Uyuşturucu! Toplumsal kaçış ve Sorumluluk
Uyuşturucu meselesi insanlık tarihinin en garip paradokslarından biri. Yasaklanıyor, cezalar ağırlaşıyor, sınırlar sıkılaşıyor, milyarlar harcanıyor, binlerce insan bu işin mücadelesinde çalışıyor...
Sonuç? Sanki 9 başlı yılan Hidra gibi, bir baş kesiliyor, iki baş çıkıyor. Peki neden?
Büyük güçler, uyuşturucu baronları, küresel ağ gibi birçok sebep sunulabilir ama cevap sadece bunlar değil. Talep bitmiyor!
Demek ki mesele başka bir yerde. Uyuşturucu, garip biçimde iki uçta da aynı anda var. En yoksul, en çaresiz mahallede de var, en zengin, en eğitimli, en kariyerli insanın masasında da.
Bu tesadüf değil, bu bir ipucu.
Çünkü uyuşturucu çoğu zaman keyif değil, kaçış satıyor.
Dünyadan kaçış.
Gerçeklerden kaçış.
Kendinden kaçış.
Bazısı için kaçış, dayanılmaz bir yoksulluk ve umutsuzluk. Bazısı için kaçış, başarı baskısı, yalnızlık, tükenmişlik. Bazısı içinse daha sinsi bir şey. İçeride bastırdığı benliği bir anlığına dışarı çıkarma denemesi.
Zenginlerin trajedisi de burada. Her şeye sahip olup kendine sahip olamamak... Dışarıdan tam görünen hayatın içeride boş hissettirmesi.
Biz uyuşturucuyu sorunun kendisi sanıyoruz. Oysa madde, sadece bir semptom. Asıl hastalık, hayatın kurulumunda.
Herkesin sormaya korktuğu bir soru var. Yüzleşmemiz gereken bir gerçek!
Uyuşturucu kullanmadan yaşanamaz bir dünya mı inşa ettik?
Teknolojinin zirve yaptığı, iletişimin sınırsız olduğu bu çağda, insanlık belki de tarihinin en yalnız dönemini yaşıyor. Londra’da da Berlin’de de İstanbul’da da durum aynı. Maneviyatın yerini maddiyatın, dostluğun yerini rekabetin, huzurun yerini hızın aldığı bu yeni dünya düzeni, insan ruhunda devasa delikler açıyor.
Eğer dünyanın herhangi bir yerinde 13 yaşındaki bir çocuk, henüz hayatın ne olduğunu bilmeden uyuşturucu kullanma eğilimi gösteriyorsa, bu sadece o çocuğun ya da ailesinin sorunu değildir. Bu, dijital ekranlardan ve beton yığınlarından başka bir hayal sunamayan modern medeniyetin iflasıdır.
Mücadele elbette sürmeli, o zehir tacirlerine dünyalar dar edilmeli.
Ama şunu anlamamız lazım; insan ruhundaki boşluk polis raporlarıyla doldurulamaz.
Film Önerisi: Trainspotting (1996)
Küresel bir buhranın ve kaçış psikolojisinin en kült anlatısı olan Trainspotting, sadece bir bağımlılık hikayesi değil, modernizmin dayattığı tek tip yaşama karşı sert bir başkaldırıdır.
Film, uyuşturucunun yarattığı sefaleti tüm çıplaklığıyla gösterirken, "İnsanlar neden kaçmak ister?" sorusunu da izleyicinin kucağına bırakır. Gençleri o karanlığa iten şeyin sadece madde değil, sevgisiz ve geleceksiz bir toplum olduğunu anlamak için sarsıcı bir başyapıt.
Film, "Uyuşturucu kötüdür" gibi basit bir kamu spotu mesajı vermez. Aksine, insanların neden kendilerini yok etme pahasına o dünyaya girdiklerini, o gri banliyölerdeki umutsuzluğu ve ayık kalmanın bazen ne kadar acı verici olabileceğini yüzümüze çarpar.
Özetle...
Biz, insanlara ayık kalmanın ve hayatla yüzleşmenin de keyifli olabileceği, anlamlı ve umut dolu bir gelecek sunamadığımız sürece, insanlık kendi inşa ettiği bu metalik dünyadan kaçmak için o sahte cennetlere koşmaya devam edecek.
Sorun sadece madde değil, sorun modern dünyanın insan ruhuna dar gelen kıyafetidir...