Engin'le aramızda cinsellik yok

Engin Günaydın ve Binnur Kaya'yı hiç bu kadar rahat görmediniz.

Engin'le aramızda cinsellik yok

Çok izlenen bir dizinin en popüler karakterleriydi ikisi... Burhan ve Şahika, ardından Dilber Hala. Engin Günaydın ve Binnur Kaya. Ortak yönleri, müthiş yetenekleri ve hayatın içinde, sanki sahnede ve ekranda o rolleri oynayanlar asla kendileri değilmiş gibi görünen halleri. İkisi de biraz endişeli, ikisi de çekingen, ikisi de ‘oyunculuğun' büyük bir ayrıcalık değil, herkesinki gibi bir meslek olduğunu düşünen, ‘sahici' insanlar. Evet, kendilerine mikrofon uzatıldığında bir dizi şahane cümle kuramıyorlar, kızarıp bozardıkları, tekledikleri oluyor. Tıpkı içimizden herhangi birinin yapacağı gibi.

'Vavien'de bir karı kocayı oynuyorlar. Hayatta ise onlar 15 yıllık arkadaş, dost, sırdaş. Aralarındaki sevgi bağını, birarada kendilerini ne kadar iyi hissettiklerini gözle görmemek mümkün değil...

Memleketiniz Erbaa'da geçen bir hikayle anlatmaya nasıl karar verdiniz?

Engin Günaydın: Ben Erbaa'nın mekanlarını çok seviyordum. Tabii bir de kendi memleketim olduğu için moral olabilir, belki biraz ekonomik bir katkısı da olabilir diye düşündüm. Düden'e çıkan dağ yollarını filmden önce Belediye Başkanı yaptırdı.

Binnur Kaya: Orası Engin'in çocukluğunda da pikniğe gittikleri yer. Oradan gidip gelirken hep bakarmış, “Burası ne kadar yüksek...” diye.

Fikir ve senaryo sizin, çeken Taylan biraderler. Uyuştunuz mu? Set ne derece demokratikti?

E. G.: Aslında sete kadar demokratiktik. Sette bence değildik. Askeri bir disiplin vardı.

B. K.: Ama çünkü onu önceki masa başı çalışmalarında artık demokratikliğin dozunu kaçıracak derecede halletmiştik. Hele benim söylediğim şeyler...

E. G.: Ben yazarlığı bırakabilirdim yani, Binnur'un öyle lafları var ki, “Sen niye yazıyorsun?”, Durul - Yağmur'lara “Siz niye çekiyorsunuz, defolun gidin buradan...” Binnur hep o kadının derin ruh dünyasını hatırlattı bize.

B. K.: Hepsi erkek ve ben zaten çok sinir oldum oynadığım karaktere, Sevilay'a. Bir zaman geldi, oynamak da istemedim. “Ya bu ne, ben bununla anlaşamıyorum. Anlaşamadığım bir şeyi nasıl oynayabilirim?” dediğim oldu. Ama özellikle Engin'in bu filmin senaristi olarak en ufak bir kibri yoktu. Söylediği gibi “Acaba bıraksam mı bu işi?” dedirtecek kadar açık konuşabiliyorduk.

E. G.: Eğer iyi bir film peşindeyseniz, iş kişilerden daha önemli. ‘Vavien'de bir de şey var, biz ona ‘Vavien kafası' diyoruz: Her şey iyi gidebilir, havalara girersiniz, ertesi gün rezalet bir durum yaratır. Ve dersiniz ki “Ben bir daha ne senaryo yazacağım, ne de oyunculuk yapacağım.” Sürekli “Sakın dengeni bozma, yoksa seni mahvederim” diyen “Vavien” adlı birisiyle konuşuyor gibiydik.

B. K.:Zaten coşma konusunda sorunlu insanlar olduğumuz için, ne mutlu ki, çok onore edici yazılarla karşılaştık, iyi şeyler duyduk ve hala birbirimize soruyoruz: “Mutlu olalım mı?” “Olalım, en azından iki gün olalım, sonra yine normale döneriz.”

Sizin tek kişilik gösterinizde sürekli altını çizdiğiniz bir şey vardı, “Kuyruğun en arkasında bekleyen adam” olma hali...

E. G.: Evet, “Gözü açık ol, işini hallet oğlum” filan derler Anadolu'da. Hayatım boyunca hoşlanmadım bu fikirden de, yapanlardan da. Onun için kuyruğun arkasında olmayı tercih ettim.

Galiba Binnur Kaya da öyle biri...

B. K.: Hem de ne biçim. ‘Buyurun' dendikçe “Yok yok, ben burada iyiyim”de ısrar eden hani. Hatta benimki karşımdakini yoracak derecede. Orada bir denge bulamadım.

Şöhret bunu nasıl etkiliyor?

B. K.:Katlıyor.

E. G.: Mesela benim içip içip kendime gelemediğim çok gece vardır. Millet içip eğlenir, benim saat 4'te “Kendime geldim mi ya? Gelemedim herhalde.” diye günü kapattığım çok vardır. Gerginlik oranı fazla herhalde.

B. K.: Ben de tam tersi hiç içebilen, sarhoş olabilen biri değilim Halbuki hep Sue Ellen'a özenmiştim. O viski bardağındaki buzlar bardağa çarpıyor ve Sue Ellen kafasına hiçbir şey takmıyor. Ne oluyorsa oluyor orada, aile mi parçalanmış, kocası baldızıyla mı beraber olmuş, Sue Ellen hep o şıkır şıkır buzlu viski bardağı sesiyle kaldı bende. Ama ben hiç içemiyorum, asla kendimden geçemiyorum. Ama mesela birkaç programa katıldıktan ve konuşamadıktan sonra internetteki sözlüklerde yorumlar okudum, “İçmiş de gelmiş, numara yapıyor” filan. İnsan niye böyle bir numara yapma yolunu seçsin ki? “Dur ben öyle bir hal alayım ki herkes bana gerizekalı desin” gibi bir şeyi seçeceğim, bir de bunun için içip geleceğim. Ülkeyi terk etmek istediğim zamanlar onlar.

Gece beraber çıkıyor musunuz hiç?

E. G.: Yok, Binnur erken uyanıyor. 11 gibi pijamaları çekiyorsun galiba?

B. K.: Kafama bir şey takarsam üç gün uyumadığım olur. İlk çekim günümdü. Erbaa'da otelde küveti yıkamakla başladım işe, bir duvarları silmediğim kaldı ve bu böyle üç gün devam etti.

Ne için bu?

E. G.: Yurtdışına gitmiştik mesela arkadaşlarla, bütün kıyafetlerini yıkamış, kaloriferlere filan asmış, daha yeni gelmişiz, sahibi geldi kaldığımız yerin, ona da açıklayamadık. Mülteci gibiydik.

B. K.: Titiz olsam canım yanmaz. Mesela filmdeki bardak yıkama sahnesi benim tipik halimdir. Obardak gıcırdatma benim çok sakinlediğim, kafamı boşalttığım bir alan.

ARKADAŞLIĞIMIZ AŞKA BENZİYOR

Karşınızdakinin muhabir olduğunu unutup içinizi dökmüşsünüz geçen gün... Radikal'de söylediğiniz “Engin'le aramızda cinsellik yok” cümlesini Sabah öyle yorumlamış...

B. K.: Yaa, mümkün mü, öyle bir şey? İnsan karşıdakinin muhabir olduğunu unutup içini dökme noktasına niye gelsin? Sanki benim hayatta hiç arkadaşım yok, yolda biriyle karşılaşsam da içimi döksem diyorum. O kadar işini iyi yapan bir muhabirdi ki Radikal'den Pınar Öğünç, çok saygılı bir röportaj yaptık biz. Mevlut Tezel öyle bir şey yazmış, “Engin'le aramızda cinsellik yok” demiştim. Sanki ben içime atıyormuşum da Engin'e o bir sitemmiş... Biz ilişkiler üzerine konuşurken geldi konu oraya. Pınar “Sizin Engin Bey'le ilişkinizde aşki bir durum var gibi” dedi...

E. G.: Ben de öyle düşünüyorum, aşka benzediğini düşünüyorum. Öbür türlü nasıl yürütebilecektik ki bu kadar uzun süre? O kadar ulvi bir tarafı var tabii ki arkadaşlığımızın.

Siz nasıl tanıştınız?

E. G.: Binnur bir gün geldi, hiç gitmedi. O zaman Fulya'da oturuyorduk, gene kalabalıktı evimiz, gelen giden boldu. Binnur da İstanbul'a yeni gelmişti. Çok güldürüyordu bizi, gülmekten beynim filan ağrıyordu benim. O zamanlar ruhunun en parlak, saf olduğu zamanlar. Yani vurdumduymazdın, umursamazdın. Şimdi “Ben ne diyeceğim” diye kasılıyorsun.

B. K.: Evet biraz tanınmaya başladıkça öyle saçma bir haller oldu.

Son olarak birbirinizin en sevdiğiniz özelliklerinizi sorup bitireyim...

B. K.: Bazen Engin'in o kadar saf, iyi niyetli bir durumu oluyor ki inanamıyorum. “Eyvah kendini hiç koruyamayacak galiba” diye düşünüyorum. Çok cömerttir. Çok ama, kendini hiçe sayacak kadar, maddi manevi, her anlamda. Önceden kendime bakmadan ona “Ya Engin, çıkıp iki cümle edeceksin, tekleyip duruyorsun” derdim. Şimdi mesela, gerçekten çok sever oldum bu hallerini. Bilmiş bilmiş konuşmamasını...

E. G.: Binnur güvenebileceğim tek kişi. Çok dürüst birisi bir defa. Yalan söyleyenlerden hoşlanmaz, yalan söylemeyi bırak. Annelik tarafı da vardır. Anadolu'ya benzetirim biraz. Bayatı kendi yiyip, tazeleri bizim önümüze koyan bir tarafı vardır benim annem gibi. Birbirimize ihtiyacımız var aslında. Yalnızlıktan kurtarıyor Binnur beni.