Kaldırımlar işgal altında
Ülkemizde eski yerleşim yerlerinin bulunduğu mahallelerdeki sokaklar oldukça dar.
İstanbul'da sur içinde kalan sokaklarda yaşayanlar ise bundan en çok muzdarip olan kesimi oluşturuyor.
Buralardaki işletmeler de zaten dar olan kaldırımları masa, sandalye ve dondurma dolaplarıyla işgal ettiğinde geçecek hiçbir alan kalmıyor.
Üstelik bazıları da kaldırımdan taşıyor, dükkanın önüne içecek dolapları, meyve sıkacağı tezgahı ve manav kasaları seriyor.
Ya kaldırımı alt kata inen merdivene dönüştürenlere ne demeli?
Bu durum büyük bir bencillik, şehre ve insana saygısızlık göstergesi.
MEDENİYET KALDIRIMDAN BAŞLAR
Halbuki medeniyet, önce yayanın geçişini öncelemeli.
İşgal edilmiş iki dar kaldırımın ve ortalarında sadece bir aracın geçebileceği genişlikte bir sokağın bulunduğu bir yerde yaşamak hiç kolay olmamalı.
Hele yaşlıları, engellileri, hastaları ve çocukları düşündüğümüzde...
Bırakın sürdürülebilir, engelli rampalarının bulunduğu kaldırımları; ortada güvenle yürünebilecek bir alan bile yok.
Trafik tıkandığında ya araçların arasından ya da kaldırımdaki masa ve sandalyelerin üzerinden atlamak tek çözüm oluyor. Bu da ciddi bir kondisyon ister heralde.
NE YAPMALI?
Peki ne yapmalı?
Hadi işletmeler pazardan pay kapmak, "Yanımdaki yaptı, ben niye yapmayayım?" düşüncesiyle ve daha fazla para kazanmak için bunları yaptı diyelim; zabıtalar niye görevini yerine getirmiyor?
Zabıta bu sokaklardan hiç mi geçmiyor? Hiç mi uyarmıyor? Hiç mi ceza kesmiyor?
Senelerdir aynı manzara, kaldırım işgali azalacağına artıyor, normalleşiyor, yasallaşıyor.