'Sex and the City' filminin vizyona girmesi üzerine, kent ve gece hayatını iyi bilen ve her yıl en seksi sanatçı seçilen Ayşegül Aldinç ile kadın-erkek ilişkileri üzerine derin bir sohbet.
Çok önemli bir yeri vardır 'Sex and the City' dizisinin benim hayatımda. 'Aşk, Seks, Kadınlara Dair' adlı kitabımı yazmaya, o zamanlar Cine5'te yayınlanan diziyi izlemeye başlayınca karar verdim.
New York'un kalbi Manhattan'da yaşayan 30'lu yaşlarda, kariyer sahibi 4 kadının cinsel yaşamını izlerken, kendimden o kadar çok şey buldum ki, ister istemez, biz Türk kadınlarını düşündüm. Özellikle de 30'lu yaşlarda ve biraz üstündekileri. Ve içlerinden en az liseyi bitirmiş, okumuş-yazmış, meslek sahibi olmuş kentli kadınları. 'Ayşegül' serisiyle büyümüş, 'Barbie'lerle genç kızlık dönemlerinde tanışmış bir kuşağı.
"Acaba" dedim kendi kendime; "Sex and the City'nin Türk versiyonu yapılsa, bizim kadınlarının yatak odası hikayelerinden neler çıkardı?"
Başladım tanıdığım, tanımadığım kadınlarla sohbet etmeye, sohbet ederken de onları geçmişe götürmeye, unutulmuş anılarını gün ışığına çıkarmaya... Kapılarını kimseye açmadıkları çok özel dünyalarına girmeye.
Gördüm ki, biz hem aynıyız Amerikalı kentli kadınlarla, hem de çok farklıyız.
Ortak yanlarımız sanılandan çok fazla ama bir o kadar da uçlarda yaşıyoruz. Cinselliği hiç yaşamayanlarımız var mesela aramızda. Samantha gibi cesur ve pervasız olanlar da.
Aradan yıllar geçti dizi fenomene dönüştü. Digiturk'te yıllardır yayınlanıyor, döne döne eski bölümler tekrarlanıyor. Şikayetçi miyiz? Hiç değil. Her bölümü oturup yeniden yeniden seyrediyoruz. Şimdi filmi izleniyor. Kadınlar akın akın bu filme gidiyor. Peki ne buluyoruz bu filmde ve dizide?
Biriyle konuşmak istedim. Aklıma hâlâ (yaşla ilgisi yok, onun seksapeline sahip birisi çıkmadığı için) Türkiye'nin en seksi kadınlarından biri olan Ayşegül Aldinç geldi. Çaldım kapısını ve "Seyrediyor musun Sex and the City'yi?" diye başladım sohbete...
Tabii ki. Her bölümü 5-6 kez seyrettim hem de! Garip bir büyüsü var dizinin.
İlk seyrettiğin zaman ne hissetmiştin?
Güzel ve değişik bulmuştum, "fena değil" demiştim ama giderek bağımlısı oluyorsun. Ben şeye benzetiyorum; hani eskiden kağıt bebeklerimiz vardı ya bizim...
Şebnemler, Ayşegüller...
Sonradan onların yerini Barbie bebekler aldı. Plastiğe büründüler. Biz kağıtlarıyla oynardık hatta ben kendim kreasyonlar yapardım.
Ben de. Kartonu laciverde boyayıp jean pantolon yapardım mesela... Çok yaratıcıydı küçük kadın adayları için bence. İşte onların duygulu hallerini düşün; 4 kadının hepsi değişik renklerde kağıt bebekler aslında, oyuncaklarımız. Ama bakıyorsun aynı duyguyu paylaşıyorsun onlarla, hatta gözümün yaşardığı bile oluyordu seyrederken de utanıyordum "Allahım beni kimse görmez inşallah!" diyerek. O anda yaşadığın bir olaya benzetiyorsun, çözüm önerileri oluyor, bazı lafları not alıyorsun; "hoş cümleler, yazıda kullanırım" diyorsun. Bir de bizim diziler gibi 90 dakika değil; tadında, 20 dakika. Bitmesin istiyorsun, iki tane arka arkaya veriyor şimdi Mymax. Seyrederken yüzümde hafif bir gevşeme oluyor. Ne kadar ihtiyacımız var aslında çağın problemlerinden arındırıcı bir şeylere! O yüzden çok seviyordum.
Filmi nasıl buldun?
Filmi de beğendim. Bayağı uzun, kesmeyi becerememişler ama hoşuma gitti. Senaristi de kadınlar tarafından büyütülmüş birisiymiş, yanılmıyorsam gay bir çocuk, duygularımıza çok güzel tercüman oldu. Çok fazla cesur bir diziydi aslında. Tuvaletteki haller mesela!
Sen dizideki karakterlerden hangisini kendine yakın buldun?
Hepsinden bir parça var, birebir olarak birine yakınlık duymuyorsun ama baskın karakter Carrie olduğu için, bir sürü kadın onun gibi olmak istiyor. O daha light yaşıyor mesela. Öyle gösteriliyor. Samantha gibi hard bir durum yok. Sözleşmede de öyle bir durum var belli ki, biz Carrie'yi hiç çırılçıplak görmedik. Hep böyle bir yorgan altı durumu var. Birçok kadına bu daha yakın geliyor.
Charlotte'u da sevenler çok.
Hepimizin içinde onun utangaçlığı, tutuculuğu var. Normali, hepsinden bir parça taşımak. Teker teker baktığında hepsinde bir sorun var zira.
Ben Samantha'ya bayılıyorum! Çok hoş yanları var aslında. Çok dürüst her şeyden önce.
Çok açık sözlü. Arkadaşlığa çok önem veriyor.
Aslında onun da arzusu bir erkekle ömür boyu yaşamak. Sadakat istiyor sadece. Güvenmediği için kimseye bağlanmıyor.
Bununla yüzleşmekten korktuğu için seks peşinde. Tıpkı erkek gibi.
Otelci sevgilisini nasıl kıskanıyordu hatırlasana?
Raquel Welch peruğu takıp peşine takılmıştı. Bakar mısın bize, bölüm bölüm hatırlıyoruz her şeyi!
Hâlâ gösteriliyor ve hâlâ seyrediyorum!
Ben de! Filmden sonra eve geldim, televizyonu açtım, oynuyor! Oturup seyrettim. Yormayan bir dizi. Bizimkiler insanı yoruyor.
SAMANTHA ERKEK GİBİ
Bize, İstanbul'a baktığın zaman, şehir ön planda ya, burada nasıl görüyorsun ilişkileri?
İnsan kendini işinde, aşkında, sağlığında rahat hissettiği zaman mutlu olabilir ama anladığım, gözlemlediğim kadarıyla kadın için aşkta rahat etmek, birçok konuda kendini daha rahat hissetmesine neden oluyor. Böyle olunca da bir kadın-erkek ilişkisi krizi söz konusu. En baskın karakter kadınlarda bile, bir erkeğin kolunun altına girme, bazen de bir erkeği kolunun altına alma gibi ihtiyaçlar söz konusu. Geçici ilişkilerle bir nevi bunu sağlamaya çalışan bir sürü kadın profili görüyorum ben.
Samantha gibi...
Evet. Samantha bence bir erkek gibi davranıyor. Aslında temelde onu aradığını bize hissettirmemeye çalışıyor ama biz anlıyoruz bir şekilde. Ben çok üzülürdüm böyle arkadaşlarıma. Bir gece yatarak beraber olurlar ve devamını isterler. Bir etüt lazım bir erkeği tanımak için. Şanstır veya. Yatarak anlayamazsın bir erkeğin sana uygun olup olmadığını. O bir zaman kaybıdır. Zaten cinsel ilişki özünde bir savaştır. Yengi ve yenilgi söz konusudur o savaşta. Uzamadığı zaman da bugüne kadar hep kadınların yenildiği bir savaş haline dönüşmüştür. Küçükken, "erkekler domuzdur" diye yetiştirildik. O yüzden mi kadınlar domuz olmaya çalışıyor acaba? Şimdi erkekler ürküntü halinde. Kadınlar alıyor, seçiyor erkekleri.
"Kadınlar azdı", diye şikayet ediliyor.
Kadınlar talepkâr oldular aslında. Yeni nesil böyle. Böyle yetiştiriliyorlar çünkü. zamanı birlikte geçirme keyfiyetleri var. Bu da büyük bir şans. Ama kadınların en büyük hatası bence takıntılı olmaları. Böyle olunca rahatsız edici oluyorlar.
Mesela?
Başlaması arzu edilen bir ilişkide, giriş bölümünden gelişme bölümüne geçilmemesi, kadının takıntılardan kaynaklanıyor. Telefonla aranıp aranmama durumu mesela. Eskiden arayan erkekti, şimdi aranmayı bekleyen erkek.
MERAKLANDIRMAK HER ZAMAN İYİDİR!
Kadınlar her dakika aranmak mı istiyor?
Her dakika arasın olmasa bile en azından aradıklarında bulmak istiyorlar, erkekler gibi. Arada ilişki bile olmasa insan aradığını bulmak ister. Sen beni aradığında geri dönmesem, bir daha arasan, üçüncüsünde düşünürsün.
Kafanda bir soru işareti olur.
Aynen öyle. Takıntılı olduğun zaman takıyorsun. Belki koşullar elvermemiştir. Teselli eden taraf ben olunca, bir daha denemesini söylüyorum. Ama yine aramayınca koy beline, rahvan gitsin! Yapacak bir şey yok, kapısına mı dayanacaksın? Dayanan kızlar var ama. Camı çerçeveyi indirip, nöbet tutuyorlar evin önünde. Israrcı olmamak lazım. Meraklandırmak her zaman iyidir. Sen onu merak ediyorsan, sen de onu meraklandır o zaman. Adam desin ki "ben aramadım ama o da aramadı". İhale senin üzerinde kalmasın.
'Kadın Doğmak Kadın Olmak' adlı kitapta, "kadınlar hem sahip olmayı hem de ait olmayı istiyor" deniyor.
Bu çok kadınsı bir şey. Erkeklerde sahip olma güdüsü vardır, ait olma güdüsü yoktur. Kadınlarda ikisi birden var. Aslında ne fena bir şey!
Baskı oluşturuyor erkeğin üzerinde ve onlar da bundan hoşlanmıyorlar. Tersini yaptığımızda da hoşlarına gitmiyor ama! Buna ne diyeceksin?
Totalde erkek nesli, kadın elinin altında olsun ister. O uygun olduğu zaman aramak ister. Hep bu örneği veririm, yine vereceğim; karper peynirinin dilimleri gibiymiş aşk. Erkekte dilimlerden bir tanesi aşk, diğerlerinde maçı var, arkadaşları var, köpeği var, işi var, ailesi var... Sen bir tanesisin. Bizde ise tamamı oluyor. Bütün dünya o oluyor. Yanlış burada.
İyi ama bunu yapmadığımız zaman da eleştiriliyoruz. "Sen işini, arkadaşlarını, kendini önemsersen ruh ikizini, erkeğini asla bulamazsın, yalnız kalırsın" deniyor.
Adamını bulacaksın! Adamını bulmak için de her gelenin koynuna girmeyeceksin! Erkek için de geçerli bu. Skor, aslında bir arayış. Tohumlarını saçma arzusu. Tamam ama öbür taraftan da çaktırmadan birini arıyor. Bir sürü erkek arkadaşımda, "Bıktım artık bu hayattan, ben birine ait olmak istiyorum" yakınması var. Kim sahici, anlayabiliriz. Sezgilerimiz gün geçtikçe artıyor.
Nerede bulacaksın?
Yanlış yerlerde ararsan olmaz. Nasreddin Hoca hesabı, karanlıkta kaybedip aydınlıkta aramayacaksın anahtarı. Barlarda olmaz. Gördüğüm kadarıyla herkeste bir çiftleşme arzusu var. Niye bu kadar kalabalık barlar? Karşılıklı bir arayış var. Ne oluyor ama? Bir gecelik çiftleşmeler... Üstelik içki, sağlıklı bir karar vermeni engelliyor. Cesaret verir ama içki burada kötülüklerin anası oluyor işte.
Dizi erkekleri deşifre etti
Aklımızdan geçen ama konuşamadığımız her konu doğal bir şeymiş gibi ele alındı dizide...
Bugüne kadar bize öğretilenler, kadınlar tuvalete gitmez, gaz çıkarmaz, kusmaz falandı. Burada insan oldukları dile getiriliyor.
Erkekler çok sevmedi bu diziyi...
Deşifre oluyorlar da ondan. Kadını dominant gösteren bir tarafı var dizinin. Özellikle Samantha'nin tavırları. Erkek kendisiyle yüzleşmekten hoşlanmıyor anladığım kadarıyla. Bizler de sadece seksi düşünen Samantha olmak istemeyiz aslında. Ben içinde duygu barındırmayan bir ilişki hiç istemedim. Ama yine de "helal olsun!" diyebiliyoruz yaptıklarına. Erkek için bunlar fazla dışavurumcu sahneler, rahatsız olmaları doğal. Kendilerinin yaptıklarını kadınların yapması rahatsız ediyor. Yolda giden bir erkeğe laf attığını düşün, kaçacak yer arar! Bırak laf atmayı, 3-5 kişilik kadın grubu gelsin karşıdan, tek başınaysa erkek, rahatsız olur.
Kendileri yapsın ama kadın yapmasın!
Evet, garip bir şekilde kimyaları değişiyor. Bu arada, bir erkek grubunun arasından geçmek kadın için de zordur. Böyle durumlarda olabildiğince erkeklerin gözlerinin içine bakmaya çalışırım, tıpkı kediler-köpekler gibi. Tehdit unsuru olarak! Hayvanlara öyle bakarsan, tehdit olarak algılıyorlar.
Gözünü diken kadından güçlü diye hoşlanmıyorlar.
Güç gösterisi. Kedim, gözüne baktığımda gözlerini kaçırıyor benden. Benim gücümü kabullenmek istemiyor. Bakmadığım zaman, o benim gözümün içine bakıyor. Dolayısıyla kadınlara tavsiyem, erkek grubunun içinden geçtiklerinde gözlerinin içine bakmaları. Tehditkar olsunlar. Ama uzatmasınlar! Öteki türlü "teklif" olarak algılıyorlar.
H2