Bir baba 32 günde ölür mü?

Rojda Altıntaş
Rojda Altıntaş

Yenibosna’da sabahlar hep aynı başlar.

Gri. Ağır. İnsanın üstüne çöken bir ağırlıkla.

Adli Tıp Kurumu’nun kapısından içeri girince o koku çarpar önce. Metalik. Keskin.

Bir süre sonra alıştığını sanırsın ama aslında alışmazsın. Sadece kabullenirsin.

Bahçeye giren her araba aynı şeyi düşündürür:

“Bu sefer kim?”

İnsan bakmak istemez. Ama bakar.

Kantine girersin. Sessizlik vardır ama öyle bildiğimiz sessizlik değil.

İçine çöken bir şeydir.

Masalarda çaylar olur. Soğumuş. Kimse içmez.

Orası bekleme yeridir.

Ama neyi beklediğini kimse tam olarak bilmez.

25 Mart 2024’te orada bir baba vardı.

Sandalyeye tutunur gibi oturuyordu.

Sanki bıraksalar düşecek.

Yanına gittim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Zaten böyle yerlerde kimse ne diyeceğini bilmez.

“Kim için geldiniz?” dedim.

Başını kaldırmadı.

“Kızım…” dedi.

Tek kelime.

Ama o kelimenin içinde bir ömür vardı.

Bir süre sonra konuştu.

“Sürücü serbest…” dedi.

İşte o an her şey daha da ağırlaştı.

Bir çocuk toprağın altındaydı.

Ona çarpan adam ise dışarıdaydı.

Telefonunu çıkardı.

Ekranı çatlak. Elinin titrediğini fark etmemek mümkün değil.

Bana haberleri gösterdi.

“Soğuk cümleler…”

“5 yaşındaki çocuk hayatını kaybetti…”

Oysa onun için bu bir haber değildi.

“Yazabilir misin?” dedi.

“Tutuklansın… Sadece adalet istiyorum.”

Söz verdim.

Aradan bir ay geçti.

2 Mayıs’ta yine aynı yerdeydim.

Yine aynı listeye bakıyordum.

Bir isimde durdum.

Umut Şahin.

Bir yerden tanıdık geldi.

Sonra fotoğrafını gördüm.

Kantindeki o baba.

Bir ay önce kızının cenazesini almaya gelmişti.

Şimdi kendisi gelmişti.

32 gün.

Bir insan 32 günde ölür mü?

Evet.

Her gün biraz biraz ölür.

Her “serbest” kelimesinde,

her gecede,

her sabah uyanmak istemediğinde.

Mahkeme kararını vermişti.

4 yıl 8 ay.

Kâğıt üzerinde bir ceza.

Hukuk diliyle yazılmış bir sonuç.

Ama bir babanın içinde kopan şeyin karşılığı yok.

Hiçbir rakam, hiçbir karar…

hiçbir şey.

Şimdi aynı mezardalar.

Bir çocuk.

Bir baba.

Yan yana.