Foto Galeri
Ensonhaber.com
TÜM FOTO GALERİLER

Yazın 10 fenomeni

Evrak toplaması ayrı ıstırap, solundan kalkmış memura çatma ihtimali başka kâbus; vize kuyruğu büyük çile. Buna karşılık bir sürü ülke artık vize istemeden ‘gel gel’ yapıyor.

1/33

Bir-üç-beş derken, toplamı an itibarıyla 57. Dolayısıyla pekâlâ imza sirküleri temin edebilecek, hatta üstüne kayıtlı gayrimenkullerle plaza inşa edebilecekler bile baktı ki dünya artık vize istemeyen ülkelere giderek de gezilebiliyor.

2/33

İster Dünya Kupası’nın artıklarını süpürmeye Güney Afrika’ya (‘Big five’ denen büyük beşliyi görme fantezisiyle safari, Boulders Beach’te penguenleri görmek, Ümit Burnu’na çentik atmak, teleferikle Masa Dağı’na çıkmak ve de iri kediden hallice yavru aslanlarla ahbaplık kurmak farz)... Ya da Arjantin’den Arnavutluk’a, Jamaika’dan Kırgızistan’a, Malezya’dan Maldivler’e, Tayland’dan Tunus’a, diğer 56’dan birine...

3/33

Tabii esas mıknatıslı bölgeler, komşular ve komşuları: Suriye’ye dolmuş kalkıyor, İran’a ilginç kültür turları düzenleniyor mesela. Ama bu mevsimde açık ara favori iki destinasyon var: Aşağıdan Beyrut, yukarıdan Dubrovnik. Beyrut, sadece oraya bir kariyer, hatta bir hayat adamış Cengiz Çandar’ı değil, turistik gezi için gidenleri bile kendine çekmeyi bilen tuhaf güzellikte bir şehir.

4/33

Hüznü, coşkusu, tezatıyla, anlatması zor o yarınsızlık havasıyla, insanı silkeleyen ve sarmalayan bir şehir. Tabii mutfağıyla da: Humus, İstanbul’da aynı adla karşınıza çıkanları bir çırpıda geçin, Antep, Urfa, Antakya’da rastlayacaklarınızın da çok ötesinde. Abdel Wahab, Al Balad, Ahwet El Ezzaz gibi lokantalarda tabouleh, fatayer gibi diğer yöresel mezelerle haşır neşir olunduğu gibi, bir de Centrale gibi tasarım yerler, Tünel muadili Gemmayzeh’de dizili bar-restoranlar var ki, en havalı metropollerin yeme-içme-gece numaralarıyla yarışır.

5/33

Balkanlar ise ayrı güzellik, hüzün, aşinalık taşıyor. Dalmaçya sahilleri, Makedonya, Hırvatistan, Bosna Hersek; çocukluğumuzun sonradan matruşkalaşan Yugoslavya’sı... Bosna Hersek’in başkenti Saraybosna’da savaşın acısı binalardaki hasardan da, anlatılan hikâyelerden de hâlâ belleklerde ama hüznün yanında coşku ve heves de hissediliyor. Saraybosna’ya gidip de Boşnak böreği, kurutulmuş isli et yemeyene diyecek lafımız yok, ama bir de küçük sır verelim: Saraybosna Müzik Akademisi’nin karşısındaki Mala Kuhinja’nın sadece 13 sandalyesi var, mönüsü yok.

6/33

Sahibi ve aşçısı Muamer Kurtagiç, insanlara sevdiği ve sevmediği malzemeleri sorup, şahsa özel yemek yapıyor. Müthiş bir deneyim. Yine de bir tek yere gideceksek, hemen bu hafta sonu, Dubrovnik olsun. Bizim Ege’yle yarışacak güzellikte deniz, üstüne Venedik çağrışımlı, avuç içi kadar piyasa alanı, daracık karakteristik sokaklarda hem de ucuza aylaklık...(Nur Çintay A.)

7/33

İlkokul hayat bilgisi kitaplarından başlayarak ülkemizin dört mevsimin de tadına bakan, jeopolitik önemi haiz bir noktada konuşlandığı öğretildi bize. Zaten cümle âlemin gözünü bu topraklara dikmesinin temel sebeplerinden biri de buydu.

8/33

Sonra iklim değişikliğiydi, küresel ısınmaydı derken, ilkbahar-yaz-sonbahar-kış şeklinde ünite defterlerine işlenen mevsimlerde kimi sapıtmalar gerçekleşti. Mevsimlerin süreleri uzadı kısaldı, sıcak ya da soğuk, bir sürü sıfatın ‘çok’ halini tadar olduk

9/33

Bilimsel olarak bu sene yazın temmuz ayında gelmeyi tercih edişinin nedenleri nelerdir bilinmez, ama ilkbahar yağmurlarına boğulan günler ve sonbahar ısırıcılığındaki gecelerle haziran, şimdiye kadar alıştığımızın çok dışındaydı. Öyle ki, yazın gelemeyişi, yazın en büyük meselesi oldu. Bu tabii ki sadece meteorolojik bir mesele değil. Bir reklamda ‘Hepimiz tatil için çalışıyoruz’ diyorlar.

10/33

Tatille kurduğunuz ilişki ve tatilden anladığınız değişebilir ama yapılacak bir plan varsa düşecek yağmur miktarı da önemli tabii. Üç ay diye bildiğimiz yazın üçte birinin böyle gümbürtüye gidişi, her üç kişiden birinin tatil planını mahvetti. Gerekli kaydırmayı yapanlar da önümüzdeki aylarda kimi sahillerde koy başına düşen insan sayısını artıracak maalesef.

11/33

Mayıs ayında hevesle askılıları çıkaranların bir müddet şemsiye-sandalet kombinasyonuyla sokaklara dökülüşü, vitrine ne koyacağını bilemeyen dükkâncılar meselenin tekstil sektörüne yansımaları... ‘Terasa bu kadar parayı boşuna mı harcadım’ diyen mekâncılarla, hâlâ ‘yazın içkisi’nin adını koyamamış dergi çalışanlarının dertleri de cabası...

12/33

Bir de ta kış kıyamet zamanlarından dev ‘kır düğünü’ projesi için kol sıvayan hüzünlü çiftler mevcut... O aniden kapalı mekân ayarlama gayretleri, o yağmur indirince maaile saçak altına koşturmalar, o suyu çekmiş gevşek topuzlar... Onlar için yazın gelemeyişi, maalesef hayatlarının fenomeni olacak. Biz bir şekilde başımızın çaresine bakarız. (Pınar Öğünç)

13/33

Patlat bir vuvuzela... Dünya Kupası’nın son haftasına gelmişken, sanki o ince uğultu, o arı saldırısını, fil diskosunu andıran ses hayatımızda hep varmış gibi geliyor, sanki vuvuzela bize zurna kadar yakın. Halbuki hayatımıza gireli şurada kaç hafta... Sürprizli takımlar olabilir, unutulmaz bir an, bir pozisyon, bir gol, bir sevinç şovu olabilir, ama yok. Dünya Kupası, ilk kez bir sesle anımsanacak.

14/33

İlginçtir, maç izlemeyi güçleştiren itici bir ses olmakla kalmayıp, ses ölçümleriyle duyma yetisine zararları da kanıtlanan bu aletin en büyük savunma kalkanı kültür oldu. İş, ‘Güney Afrika’nın kültürüne laf mı ediyorsunuz’a gelince tepkiler de başka yöne kırılıyor.

15/33

Oysa vuvuzelanın bu plastik hali ve bu tonda sesiyle ortalıkta görünmesinin tarihi 90’lar. Başta oyuncak olarak çıktı da sonra mı stadyumlara taşındı kısmı karışık, ama Güney Afrika’da bir futbol seyirlik çerezine dönmesinin tarihi 20 yıl bile değil. Zulu kabilelerine, gerçekten kültürel üflemelilere göndermeler yapanlar var. Vardır da bağlantısı, ticari girişimci de o toprakların evladı sonuçta...

16/33

Sanıyor musunuz ki kupada şampiyon belli olduktan sonra kafamızı dinleyeceğiz? Birtakım Afrikalı girişimciler kısa kupanın kârı olarak milyonlarca vuvuzelanın parasıyla kalacaklar? (Hiç şaşırtıcı olmayan bir haber: Vuvuzela üretiminde Çin de baş aktörlerden...) Örneğin insanın sinir tellerini germesine rağmen bağımlılık yapan bu acayip Afrika ritmi önce kendi filtrelerini, sonra da cep telefonu melodilerini doğurdu. Daha bir süre kayınvalide aradığında birinin telefonundan vuvuzela yükselebilir yani.

17/33

Bunun dışında tabii ki vuvuzela üretimi yedi cihana yayılacak. Lig mevsimi bir gelsin, sanıyor musunuz ki vızıltısız maç göreceğiz? Bakın, geçenlerde Gebze’de bir futbol turnuvasında ilk vuvuzela konulu kafa göz yarma olayı da yaşandı. Sezon açılınca kim bilir neler olacak?

18/33

Bir de tabii önümüzde seçim var. Saadet Partisi atak davranmış, Yıldırım ilçesinde yapımı devam eden Kaplıkaya Cazibe Merkezi (O da neyse...) önünde basın açıklaması yaptıktan sonra partililer vuvuzela çalmış. Seçim otobüsleri sokakları turlamaya başladığında kim bilir ne olur? (Pınar Öğünç)

19/33

Neden illa ki iPad? iPad, bir Apple efsanesinin gerçeğe dönüşmesinin hikâyesi. Steve Jobs, Apple’ın bir tablet bilgisayar çıkarmak için gerekli teknolojiye sahip olduğunu ilk kez 2002’de açıkladı. O günden sonra teknoloji dünyası, Apple’ın gerçekliği muamma tabletiyle yatıp kalkmaya başladı. Günümüzün pazarlama dehası Jobs, iPhone’la telefonu yeniden keşfettiği gibi 90’ların popüler ürünü tablet bilgisayarı da 2010’da küllerinden doğurmayı başardı.

20/33

Önünde uzun kuyruklarla birlikte New York’ta satışına başlanan iPad, ilk gün 700 bin alıcı buldu. Satış rakamlarının 3 milyona ulaşması içinse üç ay geçmesi yeterli oldu. Windows işletim sistemine sahip ve orijinal üründe bulunmayan birçok özellik barındıran taklitleri Çin’de bir hafta içinde üretildi. The New York Times dakika dakika iPad satışlarını anlattığı bir blog açtı. Daha ne olsun!

21/33

iPad ile yeniden harlanan tablet piyasası, vaat ettiği pazar payıyla birçok teknoloji şirketinin de bu işin peşine düşmesine sebep oldu. Bilgisayar piyasasının devlerinden HP, yakın zaman önce emektar Palm’ı satın alarak, piyasaya ‘Ben de buradayım’ dedi. Ürün isimlerinin başına ‘i’ koyulmadığı sürece Apple’ın başarısı yakalanabilir mi bilinmez ama kesin olan bir şey varsa o da Apple’ın teknoloji tutkunlarının içini nasıl kıpırdatacağını çok iyi bildiği...

22/33

Peki neden illa ki iPad? Çünkü siz gerçekten Mac’intosh ve iPhone tarafından karşılanamayan ihtiyaçlarınız için bir alete daha gerek duyuyorsunuz. Saatlerce koltuğunuzda oturup dizüstü bilgisayarınızın ağırlığı altında ezilmeniz söz konusu bile olamaz. Dünyayı yerinden oynatan, mağazaların önündeki uzun kuyrukların müsebbibi bu alet, bir oyun konsolu, bir statü sembolü, müşterileri etkilemek için şık ve yeni bir araç.

23/33

Ön siparişle evinize kargolanabilecek bu teknoloji harikası için günlerce kuyrukta beklemek bile kalbinizde bir festival havası estirmeye yetiyor. Amerika’daki tanımıyla ‘büyük seçim iPhone’, çok kısa sürede arzu nesnesi haline gelerek ‘boyutun önemli olduğunu’ kanıtladı ve fenomen olarak anılmayı hak etti. (Zeynep Sarptır)

24/33

Bir sürmanşet aracı olarak evlilik Evlilik, işin başında aşkla, heyecanla, göğüs kafesinde kuşlar, midede kelebeklerle başlasa da, imzaların atılmasıyla beraber aileler, ortak bütçe, çoluk çocuk derdi, itiş kakış, kriz, kirli çamaşır da demek. Ama kirli çamaşırlar hiç bu kadar ortaya saçılmamış, kokuları kamunun burnuna burnuna böyle direkt tutulmamıştı galiba.

25/33

Direkten dönen bir başka çift de Demet Akalın-Önder Bekensir’di. Daha önce dört aylık bir evlilik bitirmiş Akalın’la üç ay içinde boşanmış Bekensir’in beş aylık evliliklerini çatırdatan iki olay dillendirildi. Millet daha Bekensir’in erkek arkadaşıyla zodyaktaki samimi pozları mı, karısına ayarladığı konser ücretini üç söyleyip beş alarak aradaki iki lirayı iç etmesi mi kriz çıkardı diye konuşurken onlar davalardan vazgeçti, hatta üstüne 10 gün kadar süren bir programla, eve kamera yerleştirip canlı evlilik gösterme olayına girişti.

26/33

Hadi bunlar kendimize yakın bulmasak da adını duyduğumuz tipler. Ya geçen hafta sonu ana akım medyanın sürmanşetlerine kurulan Özge Ulusoy ile Ferruh Taşdemir’e ne demeli? Kim bunlar? Kısa evlilik, daha önce hiç karşılaşmadığımız iş değil. Yaşı yetenler Ajda Pekkan ile Coşkun Sapmaz’ın sadece altı gün süren izdivacını hatırlayabilir (1973). Hande Ataizi’nin Fethi Pekin ile sadece 24 saat süren rekor evliliği ise çok daha yakın bir tarih, Ağustos 2004.

27/33

Fakat ‘manken’ ve ‘yapımcı’ titrlerini bu evlilik vesilesiyle öğrendiğimiz Özge Ulusoy ile Ferruh Taşdemir’in, birkaç gün içinde tanışıp, Demet Akalın gazı ve şahitliğinde kurdukları müessese, inşasıyla da yıkımıyla da, aradaki sadece üç günlük sancılı süreciyle de sürmanşetlerde ağırlanıyorsa, bir haber olma aracı olarak evlilik; neden olmasın? Anne düğünü basar, sonrasında baba kızını döverse hele, tadından yenmez. (Lale Dilbaz)

28/33

Her şey İstanbul’da olup bitmiyor hem. Foça, Zeytinli gibi Anadolu festivallerinin mücadelesi sonunda tozu kaldırdı ve artık büyük resmin içinde yer alıyorlar. Ortadakiler ise yerini iyice genişletti. Dikenli metal dünyasının efsaneleri dev gruplar, üç gün boyunca Boğaz sırtlarını salladılar.

29/33

Peki bir anda ne oldu da böyle oldu? Biz zaten tek başına Metallica için de dolduruyorduk stadı, diğer gruplara da gelmez gözüyle bakıyorduk. Rammstein, Manowar, Megadeth, Slayer ve diğerleri; hepsi üç güne sığdı. Uluslararası Sonisphere (Elektronik festival ismine benzemiyor mu?) adı olmasa, zaten aşardı bünyeyi.

30/33

Küçükçiftlik’in bir lunaparktan ‘ağır metal kazanı’na dönüşmesi ise metafor peşinde olana ayrı bir lezzet. Sezonun başlarında Sepultura gelmişti sessiz sedasız; konser ise fazlasıyla gümbürtülüydü. Sonisphere’den sonra Unirock, sahne önündekilere gırtlak hasarı bırakan ne kadar ağır grup varsa doldurdu ardından.

31/33

Türe uzak olanlar için biraz isim verelim, fikir yer etsin; Cannibal Corpse (Yamyam Ceset), Grave Digger (Mezar Kazıcı), Obituary (Ölüm İlanı)... İlham verici değil mi? Şöyle bir yanılgı olmasın, bu grupların şarkıları buralarda kimseyi ölüme teşvik etmiyor. Zaten o gırtlaktan İngilizce ile ne dendiğini anlayabilen bir genç liseli, o potansiyelle büyük adam olur, ölmez. Metal/rock, kim ne derse desin en zevkli başkaldırı biçimi. Bağırıp çağırıp isyan etmek kadar birlik ruhuyla eğlenmeyi de seviyor metalciler.

32/33

Bu arada, İstanbul sahnesine hafif makamdan gelecekler de var, The Cranberries ve Scorpions. Onların ilk seferleri değil ama ilk kez gelen biri var ki herkesin dilinde olduğu şekilde söyleyelim: “Ozi Ozborn geliyo oluum!” Ozzy’nin geldiği yıl, metal müzik fenomen olmaz da ne olur? (Umut Eroğlu)

33/33