Başbakan Erdoğan ve Bakanlara yönelik ağır hakaretler içeren bir yazı kaleme alması ve sonrasında gelen tepkilerneticesinde istifa eden Hürriyet Başyazarı Oktay Ekşi'nin Hürriyet'ten ayrılması medya kulislerine bomba gibi düştü.Bazı köşe yazarlarıyazarları bugünkü yazılarında Oktay Ekşi'nin istifasını yorumladılar.
Oktay Ekşi'nin istifası için kim ne dedi?
Tufan TÜRENÇ - Hürriyet
Cumartesi günü benim meslek yaşamımdaki en üzüntülü günlerimden biriydi.
Benim gibi pek çok meslektaşın da aynı duygular içinde olduğunu biliyorum.
Mesleğimizin duayenlerinden Oktay Ekşi ömrünü verdiği mesleğinin ilke ve kurallarını yerine getirmek için istifa etti.
Oktay Ekşi 50 yıllık meslek yaşamı boyunca daima etik kurallara titizlikle bağlı kalmış, bütün meslektaşların da buna bağlı kalması için savaşım vermiştir.
Ama günlük yazı yazanlar, bazen insanın basiretinin bağlanarak yapılmayacak hataları yapabileceklerini bilirler.
Bazen yaşamınızı kazandığınız kalem size ihanet edebilir.
Ne kadar deneyimli olursanız olun, ona hakim olamayabilirsiniz.
Kalem sizden kopup istemediğiniz, amaçlamadığınız uçlara doğru savrulur.
Sizi de peşinden sürükler.
Dil de öyledir.
Bazen istemediğiniz sözcükler ağzınızdan kaçıverir.
Biz yazarlar biliriz ki, bazı hatalar telafi edilecek gibi değildir.
Bunun tek karşılığı vardır; o da istifa etmektir.
Oktay Ekşi onurlu bir insan olarak cumartesi günü bunu yerine getirdi.
Okurlarına kısa bir veda yazısı yazarak noktayı koydu.
Oktay Ekşi'nin karşı karşıya kaldığı durum onurlu bir gazeteci için gerçekten kabul edilebilecek gibi değildi.
Ama hem kendi onuru, hem mesleğinin, hem de çalıştığı kurumun ilke ve kuralları istifayı gerektiriyordu.
Oktay Ekşi de onurlu, ilkeli bir insan olarak gözünü kırpmadan bu görevi yerine getirdi.
İstifadan önce ve sonra kendisiyle uzun uzun konuştum.
Görevi bırakması gerektiğinde kararlıydı.
Öğleden sonra da gerekeni yaptı.
Oktay Ekşi bizim mesleğin kilometre taşlarından biridir.
Mesleğe kazandırdığı düzey ve saygınlık hiçbir zaman unutulmayacaktır.
Oktay Ekşi'nin istifası üzerine
Mehmet Y. YILMAZ - Hürriyet
Oktay Ekşi'nin istifasını üzüntüyle karşıladığımı söyleyerek başlayayım.
Oktay Ağabey'i 20 yıldan fazladır tanıyorum. Tanıdığım insanlar içinde istifa etmesine neden olan sözü günlük hayatında söyleyebilecek en son insan olduğunu da belirteyim.
Sanıyorum bu Türk basınında ilk kez oluyor: Bir yazar nasıl olduğunu kendisinin de açıklamakta zorlandığı bir cümle yazıyor, sonra bunun için özür diliyor ama üzerine o kadar geliniyor ki sonunda istifa ediyor.
İstifa elbette kişisel bir durumdur. Dediğim gibi kişisel olarak bu karara üzüldüm ama saygı duyuyorum. Bazen istifa etmek, saatlerce konuşmaktan daha çok şey anlatabilir çünkü.
Türkiye gibi insanların koltuklarına yapışıp kaldıkları bir ülkede istifa edebilmek insanın kalitesini gösterir diye düşünürüm.
Öte yandan bu istifanın esas olarak Hürriyet'i koruma kaygısından kaynaklandığını da düşünüyorum. Başbakan'ın yazı yayımlandığı gün "Ben bunlarla mücadele etmem, savaşırım, görün bakın neler olacak" dediğini unutmayalım.
Başbakan'ın nasıl savaştığını, bu savaşta devletin gücünü nasıl kullandığını gayet iyi biliyoruz, Oktay Ağabey de biliyordu. Çalıştığı kurumu korumak için istifa etti.
Olayın bir de karşı cephesi var tabii: Oktay Ekşi'yi özür dilediği halde istifa etmeye zorlayan, istifasını sevinçle karşılayanlardan söz ediyorum.
O çevreden "Ananı da al git" cümlesini duyduğumuzda hiç yadırgamıyoruz. "Bizde sütü bozuk yok" diyerek, kendilerinden başka herkesin annesini "sütü bozuk" olmakla itham eden de o çevrenin içinden çıkıyor! Makyaj yapan kadınlar için "Kaportası bozuk otomobil gibiler" diyen de öyle!
Bunları söylediği için istifa etmedi, istifasını isteyen de olmadı. Neden acaba? Bunları söylemesi "normaldir" diye düşünüldüğü için mi?
Medyanın gerçek ağzı bozuklarına gelince: Onlar sanatlarını icraya devam edecekler. Başbakan'ın, Cumhurbaşkanı'nın özel uçaklarında seyahat etmeye devam edecekler. Çünkü varlık nedenleri o köşelerde oturup, iktidarın hoşlanmadıklarına küfür etmek. Görevlerinin gereklerini yerine getirenler neden istifa etmek zorunda olsunlar ki?
Oktay Ekşi'ye tekme mi attım
Ahmet HAKAN - Hürriyet
ÖFKEYLE soruyorlar bana:
"Düşene tekme atmak delikanlılık mıdır?"
Düşenden kastettikleri Oktay Ekşi...
"İstifa etmeliydi, yakışanı yaptı" diye yazdım ya...
Öfkeli sorunun nedeni bu...
Cevap veriyorum: Her türden çirkinlik karşısında aslanlar gibi kükrerken, kendi gazetende ortaya çıkan bir çirkinlik karşısında suspus olursan...
İşte asıl o zaman delikanlılığa sığmayacak bir tutum almış olursun.
¡¡¡
Doğrudur... Başkaları benzer hatalar yaptıklarında bırakın istifa etmeyi iltifata bile mazhar oluyorlar.
Doğrudur... Başkalarının yaptıkları çirkinlikler, ölçüsüzlükler, kabahatler görmezden geliniyor.
Ama başkaları böyle yapıyor diye...
Biz de mi aynısını yapacağız? Biz de mi çirkinliği görmezlikten geleceğiz? Biz de mi kabahati iltifatla karşılayacağız?
Kendi ayıbımızı, başkalarının ayıplarıyla mı dengelemeye kalkacağız?
Bir yazar "bizden" ise, ne yaparsa yapsın savunacak mıyız?
Kendi ayıbımızı görmeyip hep başkalarının ayıplarına mı yoğunlaşacağız?
Hep kol kırılıp yen içinde mi kalacak?
Peki o zaman?
Bir "ölçü" nasıl oluşturulacak?
Bir "ilkesel çerçeve"ye nasıl kavuşacağız?
Standardımız hep "cemaatçilik", "taraftarlık", "fanatiklik" mi olacak?
Eğer böyle davranırsak...
Her türlü seviyesizliği, hatayı, kabahati görmezden gelmiş olmaz mıyız?
İşte söylüyorum:
Ben buna boyun eğemem... Bu mümkün değil.
Oktay Ekşi'ye yönelik eleştirilerimin arkasındayım. Ona yönelik tepkileri de sonuna kadar haklı buluyorum.
Bana öfkelenenleri daha da öfkelendirmek pahasına yazmadan geçemeyeceğim:
Oktay Ekşi'nin veda yazısını da yadırgadım.
Kullandığı o çirkin ifadeye yönelik tepkilere hak vermek yerine ya da hiç değilse olgunluk gösterip durumu kabullenmek yerine, tepkileri garipsediğini ima etmesini, olayı hafifseyen bir üslup kullanmasını yadırgadım.
Başyazarlık kaldırılsın
Bir yazara "başyazar" payesini verdiğiniz andan itibaren...
İki şeyden biri oluyor:
Ya o "yazar"ın görüşlerine "gazetenin görüşleri" muamelesi çekiliyor.
Ya da o "yazar", kişisel görüşlerini "gazetenin görüşleri"ne uyarlamak zorunda kalıyor.
Yani...
İki durumda da fena halde bir "zorlama" söz konusu.
Hem yazara, hem de gazeteye büyük haksızlık!
Oysa...
Bir yazarın görüşlerinin, yayınlandığı gazeteyi bağlaması da...
Bir gazetenin yaklaşımını, bir yazar aracılığıyla ifade etmeye kalkması da...
Tam anlamıyla saçmalık!
Kısacası...
"Başyazarlık", yapısal olarak yanlıştır.
Yıkılmalıdır. Kaldırılmalıdır.
Geç bile kalınmıştır.
Orantı
Ferai TINÇ - Hürriyet
Oktay Ekşi'nin Hürriyet'ten böyle ayrılmasını hiç istemezdim. Herkes hata yapabilir. Ve her hatanın bir bedeli vardır. Ama hak, ancak hata ile bedelin "orantılı" olmasında yerini bulur.
Oktay Ekşi'nin Hürriyet Gazetesi'nin baş yazarlığından ayrılışının altındaki görünür neden, yazısında kullandığı hatalı bir ifade, hakaret ama bedeli orantısız.
Meslekten mene sessiz kalmak
Muhabirlikle başlayan gazetecilik hayatının her döneminde olaylara gazeteci gözlüğü ile bakan Oktay Bey'in, çevrecilerin ve çevre değerlerinin bilinçli bir biçimde horlanmasına karşı yazdığı yazıdaki, kabul ettiği bir hatanın bedeli, kendi kendisini meslekten mene sessiz kalmak, hatta bunu onaylamak mı olmalıdır?
Böyle bir olayı medyaya karşı "casus belli" (savaş nedeni) saymak demokrasi vaadini dillerinden düşürmeyen yöneticiler açısından doğru bir tavır mıdır?
DİL ve üslubun önemine inanırım.
Ayrımcı, bölücü, intikamcı, kadınları aşağılayan dilin gazete aracılığıyla yaygınlaşmasına karşı bu gazetede grup oluşturmuştuk.
Dikkatle bakınca fark bile etmeden kullanılan dil kalıplarının, hakim zihniyeti her gün yeniden ürettiğine tanık olduk ve onları temizlemenin ne kadar zor, direncin ne kadar büyük olduğunu gördük.
Hakaret kalıplarını ve hakaretin kadınlar üzerinden yapılmasını hangi nedenle olursa olsun mazur görmem mümkün değil.
Ama onlardan kurtuluşun yolu da yasakçı bir zihniyetle mümkün değil.
Bu, meselenin bir yönü.
Bir başka yönü ise ifade özgürlüğü ile ilgili.
BUGÜN demokratik değerlere saygılı her ülkede ve ortamda, ifade özgürlüğü tartışmalarının temelinde yer alan referanslardan biri de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarıdır. Mahkemenin 1976 yılında aldığı bir karar, "ifade özgürlüğü devleti ya da herhangi bir kesimi rahatsız, hatta şok eden ifadeleri de kapsar" der.
Bu, her eleştiriyi, üsluba takılarak özünü örtbas etmek amacıyla hakaret olarak niteleyen anlayışlara karşı, çoğulculuğun, açık fikirlilik ve hoşgörünün yani demokratik toplumun güvencesi olarak gösterilir
Tabii ki, hakaret özgürlüğü yoktur. Ama yine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre bu alan sıradan insanlar ile siyasiler arasında da farklı değerlendirilir. AİHM, siyasilere yönelik hakaret iddialarını daha müsamahakar bir yaklaşımla değerlendiriyor.
WAN-IFRA dünyanın önde gelen uluslararası meslek kuruluşu, ekim ayının başındaki toplantısında Afrika ülkelerine çağrıda bulunarak hakaret davalarının ceza yasasından çıkartılmasını istedi. Çünkü gazetecilerle ilgili yaptırımların, onları mesleklerinden alıkoyacak, yani susturacak ağırlıkta olmaması gerektiği vurgulandı.
Bu yorumları tartışmak, ifade ve basın özgürlüğünü anlayabilmek, susturan değil, düşüncelerin, en çarpıcı biçimleri de dahil, özgürce ifadesini kolaylaştıran toplum olmak için gerekli.
Nazlı ILICAK - Sabah gazetesi
Oktay Ekşi, istifa etti; ettirildi. Bu durumu, "Hürriyet'in ilkeleri gereği" diye savunanlara, sadece Ahmet Kaya için atılan "Vay Şerefsiz" manşetini hatırlatmak bile yeter. Başta Emin Çölaşan olmak üzere, çok sayıda köşe yazarı, ona buna "hırsız", "dolandırıcı" çamurunu bulaştırmadı mı? Bırakınız özür dilenmesini, yollanan tekzipler dahi gazetede yayınlanmadı.
Hürriyet'in ilkelerine göre "kişileri küçük düşüren, aşağılayan veya iftira niteliği taşıyan ifadeler" kullanılamazmış. Sen gel onu benim külahıma anlat!
Ahmet Kaya "kişi" değil miydi?
Onu, askerden tedarik edilen düzmece bir haritanın önünde gösterip, PKK'lılara konser verdiği yalanını kim uydurdu?
O gazetede, bir köşe yazarı, (Oktay Ekşi değil) şöyle yazmadı mı? "Ahmet Kaya yalancı haysiyetsizin biridir. Avantayı nerede bulsa ona göre bağırır. Bugün PKK'nın para dağıttığını görünce PKK'lı, yarın travestiler dağıtırsa ondan..." O köşe yazarı, "Hürriyet'in ilkeleri gereği" istifa ettirildi mi? Aksine sırtı sıvazlandı; ödüllendirildi.
Türk milleti bu hainlerden hesap soracak
Meşhur Andıç konusunda, bir başka Hürriyet yazarı (Oktay Ekşi değil) şunları yazmadı mı? "Fethullah kanalı Samanyolu'ndan para alan Mahir Kaynak isimli kışkırtıcı ajan, devleti dolandıran Mehmet Ali Birand... Şemdin Sakık ötecek Türk milleti bu hainlerden hesap soracak..."
DSP'nin tasfiye edilmesi aşamasında, (2002) Bülent Ecevit, yıkanmayan, kendine dahi bakmaktan aciz biri gibi takdim edilmedi mi? Hem de manşetten... "Hastaneye yattığında, derisinde kabarma ve lekeler var. Hastanede görülüyor ki, bunlar iyi yıkanmadığı, iyi temizlenmediği için oluşmuş şeyler.
Hastanede yıkayıp paklıyorlar. Bülent Bey'in, uzamış ve bakımsız kalmış el ve ayak tırnaklarını kesiyorlar..."
Her nedense, Hürriyet'te çıkan haberler, hep belirli bir psikolojik harekatın öncüsü ya da takipçisi olmuştur. Belki, "tesadüfen"dir. Hrant Dink'in "Sabiha Gökçen Ermeni asıllı" haberinin, Agos'ta yayınlandıktan 15 gün sonra Hürriyet'in manşetine taşınmasında da, herhalde tesadüf rol oynamıştı. O yayından bir gün sonra tesadüfen Genelkurmay Başkanlığı ağır bir açıklama yaptı; Dink, vilayete çağrılarak tehdit edildi. Tesadüf! Tıpkı Ahmet Kaya'nın, 10 Şubat 1999'da, Magazin Gazetecileri Derneği ödül töreninde hakarete uğramasından 4 gün sonra, Hürriyet'te "Vay Şerefsiz" manşetinin atılması gibi. Ya da, Ecevit'le ilgili haberi takip eden 2-3 gün içinde, Hüsamettin Özkan'ın, çok sayıda milletvekiliyle DSP'den istifa etmesi gibi.
Gergin siyasetin kurbanı oldu
"İlkeler" demeyin bana! Tayyip Erdoğan'ın resminin Hikmetyar ile birlikte yayınlandığı ve başbakanın kolayca aşağılandığı devir geride kaldı; "Erdoğan çetin ceviz çıktı" derseniz anlarım. Oktay Ekşi, köşe yazarları arasında "üslubu en bozuk olan" değildi. Evet, kutuplaşmanın bir parçasıydı. Ama her salı, parti liderlerinin birbirine karşı en ağır sözleri sarf ettiği bir siyasi ortamda, gerginliğin halka ve köşe yazarlarına nefret duyguları aşıladığı gerçeğini de unutmayalım Bence, Ekşi, gergin siyasetin kurbanı oldu.
Tarhan ERDEM - Radikal
Oktay Ekşi, 36 yıldır başyazarlığını yaptığı Hürriyet gazetesinden ayrıldı. Tatsız bir olay! Tek boyutlu bir olay karşısında olmadığımızı sanıyorum; o nedenle olayı, yazılanları ve söylenenleri anlayıp tartarak yorumlamalıyız.
28 Ekim'deki yazısının kent baskılarında değişik çıkan son cümlesi; "Şimdi anasını bile satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyorsunuz" idi. Son günlerde çok tartışılan barajlarla ilgili bir değerlendirmeyi bitirirken "Anasını bile satan" deyimini kullanmasını, Oktay Bey'den beklemezdim, ona yakışmadı! Ama?
Özür
Oktay Bey de yazdı; ‘lafın ayarı' kaçmış, ‘seviye düşmüştü'; üzdüklerinden ‘özür diledi', ‘gerçeği olduğu gibi anlamak' istemeyenlere anlattıkları yetmedi; istifası istendi, ayrıldı! Şimdi artık Oktay Ekşi Hürriyet'in başyazarı değil, artık onu orada, Hürriyet'te okuyamayacağız.
Olayın olmamasını dilerdim.
Olaydan çıkardığım bir iki notumu paylaşmak istiyorum:
Görüşlerinde ısrarlı
1961'de tanıdığım, on-on beş yıldan beri de -kabul ederse- dost saydığım Oktay Bey'le siyasal olayları son yıllarda galiba farklı yorumladık. Geçen yıl Eylül ayında, ‘Bizim Mahalle' başlıklı yazısında, "Liberal geçinen gizli faşistler" diye nitelendirdiği yazarlara çatıyordu. Yazısının sonlarında benim, habercilikten çok siyaset yapan, siyaseti yönlendirmeye çalışan gazetecilerin, çalıştıkları kurumlara verdikleri zararı anlattığım yazıdan, "Şimdi bir de Tarhan Erdem çıktı" diyerek bahsetti. Kendisine e-posta yazdım, o beni cevapladı, sürdürmedim; görüşünden bir milimetre oynaması söz konusu değildi. Veda yazısında da aynı şeyi söylüyordu.
Beyefendi bir dost
Yıllar içinde pek çok kez görüştük, medya ve toplantılarda sayısız konuşmalarını dinledim; yanıldığını düşündüğüm olmuştur ama hiçbir zaman ‘beyefendi' tavrından uzaklaştığını hatırlamıyorum. Herkes gibi ölçü kaçırdığı, abarttığı mutlaka olmuştur; böyle örnekler, onun karakterini belirlemez, tam tersine güçlendirir!
Etkili başyazar
Hürriyet, otuz altı yılda bir ‘başyazar' yaratmıştır; Oktay Bey de beğenirsiniz beğenmezsiniz, bugünkü Hürriyet yapısının mimarlarından biridir. Erol Simavi, Nezih Demirkent, Ertuğrul Özkök ve başkaları arasında Oktay Bey'in yeri ihmal edilmemelidir. Gerçekte Hürriyet mi, Oktay Bey mi birbirlerini daha çok etkilemiş, şekillendirmiştir? İncelemeye değer bir sorudur.
Karar okur ve patrona aittir
Oktay Bey'in istifasını isteyen güç, kimdir bilemem, bu yapıyı da değiştirecek mi? Değiştirmeli mi? Değiştirebilir mi ve nasıl? Asıl sorun budur! Bence, bir kişiyle gazetenin karakteri değişmez; asıl kaynak ve güç okuyucudur, okuyucunun kararıyla gazete değişir, kararı okuyucu vermelidir. O, bir iki hataya, bir yazıya, bir habere bakmaz, genel gidişe bakar, uzun bir zaman dilimi içinde karar verir.
Yüz binlerce gazeteyi satanla alan arasında, her gün canlı bir ilişki vardır. Okuyucunun kararına patron muhataptır. Bu ilişkiye dışardan kimse karışmamalı; herkes okuyucunun kararını beklemeli, patronu zorlamamalıdır.
Serdar TURGUT - Habertürk
OKTAY Ekşi istifa etti.
Ama bu yetmez.
Esas mesele diğerlerinin ne yapacağıdır.
O gazetede istifa edip gitmesi gereken daha çok isim var.
Hayır, aklınıza ilk gelen olağan şüphelileri kastetmiyorum.
Bir de arka planda olanlar var, isimlerini gizliyor bunlar.
Biliyorsunuz Oktay Ekşi bir çoğul kişidir. O hiç "ben" olmamıştır hep "biz"dir o.
Şöyle cümleler kurabilir mesela: "Biz bugün yazımızı yazarken çok düşündük."
Onun özel hayatını yazmayı sevmemesi benim gibi karısından bahsetme adeti olmaması bununla ilgiliydi mutlaka, çünkü şöyle bir cümle herhalde yanlış anlaşılabilirdi: "Biz karımızla çok sevişiriz."
Oktay Ekşi gitti ama bizlerden diğerleri kaldılar biz grubundan onlar hakkında bir bilgi yok.
Bir süre sonra gazetenin başyazılarının imzasız çıkmaya başladığını görürseniz hiç şaşırmayın çünkü "biz"lerden birisi yazacak onları büyük ihtimalle.