MAHALLE BASKISI
Herkese merhaba…
Umarım, her şey yolundadır.
Son dönemde yazılarıma gösterdiğiniz ilgi, yaptığınız geri dönüşler ve paylaştığınız düşünceler, benim için büyük bir motivasyon kaynağı.
Bu köşeyi, tek taraflı konuşulan bir alan olmaktan çıkarıp, ortak bir tartışma zemini haline getirdiğiniz için teşekkür ederim.
Bugün, biraz farklı bir konuyu konuşalım.
Gazeteciler üzerindeki toplum baskısını…
Çünkü bana göre günümüz gazeteciliğinin ve dijital yayıncılığının en görünmez ama en güçlü sansür mekanizması, tam da burada başlıyor.
Eskiden gazeteciler üzerinde baskı denildiğinde; akla siyasi kararlar, medya patronları veya reklam verenler gelirdi.
Ancak dijital çağın ortaya çıkardığı yeni bir güç var.
Kitle…
Gazeteciler, bir bakıma anlık olarak binlerce yorumun, beğeninin, linç kampanyasının ve takipçi istatistiklerinin ortasında yayın yapıyor.
Attığı her başlık, saniyeler içinde yargılanıyor.
Söylediği her cümle, bağlamından koparılarak sosyal medyada dolaşıma girebiliyor.
Özellikle muhalif yayın çizgisine sahip televizyon kanallarını veya dijital platformları izlediğinizde dikkat çeken ortak bir refleks var.
Programa çıkan birçok gazeteci ya da yorumcu, daha ilk cümlesinde görünmez bir sınır çiziyor.
Bazı konulara girerken, son derece temkinli davranıyor.
Çünkü ilk olarak kendi izleyicisinden gelecek tepkiyi de hesaba katıyor.
Mesele, kitlenin zaman zaman bir editör gibi davranması.
Ne var ki dijital dünyanın algoritmaları, farklı çalışıyor.
Daha fazla izlenme...
Daha fazla etkileşim...
Daha fazla takipçi...
Bütün bunlar, zamanla gazeteciyi de içerik üreticisine dönüştürüyor.
Hatta medya figürlerini de gazeteci olarak kodlamaya başlıyor.
Mesela Oğuzhan Uğur…
Aslında kariyerine gazeteci olarak başlamış biri değil.
Uzun yıllar müzik yaptı, ardından dijital içerik üreticiliğiyle çok geniş kitlelere ulaştı.
Fakat özellikle seçim döneminde, öyle bir beklenti oluştu ki sanki ülkenin siyasi tartışmalarını yönlendirecek, seçmenin kararını değiştirecek kişi oymuş gibi bir misyon yüklendi.
Programına siyasetçiler çıktı, genel başkanlar konuk oldu, milyonlar izledi.
Peki sonra ne oldu?
Gerçekten beklenen o büyük etki ortaya çıktı mı?
Bence hayır.
Ama buna rağmen ortaya çıkan her tartışmanın faturası, büyük ölçüde ona kesildi.
Deprem sürecinde, seçim sonrasında, sosyal medyada büyüyen hemen her tartışmada, bir anda kendisini hedef tahtasında buldu.
Çünkü toplum, bir kişiye kapasitesinin çok ötesinde bir rol biçmişti.
O rol gerçekleşmeyince de aynı kişi, eleştirilerin odağı haline geldi.
İşte toplum baskısı, tam olarak böyle işliyor.
Sadece içerik üreticileri üzerinde değil, gazeteciler üzerinde de benzer bir mekanizma var.
Bugün televizyon ekranlarına çıktığınızda ya da dijital mecralarda yayın yaptığınızda, yalnızca haber anlatmıyorsunuz; aynı zamanda kendi kitlenizin beklentileriyle de mücadele ediyorsunuz.
Mesela…
Dijitalde yayın yapan pek çok gazeteci arkadaşımız, çoğu zaman kendi mahallesinden gelebilecek olası bir tepkiyi düşünerek hareket ediyor.
Belirli başlıklarda daha temkinli konuştuklarını, bazı eleştirileri daha rahat dile getirirken bazı konulara mesafeli yaklaştıklarını görebiliyorsunuz.
Artık dijital çağın oluşturduğu bu görünmez toplum baskısı iklimine, bir son vermek gerek.
İzlenme kaygısı, takipçi kaybetme endişesi ve sosyal medyada linç edilme korkusu birleştiğinde; gazeteci, çoğu zaman farkında olmadan kendi kitlesinin çizdiği sınırların içinde hareket etmeye başlıyor.
İşte bence, asıl tartışılması gereken konulardan biri de bu.