Euro
9.3516
-0.39%
Dolar
7.8137
-0.74%
Altın
449.33
-1.9%
Borsa
1.329
-1.02%
Bitcoin
142.330
1.96%
12ºC
İstanbul
Çok bulutlu 12 C
    Cahit Koytak'ın Gazze risalesi

    Cahit Koytak'ın Gazze risalesi

    Edebiyat dünyasının en önde gelen isimlerinden Cahit Koytak'ın Gazze risalesi..
    • 19.08.2014 - 15:14

    I.

    Yusuf, oğlum, ben yaşlı Filistin şairlerinden biri.

    şiirlerimi Türkçe yazıyor olmama bakma,

    yeryüzünün bütün öteki şairleri gibi,

    ( düzeltiyorum ) yeryüzünün bütün

    yufka yürekli şairleri gibi ben de

    Filistinliyim on günden beri

    ve buram buram Filistin toprağı

    kokmaya başladı birden, nasılsa,

    benim de kırk yıllık türkülerim,

    kasidelerim.

     

    kan, barut ve gözyaşı değil, hayır,

    kin, öfke ve intikam hissi de değil, yanlış anlama,

    tepeden tırnağa Yakup, tepeden tırnağa Yusuf,

    tepeden tırnağa Musa, İsa

    ve Muhammet’le dolup taşıyor,

    Filistin toprağı gibi, on günden beri

    benim de duygularım, düşüncelerim.

    nesnesiyle örtüşen bilgiye, hakikat,

    nesnesiyle örtüşen duyguya da sezgi

    diyorlar ya, filozoflar, Yusuf, oğlum,

    bu tanım doğruysa eğer, sezgilerim diyor ki bana,

    hiçbir bilgi, hiçbir haber,

    rüzgârın bu son on gündür şairlere

    ve hamile analara taşıdığı

    şu gökçe esin kadar hakikat olamazlar:

    evet, her gün onlarca defa katlediyor

    Filistin’de peygamber katilleri,

    her gün onlarca defa Musa’yı,

    onlarca defa İsa’yı, onlarca defa

    Muhammed’i katlediyorlar, ve yakıyorlar İbrahim’i, fosforlu bombalarla,

    ama yine aynı Filistin’de her gün

    ve her yerinde yeryüzünün, doğuyor,

    on günden beri onlardan yüzlercesi, onlardan binlercesi…

     

    II.

    Gazzeli Yusuf, oğlum, keder de aynı dili konuşuyor

    dünyanın her yerinde,

    umut da aynı dili konuşuyor,

    tıpkı nefretin ölümün dilini,

    sevginin hayatın dilini konuşması gibi,

    tarihin her döneminde...

    ben, yeryüzünün yaşlı şairlerinden biri,

    taşların, otların, kuşların dilini

    çözmüş sanırdım kendimi,

    ne büyük aldanış!

    Oysa Gazzeli çocuklar üstüne

    insanların kendi diliyle

    konuşmaya başlamaya göreyim,

    hemen titriyor, boğuklaşıyor sesim.

    ve orada bombalanan okulların, hastanelerin,

    yerle bir edilen vicdanın

    yıkıntıları arasından yükselen

    katıksız, falsosuz

    ve hayat gibi de haklı

    sesini, insan yüreğinin

    çıkarmakta nasıl da zorlanıyorum!

    çıkarsam da, bir ucu insana, öteki tanrıya varan

    bu inceler incesi, kırılgan sesi,

    karanlıkta, iğneye iplik geçirir gibi,

    getirmekte zorlanıyorum dilimin ucuna,

    getirsem de, tutturamıyorum rengini, tınısını,

    yama gibi kalıyor,

    Gazze’nin yarasına sarılmak istenen

    bütün öteki göstermelik paçavralar gibi…

    ve daha önemlisi, duyurmakta zorlanıyorum

    yeryüzünün öteki çocuklarına onu,

    duyuramıyorum, çünkü onlardan kimi, bakıyorum,

    kulaklarına kulaklık geçirmiş,

    bilmem hangi rakçının

    özgürlüğü, demokrasiyi öven

    savaş aleyhtarı şarkılarını dinliyor.

    dinlesin, bırak dinlesin, diyeceksin,

    güzel değil mi, iyi değil mi?

    kimi dağlarda koyun, keçi otarıyor,

    bırak otarsın, bu da güzel, bu da iyi!

    kimi sinemada, kimi luna parkta, kimi okulda,

    kimi dileniyor sokakta, kimi mendil, kimi simit satıyor,

    kimi ilahi söylüyor bir tapınakta,

    pek azı bilgisayar başında,

    pek pek azı da bilgi-hüner peşinde v.b.

    bunların hepsi güzel, hepsi güzel ve iyi,

    oyunun, oyun olması için de gerekli.

    ama, onlar bu güzel ve olağan işleri yaparken,

    Gazze’de, sizin orada,

    bunların hiç birini hiç birini yapmanıza

    izin vermeyen çocuk katillerini, anne katillerini

    ve seni düşündükçe, oğlum, seni ve kardeşlerini,

    ben yeryüzünün hüzün şairi,

    sormak geliyor içimden:

    biz, bütün bir insanlık, cin taifesi,

    melek taifesi, şeytan ve Yüce Tanrı,

    hangi oyunu oynuyoruz bu tiyatroda,

    hangi oyunu, onlarca yıldır,

    hangi oyunu, böyle kan revan içinde?

    bu kadar bebek ölüsüyle,

    bu kadar çocuk ölüsüyle,

    bu kadar anne ölüsüyle,

    bu kadar seyirciyle ve bu kadar sessizlikle…

    gökleri dolduran bu sessizlikle,

    cenneti, cehennemi, ârafı, yerin altını,

    yerin üstünü kana boyayan bu sessizlikle

    hangi oyunu oynuyoruz, hangi oyunu, tekrar tekrar,

    hangi oyunu, bu cehennemde?

    III.

    ben Küçük Asya’nın yaşlı şairi, Yusuf, oğlum,

    duyuramıyorum dedim ya,

    dünyanın öteki çocuklarına sesimi,

    onlara bizim mahalledekiler de dahil.

    duyuramıyorum bizimkilere de,

    dağ gibi rüyalar, çığ gibi fikirler altında

    hep iki büklüm ve soluk soluğa,

    sözün yokuşuna, sözün doruğuna

    tırmanmayı seven şiirlerimi.

    ne zaman şairce bir saflıkla,

    ‘büyük insanlık ülküsü’ diye açsam ağzımı,

    sözlerimi alıp götürüyor rüzgâr,

    ta Ademle Havva’nın, tanklardan, panzerlerden,

    insan safarilerinden uzak,

    çapuldan, misyoner endişesinden uzak,

    özgürce sevişip koklaştığı ve cennetin,

    gökte değil, yeryüzünde dolaştığı o bahtiyar günlerde,

    dölleyerek bilgi ağacının terennümleriyle sesimi,

    günümüzden yüzlerce, belki binlerce yıl ötelere savuruyor;

    insanlığın kanla süslü kabile yadigârlarından kurtulup,

    şu düşmez kalkmaz devleti,

    yıkılmaz kaleleri, aşılmaz kurumları,

    şanlı orduları ve süslü bayrakları

    kaf dağının öteki tarafında,

    masalların zamanında bırakıp, nihaî erginliğe,

    yeryüzü toplumuna, yeryüzü insanına

    kavuştuğu günlere...

    yüzlerce, belki binlerce yıl, diyorum ya,

    gözünü korkutmasın, bu, senin;

    bin yıl dediğimiz, ebediyetin yanında

    bir gün bile değil.

    yüz yıl dediğimizse, bir günün belki

    sadece kuşluk vakti.

    ve yüz yıl ebediyete göre neyse,

    yaşlı ebediyet de,

    insanın çamuruna üflenen

    tanrısal zamana göre öyle.

    ve yıllar bana öğretti, öğrenmen gerekiyor senin de,

    büyük düşünceler, büyük planları hilkatin,

    çığ gibi yıkılmamak için başına insanlığın,

    doruğundan aşağı, dağı tekrar tekrar dolaşan

    fazla çiğnenmemiş patikalardan

    inerler yamaçlara…

    IV.

    çok acı çektin, Gazzeli Yusuf, oğlum, çok acı çektin

    ve bu kadar acı için çok küçük bu ‘Filistin’.

    dünyayı iste, bütün bir yeryüzünü,

    duvarsız, tel örgüsüz, mayınsız

    ve silahsız yeryüzünü, hepimiz için,

    çok acı çektin, önce sen çığır bu türküyü!

    göğsüne yaslayıp kulağını geleceğin,

    önce sen duyur, bu yüceler yücesi ülküyü,

    bu en büyük vuruntusunu aklın ve kalbin

    “yeryüzü, yeryüzü!” de,
    hudutsuz yeryüzü!
    silahsız yeryüzü!
    güdümsüz yeryüzü!”
    de “bütün insanlık için!”
    ve bir amentüye dönüştür onu:

    çok acı çektin, yapabilirsin bunu,
    çok acı çektirdik sana, dönüştürebilirsin
    dokunduğun her şeyi, her şeyi som altına,
    hakkında konuştuğun ya da sustuğun
    her fikri, her tezi gökçe bir manifestoya.

    çok acı çektin, dönüştürebilirsin,
    ip atlarken, sapan atarken ya da uyurken beşiğinde,
    kaldırımda ya da yıkıntıların altında
    can veren kardeşlerinin dudaklarında donan
    trajik kıpırtıyı büyük insanlık oratoryosuna.

    dönüştürebilirsin yoksulların yakarışlarını
    tanrının bütün evlerinde
    dudaklarda ve yüreklerde kopan,
    sonra dalga dalga büyüyen, yayılan
    ve tankları, panzerleri önüne katıp götüren,

    roketleri, obüsleri, havan toplarını,
    insanın beyninden, kalbinden
    ve dilinden başka bütün silahları
    ve silah tüccarlarını, silah çetelerini,
    devletleri, kaleleri, kodesleri ve tecritleri,

    kralları, emirleri, müebbet başkanları
    önüne katıp savuran gül fırtınasına.
    dönüştürebilirsin bütün acıları,
    bütün duaları, bütün çığlıkları,
    uyuyanların üstünü örten bir gül tufanına,

    açları doyuran, küsleri barıştıran,
    evsizlere ev, yarsızlara yar olan
    yerle göğü insanın yüreğinde buluşturan
    bir gül zamanına, gül umranına,
    gül toplumuna, gül insanına…

    V

    çok acı çektin, yapabilirsin bunu,
    çok acı çektirdik sana,
    kimse hak etmedi senden fazla
    ve hepimizin adına
    konuşmayı Tanrıyla da, tağutla da!

    konuş ve razı olma daha azına,
    yeryüzünü iste, yeryüzünün bütün çocukları adına.
    konuş ve razı olma, Gazzeli Yusuf, oğlum,
    kapısına ‘Filistin Devleti’ yazılı
    yeni bir toplama kampına!

    bu ‘Devlet’ sözcüğü, ‘Bayrak’ merakı,
    haritada gördüğün, bütün o
    kanla sulanmış kemik tarlaları
    gözünü kamaştırmasın sakın,
    yolundan alıkoymasın seni!

    o mezarlık parsellerindeki otlar, dikenler,
    sınırın iki tarafından, toprağa ekilen,
    gencecik Yusufların,
    Jozeflerin teniyle besleniyor,
    bunu unutma!

    ve her iki taraftan ölenlerin, toprağın altında
    kucak kucağa uyuduğu o sınırlarda
    önlemek için kucaklaşmasını dirilerin,
    dünyanın bütün açlarını on yıl doyuracak,
    dünyadaki acıyı yarı yarıya azaltacak,

    sevgiyi üç katına, merhameti beş katına çıkaracak,
    karakolların yarısını tiyatroya, yarısını kütüphaneye,
    hapishanelerin yarısını sinemaya, yarısını iş ocağına
    çevirmeye yetecek kaynaklar harcanıyor her yıl
    kahrolası silahlara ve onları kullanan ruhsatlı katillere.

    VI

    silah kimin elinde olursa olsun, sonuçta
    ölümü alıp satanların gücünü artırıyor.
    yararı yok, bir daha, bir daha denemenin,
    büyük aklın, arkasında bıraktığı yolları,
    hurdalığa attığı küçük akılları, küçük davaları,
    çürük hamleleri, paslı enstrümanları!

    “en etkili savunma, sözgelimi,
    “saldırmak!”, der, sorsanız,
    bir kiralık katile, bir silah tüccarına
    ve ekler, “yok etmecesine, mümkünse!”.
    ne kadar tutarlı gözüküyor, değil mi,
    ve ne kadar zekice!

    oysa, bırakın ölüm ustalarını, ölüm tüccarlarını,
    bu soruyu insana sormadan önce, Yusuf, oğlum,
    kuşlara, ağaçlara, rüzgârlara,
    balıklara, yosunlara, sulara,
    dağlara, taşlara, ceylanlara,
    fillere ve çimenlere,
    böceklere ve karıncalara
    sormamız gerekmez mi,
    dünyanın öteki sahiplerine yani,
    doğanın kendisine,
    hayatın kendisine
    sormamız gerekmez mi?

    konuğun yakıp yıkması
    ve kana boyaması konuk olduğu evi,
    ne yerin hukukuna, ne göğün töresine,
    ne insan onuruna, ne Tanrı buyruğuna
    sığmayacağına göre, Yusuf, oğlum,
    öldürme sanatında yarışı,
    bu ilkel tarih yazma tarzını
    tarihe gömmek, hızla,
    ve insanın zihnini ve çevresini
    ( nükleer azgınlıktan başlayarak )
    kıyıcı silahlardan,
    kıyıcı örgütlerden,
    kıyıcı kurumlardan,
    kıyıcı kuramlardan,
    arındırmak olmaz mı,
    en insanca ve uygarca savunma?

    ve bu karşı-yarışa
    zorlamak değil midir,
    dostu da, düşmanı da,
    en insanca
    ve uygarca politika?

    hakikat gibi çıplak, cesur
    ve samimi olmak yani,
    hem barışma niyetinde,
    hem barış çabasında!

    insan bu durumda da ölebilir, kuşkusuz;
    ölmek ya da yaşamak…
    bugün ölmek yahut elli yıl sonra,
    elbette aynı şey değil,
    fark var aralarında;

    ama iki ölüm de aynı hızla unutulabilir,
    bir şey katmıyorlarsa eğer,
    bütünün güzelliğine,
    ölümün güzelliğine,
    hayatın güzelliğine,
    insanın güzelliğine.

    VII

    razı olma sınır çekilmesine düşlerimize!
    ne düşlerimize, ne düşüncelerimize!
    hepimizin adına sana verilmiş bir fırsat, bu,
    razı olma, içerden kuşatılmasına da,
    dışardan kuşatılmasına da
    insan ruhunun

    ve kapatılmasına bir mezar gibi
    başka ruhlara, başka hayatlara,
    başka oyunlara, başka sahnelere,
    büyük düşlere, büyük düşüncelere,
    büyük öykülere,
    büyük serüvenlere!

    ‘kurtarıcı’larından çok çekti insan soyu,
    razı olma kimsenin çıkıp kurtarmasına seni,
    razı olma, ‘kurtarılmış’ kuzuya çevirmelerine ruhunu
    ve kurtarılmış kuzular ağılına yurdunu,
    razı olma, tekrar tekrar ödetmelerine sana
    bedelini, evinde ve döşeğinde ölmenin

    razı olma temellük etmelerine seni
    ‘kurtarıcı ve adamları’nın,
    ‘başkan ve adamları’nın,
    giderek, küçük boy sezarların,
    küçük boy tanrıların
    ve onların küçük küçük adamlarının!

    VIII

    doğduğun toprağı seversin, bunu anlarım.
    ölünceye kadar emzirip seni
    sonunda bağrına basan toprağı
    elbette sevmen gerekir,
    bu sorulur mu,
    en az ananı sevdiğin kadar,
    bazen daha tutkulu, bunu anlarım,

    ve ananın ismetini, toprağın namusunu,
    insanın onurunu korumak için
    ölmen gerekebilir, duraksamadan,
    bu sorulur mu?
    ana sevgisi, toprak tutkusu
    ya da ulus övüncü
    ya da bayrak saygısı… tamam, tamam da,
    her şey karârınca, Yusuf, oğlum,
    her şey karârınca güzel
    ve her şey yerinde yüce.

    işi gösteriye, sonra tapınca,
    sonra tapınç söylemiyle sürü gütmeye
    vardırmak isteyen varsa,
    ben yokum, efendiler, ben yokum bunda!
    kutsallaştırarak örteriz çünkü,
    ve mitleştirerek, boşa harcadığımız değerleri.

    vatanın bütün bir yeryüzü olsun senin,
    Gazzeli Yusuf, oğlum, bayrağın gökyüzü,
    milletinse, ta Adem’den başlayarak
    atan İbrahim gibi,
    yolda onurluca yürümesini bilen
    Ademle Havanın tüm çocukları.

    IX

    öyleyse dönüp bakma,
    denizi yarıp geçtikten,
    ateşi yarıp geçtikten sonra,
    kutsal kalıplarla dökülmüş
    altın buzağılara,
    ipek, keten ya da pamuklu ikonlara
    ve bezden küheylanlara!

    bunca kurban verdikten sonra,
    yalnızca Filistin’i değil,
    dediğim gibi, yeryüzünü iste,
    sınırlarla bölünmemiş dünyayı,
    yerin ve göğün tamamını,
    bütün çocuklar için,
    bütün yoksullar için!

    yaşlılar tekrarı sever,
    yaşlılık, esasen, tekrar demektir
    insanın, bildiğini, bilmediğini,
    en çok da öğrenip gerçekleştiremediğini…
    ben de dönüp dönüp tekrar ediyorum sana:

    Gazzeli Yusuf, oğlum,
    sınırların, duvarların olmadığı,
    akıldan, gönülden ve dilden başka silahın,
    gülden başka merminin
    kullanılmadığı,
    yalnızca insanın insanı sömürmediği değil,
    insanın insanı yönetmediği dünyayı,
    tağut’un değil yani,
    ‘Tanrının arzı’nı, iste!

    “insanın insanı yönetmediği”, diyorum,
    bu çok önemli!
    insanın insanla görüştüğü, danıştığı, seviştiği,
    işi de, aşı da, aşkı da,
    çiçeklerin gün ışığını, suların ay ışığını
    paylaştığı gibi paylaştığı,
    ama birbirini yönetmediği dünyayı iste!

    peygamberlerin yaptığını yap,
    alçak sesle konuş
    ve güç istemediğini söyle!
    güç isteme ki, gücün değeri düşsün,
    alıcı bulamasın
    borsada da, işportada da.

    peygamberlerin yaptığını yap,
    öleceksen uğruna özgürlüğün,
    ne kral, ne melik, ne kayser, ne satrap…
    tanrıdan başka mirasçı
    bırakma arkanda!

    çok acı çektin, çok acı çektirdik sana
    hepimizin sınavı, bu;
    ama sen başlat, insanın önündeki
    bu en büyük yolculuğu!

    ve yoluna dağ çıkarsa,
    dağı aşmak için, saldırma dağa,
    dağın çevresini dolaş,
    çiçek toplaya toplaya!

    X

    düş, diyecekler, peşinen bilmen iyi olur,
    hayal diyecekler,
    ütopya, diyecekler, bütün bunlara.
    herkesi dinle sonuna kadar,
    ama dinlediğinle kalma,
    devam et düş kurmaya!

    seni önce alay konusu,
    sonra köyün delisi,
    sonra günah keçisi
    yapacaklar, aldırma,
    devam et düş kurmaya!

    düşlerini gece uykuda görenler
    gündüzün unuturlar onları;
    düşlerini gündüzün kuranlara gelince,
    korkulur onlardan;
    kendini değiştirebilenler böyleleridir çünkü,
    dünyayı değiştirebilenler böyleleridir.

    insanlık, düşlerin iyisini önüne,
    kötüsünü arkasına alarak yol alıyor
    düşlerin en büyüğüne,
    en gerçeğine,
    en renklisine.

    büyük yeryüzü şiirine
    büyük ve yüksek düşünceler,
    büyük ve özgün imgeler, ahenkler
    tasarlayan bir çırak, bir kalfa
    çıkarmak için üflemedi mi
    kara balçığa,
    kendi ruhundan, Büyük Sanatçı?

    yoktan yaratmanın Yüce Ustası
    kara balçığa üfleyiverdi
    ve o ilk gri, müteal hücre
    başladı düş görmeye.
    iyi düşler göre göre büyüdü,
    büyüdü, büyüdü
    ve bölündü,

    ve bölüne bölüne,
    kendisi de, düşleri de
    cennete sığmayacak kadar çoğaldı,

    çoğaldı ve akıllandı,
    daha büyük, daha ince,
    daha karmaşık
    düşler için
    inerken yeryüzüne.

    XI

    şu topluca ağlamalar,
    dövünmeler, Yusuf, oğlum,
    intikam yeminleri,
    ‘düşman’ın resmini, büstünü,
    postunu yakmalar meydanlarda,
    ya da bayrağını…

    acını paylaşmak isteyenler,
    bunları yapmasınlar, diyemem.
    çünkü Gazzede çocukların
    ölmemesini istemek için
    koşulsuz haklı olmanın yetmemesi
    hem kışkırtıcı, hem onur kırıcı,
    insanlık adına.

    bu, taşınması zor,
    dokunması yakıcı gerçek
    ellerini yakıyor olmalı,
    onu ilk ağızda akıllarıyla değil,
    elleriyle tutmaya kalkışanların.

    közü tutar tutmaz da, hemen
    bırakmaları gerekiyor, doğal olarak;
    ve onunla bir şeyleri yakmaları
    sonra tepinmeleri, üzerinde…

    döküp saçmaları gerekiyor, bazen de,
    içlerinde tutmasını bilseler
    belki bir fikre, bir çareye
    dönüştürebilecekleri
    ateşli duyguları, ateşli sözcükleri…

    yapmasınlar diyemem, acı çok büyük,
    kıyım dayanılır gibi değil.
    ama bunlar, haklılığın gücünden çok,
    senin ve dostlarının çaresizliğini
    düşündürebilir suçlulara.

    Ve Gazze bombalarla dövülürken
    kameralarla, monitörlerle,
    yanan Gazze’nin ışığında
    gece piknik yapamaya gelen
    İsralli sivillerin seyir zevkini artırır bir de.

    ve sessiz kalmalarını haklılaştırır,
    vicdanlarına serpecek su arayan
    daha uzaklardaki seyircilerin.
    belki daha yakındakilerin de,
    Yakub’un öteki oğullarının yani,
    Mısırlı, Ürdünlü, Hicazlı
    ‘üvey’ kardeşlerinin senin…

    zafer, ‘düşman’ın resmini bulunca, resmini,
    postunu bulunca, postunu,
    kendisini bulunca da kendisini
    yakmak değildir, sanırım, Gazzeli Yusuf, oğlum,

    zamanın kapısını açmaktır, zafer,
    zamanın kapısını açmak,
    özgürlüğün ve erdemin önünde,
    herkes için ama, ayrım yapmadan,
    düşmanların için de,
    ve mümkünse onlarla birlikte…

    XII

    bu keder ve umut taşıyan rüzgâr,
    zeytin ağacının, incir ağacının,
    hurma ağacının içinden geçip,
    sana getirsin sesimi!

    bu keder ve umut taşıyan rüzgâr
    Gazzeli çocukların ve annelerin
    korkusuz, tasasız gezindiği
    has bahçelerin içinden geçip,
    sana getirsin sesimi!

    bu rüzgâr, bu rüzgâr, zamanın ruhu,

    Musa’nın, İsa’nın, Muhammed’in soluğu

    Abu Salma’nın, Mahmut Derviş’in

    Roni’nin, Kafka’nın, Edward Sait’in,

    yeryüzüne ve gökyüzüne dağılmış

    Filistinli çocukların içinden geçip,

    sana getirsin sesimi!


    bu rüzgâr Sabra ve Şatilla’da katledilen

    Yakup’un, Yusuf’un ve Bünyamin’in,

    Auschwitz’te yakılan Jacop’un, Jozef’in,

    Ve Benjamen’in içinden geçip,

    sana getirsin sesimi!

     

    bu rüzgâr, yalnız Filistinlilerle kalmasın,

    Serebzenitza’da, uygarlığın gözü önünde

    binlercesi toprağa gömülen Bosnalı yusufların,

    Amerika’da kökleri kazınan Kızılderililerin,

    Küçük Asya’da, yollarda kaybolan Ermenilerin

    içlerinden geçip, küllerini, tozlarını

    katillerin, azmettiricilerin,

    suçu ve delillerini örtüp karartanların

    yüzlerine, gözlerine savurup

    sana getirsin sesimi!

     

    kitapları karıştırdım, zamanın sayfalarını,

    yerin ve göğün arşivlerini,

    ölümün parmak izlerini, tozlu raflarda…

    bulmak için yerini ve dengini

    Gazze’de işlenen toplu cinayetlerin.

    diyemem, rastlamadım, bu kadar vahşisine.

    sicili çok kabarık çünkü, insanoğlunun,

    atası Kabil’den beri, kırdığı kırkı geçmiş,

    defalarca kırıp geçirmiş,

    kardeşini, komşusunu ya da suç ortağını.

    ona kendi zayıflığını, haksızlığını

    ya da alçaklığını hatırlatan herkesi…

     

    daha dün, Irak’ta, katledilen bir milyon Yusuf’u

    unutmadım, unutur muyum hiç!

    daha önce Cezair’de katledilen bir buçuk milyonu da,

    Balkanlar’da, Vietnam’da, Çeçenistan’da,

    Hiroşima’da olanları unutmadım,

    unutur muyum hiç, unutulur mu hiç!

     

    siyahî Yusufları, renklerin en yusufunu,

    Malcolm X’in, Martin Luther King’in,

    Obama’nın atalarını unutur muyum,

    ( ben unutsam bile, hatırlatır bana hemen,

    Gazze’deki akranlarıyla birlikte

    daha özgür bir dünya kurmak için,

    geçen ay ikinci yılına giren

    torunum Mehmet Eren,

    ya da ona vekâleten, annesi ya da babası

    hatırlatırlar,

    onun, Mountain View’deki

    siyah tenli arkadaşlarını,

    çekik gözlü arkadaşlarını,

    buğday tenli arkadaşlarını.)

     

    hepsinin içinden geçsin öyleyse,

    hepsinin içinden, bu deli rüzgâr,

    Başkan Obama’nın içinden

    geçmeden gelmesin, özellikle,

    onun kalbinin çevresinde

    kırk kez dönüp dolaşsın,

    aklına geçsin sonra

    ve aklını başına getirsin, Amerika’nın.

     

    aklı başına gelince de,

    üzerinden postunu çıkarıp, MGM aslanının,

    süt dökmüş kedi gibi üç kere acı acı,

    ve alçak sesle kükresin Amerika,

    bütün bu olup bitenler için, insanlık adına

    özür diliyormuş’ gibisine…

     

    ve rüzgâr, bu filmden silerek çıksın

    gözlerini gecenin mendiliyle,

    Gazze’nin sokaklarından geçsin,

    Felluce’nin, Darfur’un, Kabil’in

    yıkıntıları arasından,

    toplu mezarların üstünden,

    sana getirsin sesimi

     

    kefeni, tabutu, mezarı olmayan kalender ölülerin,

    benim vatanımdı, senin bayrağındı, ayırmayan,

    aldırmayan akıllı delilerin,

    ebedî gezginlerin, sürgünlerin,

    büyük avarelerin içinden geçip

    sana getirsin sesimi!

     

    küflenmiş kitapların, küflenmiş kafaların

    müzelerin, mumyaların ve mezarların

    millerce uzağından geçip,

    sana getirsin sesimi!

     

    mahallede bir yangın, bir facia çıkınca

    bazen şairler de fırlarlar ya

    pijamayla sokağa,

    işte bu yaşlı, kaçık şairin yüreğini de

    terlik ve pijamayla

    Gazze sokaklarını gezdirip getiren

    bu şiir sever rüzgâr,

    bu, aklı başında gözükmeye çalışan,

    ama gözyaşlarını tutamayan esinti,

    elini kolunu sallayarak herkesin

    girip çıkabileceği bu orta halli,

    esnaf işi’ şiirin içinden geçip,

    sana getirsin sesimi,

    Gazzeli Yusuf, oğlum!

     

    İlginizi Çekebilir

    Görüş Bildir