Hep aynı yerden gol yiyoruz
İstanbul'da düzenlenen Travis Scott etkinliğinin ardından ABD'li yayıncı Auger, bir taksiye biniyor.
Kısa bir yolculuk…
Normalde birkaç dakika sürecek sıradan bir ulaşım hikayesi.
Ama öyle olmuyor.
Taksimetre açılmıyor…
Yolcudan fazla ücret talep ediliyor.
Olay, canlı yayına yansıyor ve milyonlarca insanın önünde İstanbul, bir kez daha taksi tartışmasıyla gündeme geliyor.
Sonrasında sürücü hakkında işlem yapılıyor, ceza kesiliyor.
Farkında mısınız?
Türkiye, yıllardır aynı yerden gol yiyor.
Avrupa'nın birçok ülkesinde suç vardır.
Paris'te yankesicilik, Barselona’da kapkaç…
Berlin'de güvenlik sorunları yaşanabilir.
Kimse Avrupa'yı, kusursuz bir coğrafya olarak anlatmıyor.
Ama Berlin Havalimanı'ndan şehir merkezindeki otelinize giderken, aşağı yukarı ne ödeyeceğinizi bilirsiniz.
Madrid'de de böyledir, Paris’te de…
Şoförün sizi gereksiz yere dolaştırması, taksimetreyi açmaması ya da kafasına göre ücret belirlemesi durumunda, karşılaşacağı yaptırımlar nettir.
Sistem, kişilerin inisiyatifine bırakılmaz.
Türkiye'de ise her olaydan sonra aynı tartışmayı yapıyoruz.
Taksi denildiğinde insanların aklına artık ulaşım hizmetinden önce problem geliyor.
Araç temizliği, sigara kokusu geliyor.
Kısa mesafe yolcu almama tartışmaları geliyor.
Nezaket sorunları geliyor.
Taksimetre tartışmaları geliyor.
Yolcu seçme iddiaları geliyor.
Yani vatandaşın da turistin de zihninde oluşan ilk duygu güven değil, tedirginlik oluyor.
Burada bütün taksicileri suçlamak elbette haksızlık olur.
İşini düzgün yapan, sabahın köründe direksiyon başına geçen, müşterisine saygıyla davranan binlerce emekçi taksici var.
Fakat denetlenmeyen kötü örnekler, iyi örneklerden daha hızlı yayılıyor.
Bugün dünyanın öbür ucundaki milyonlarca insan, İstanbul'u bir taksi skandalı üzerinden konuşuyorsa bunun zararı sadece o müşteriye olmuyor.
Dürüst çalışan taksicilere, turizme ve ülkenin itibarına da dokunuyor.
Aslında Türkiye'nin taksi meselesinde ihtiyacı olan şey, yeni tartışmalar değil.
Daha sık denetim, daha net standartlar, daha hızlı yaptırımlar…
Ve kuralların istisnasız uygulanması.
Çünkü bazen bir ülkenin itibarı, milyon dolarlık tanıtım kampanyalarıyla değil, havaalanından ya da konser çıkışında bindiğiniz ilk takside başlar.
Ve ne yazık ki biz hâlâ aynı yerden gol yemeye devam ediyoruz…
LİNÇ KÜLTÜRÜ VE BİTMEYEN MAHKEME
Ozan Güven hakkında yargı süreci, yıllar önce tamamlandı.
Hukuk önünde bir hesaplaşma yaşandı ve süreç kendi mecrasında ilerledi.
Yani ortada, yargının karar verdiği bir dosya var.
Buna rağmen geçtiğimiz günlerde bir kafede yaşanan görüntüler, yeniden aynı tartışmayı alevlendirdi.
Bir grup kadının tepkisi, sosyal medyada hızla yayıldı.
Olayın kendisinden çok, olayın nasıl büyüdüğü konuşuldu.
Burada asıl mesele, tek bir kişinin yaşadığı durum değil.
Toplumun giderek alıştığı bir refleks…
Yeniden yargılama hissi…
Bir kişinin geçmişi, hukuki süreç tamamlanmış olsa bile sosyal alanda sürekli yeniden açılıyor.
Üstelik sokaklar, kafeler, mekanlar da mahkeme salonu oluyor.
Elbette toplumun hassasiyetleri var.
Özellikle bazı davalar, kamu vicdanında derin izler bırakabiliyor.
Bu izlerin tamamen silinmesini beklemek gerçekçi değil.
Ama başka bir gerçek daha var.
Hukukun verdiği kararın yerine sokakta verilen sürekli ceza hali, sağlıklı bir toplumsal düzen üretmez.
Ozan Güven örneğinde de tartışılması gereken şey, bence tepkinin biçimi ve dozu olmalı.
Kimseye doğrudan zarar vermemiş bir ortamda, yalnızca varlığı üzerinden yükselen gerilim ve özellikle kameraların varlığıyla birlikte artan tansiyon, artık başka bir sosyolojik soruna işaret ediyor.
Gösteri kültürü.
Anlık görünürlük arzusu…
Bugün toplumda öyle bir iklim var ki farklı düşünen, “Biraz da sakin kalınmalı” diyen insanlar bile kolayca hedef haline gelebiliyor.
Burada elbette kimsenin tepkisini tamamen yok saymak mümkün değil.
İnsanların geçmişe dair güçlü duygular taşıması anlaşılabilir bir şey.
Ancak bu duyguların kamusal alanı sürekli bir yargılama ve cezalandırma mekanizmasına çevirmesi, başka sorunları doğurur.
Hukuk karar verir.
Toplum ise sınır çizer.
Bu kadar basit.
Ama bu sınır, sürekli taşan bir öfke duvarına dönüşürse o zaman kimse için güvenli bir kamusal alan kalmaz.
Ozan Güven olayı, bu açıdan aslında daha geniş bir sorunun yansıması.
Hukukun kapattığı dosyaları, eğer süreç kendi içinde işletilmiş ve gerekli cezalar verilmişse neden sürekli yeniden açıyoruz?
Vicdanın tatmin olmadığı yerde, bu refleks anlaşılabilir ama bunun kamusal alanda sürekli bir cezalandırma biçimine dönüşmesi, geri dönülemez bir linç kültürünü de doğuruyor.
Aman dikkat…