sabah kalkıyor, işe gidiyor, arkadaşlarıyla konuşuyor, bazen kahkaha bile atıyor. Dışarıdan bakınca her şey normale dönmüş gibi görünüyor. Ama bazı eksiklikler var ki insanın içinden hiç çıkmıyor.
Hele bir de veda edememişse…
İşte o zaman yıllar geçse de bir taraf hep yarım kalıyor.
Depremde yakınını bulamayan aileleri düşünün. Aylarca, bazen yıllarca bir haber bekliyorlar. Ya da denizde kaybolan evladının bir gün döneceğine inanarak yaşayan anne babaları… Onların beklediği şey sadece bir haber değil. Sevdiklerini toprağa vermek istiyorlar. Bir mezarın başında durabilmek, dua edebilmek, çiçek bırakabilmek istiyorlar. Çünkü insanın içindeki acıyı tamamen bitirmese de vedanın ayrı bir yeri var.
Geçtiğimiz günlerde Gülsel Ceren Güneş’in Tanrıların Tahtında romanını okudum.
Romanın kahramanı Tomris, Everest’te hayatını kaybeden eşinin bedenini almak için yıllar sonra yeniden yola çıkıyor.
İlk sayfalarda “dağcılıkla ilgili bir roman” okuyacağımı düşündüm.
Ama birkaç bölüm sonra anladım ki mesele Everest değil.
Mesele, insanın yarım kalan bir vedayı tamamlamaya çalışması.
Tomris yıllardır içinde taşıdığı yükle yeniden yüzleşiyor. O yükü biraz olsun hafifletmeye çalışıyor.
Kitabı okurken aklıma haber peşinde tanık olduğum insanlar geldi.
Bir cinayet dosyasında yıllardır adalet bekleyen aileler…
Depremden sonra hâlâ yakınını arayan insanlar…
Kayıp çocuklarının fotoğrafını yıllarca ellerinden bırakmayan anne babalar…
Hepsinin ortak bir cümlesi vardı aslında.
"Hiç değilse nerede olduğunu bileyim."
Bazen insanın ihtiyacı olan şey cevapların hepsi değil.
Belirsizliğin bitmesi.
Çünkü belirsizlik, acıyı sürekli canlı tutuyor.
Belki de bu yüzden insanın zihni hep aynı soruların etrafında dönüp duruyor.
“Acaba son anı nasıldı?”
“Acaba çok acı çekti mi?”
“Acaba ona son kez sarılabilseydim ne söylerdim?”
Bu soruların cevabı olmuyor.
Olmayınca da insanın içinde yaşamaya devam ediyor.
Son zamanlarda güçlü olmaktan çok söz ediliyor.
Sanki hiç ağlamamak, hiç dağılmamak, her şeye kaldığı yerden devam etmek zorundaymışız gibi…
Oysa insan bazen durmak ister.
Bazen sadece özlemek ister.
Bazen de ağlamak…
Bunda utanılacak hiçbir şey yok.
Çünkü acı, yok sayılınca ortadan kaybolmuyor.
Sadece insanın içine yerleşiyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllar geçmesine rağmen aynı yerde bekliyor gibi hissediyor.
Hayat ilerliyor ama onların zamanı ilerlemiyor.
Çünkü vedaları yarım kalıyor.
Tanrıların Tahtında bana en çok bunu düşündürdü.
Bazen bir yolculuğun amacı bir yere varmak değildir.
İnsan, yıllardır içinde taşıdığı yükü biraz olsun hafifletmek için çıkar yola.
Belki de hayatın en zor tarafı kaybetmek değil.
Veda edemeden yaşamaya devam etmek.
Çünkü insan, gerçekten vedalaşabildiğinde acısı tamamen geçmese bile onunla yaşamayı biraz daha kolay öğreniyor.