Steril Dünyanın Alerjik Çocukları
Dünya, bağışıklık sistemimizin kendi kendine savaş açtığı, akıl almaz bir tıbbi paradoksun içinden geçiyor. Eskiden mahalle aralarında toprakla oynayan, üstü başı çamur içinde eve dönen çocukların yerini, evden dışarı adımını atar atmaz hapşırık krizlerine giren bir nesil aldı. Süte, yumurtaya, kırmızı ete bile alerjisi olan çocuklar var çevremde.
Peki, ne oldu da doğa ana kendi evlatlarını reddetmeye başladı? Ya da biz mi doğayı reddettik!
Pandemi süreci her yönüyle araştırılması gereken bir dönem. Evlere kapanmamız virüsün yayılımını azaltmış olabilir ama bunun başka bedelleri oldu. Pek çok alışkanlığımızı değiştirdik. Ne yazık ki fiziksel olarak da psikolojik olarak da bize hiç uygun olmayan zamanlar yaşadık.
Şimdi olaya bilimsel olarak bakalım. McMaster Üniversitesi ve NIH (Ulusal Sağlık Enstitüleri) gibi dünyanın en saygın klinik merkezlerinde Ocak 2025’te yayımlanan devasa bir araştırma, 2.8 milyon katılımcıyı inceleyerek önümüze bir tablo koydu. Araştırma diyor ki; mesele sadece genetik değil. Karşımızda genlerin, çevresel faktörlerin ve modern yaşamın mikrobiyomumuz üzerindeki baskısının oluşturduğu kusursuz bir fırtına var.
Türkiye'de de tablo korkutucu. Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği'nin verilerine göre, ülkemizde son 20 yılda çocukluk çağı alerjileri tam iki katına çıktı. Bugün Türkiye’de her 4 çocuktan birinde alerjik hastalık görülüyor.
Nereye gidiyoruz biz? Eskiden de bu kadar alerjik miydik de farkında değildik, yoksa yeni dünya çocukların fizyolojisine mi aykırı?
Çoğu ebeveyn çocuğunun bir şeye alerjisi olduğunu bile bilmiyor. "Çocuğumun burnu hiç durmuyor", "Kış boyu öksürüğü kesilmedi" ya da "Kreşe başladı diye hep hasta" denilip geçilen o belirtiler, altta yatan alerjik bir durumunun habercisi olabilir.
Bu sessiz istila, tedavi edilmediğinde diğer hastalıkları da hızlandırabiliyor. Alerjiye bağlı ödem ve akıntılar; bitmek bilmeyen orta kulak iltihaplarına ve daha başka komplikasyonlara sebep olabiliyor.
Bir tarafta her yeri sterilize ettiğimiz, en küçük mikrobu bile kuruttuğumuz temiz evlerimiz, diğer tarafta ise bu aşırı hijyen yüzünden neye saldıracağını şaşıran, eğitimsiz kalmış bağışıklık sistemlerimiz... Bilim buna "Hijyen Hipotezi" diyor. Bağışıklık sistemi, savaşacak gerçek bir düşman (mikrop) bulamadığında, polene, süte ya da yumurta akına ateş açmaya başlıyor.
Bu tablo sadece bir sağlık sorunu değildir. Bu, modern insanın doğadan kopuşunun bedelidir. Hava kirliliği, işlenmiş gıdalar ve beton arasına sıkışmış bir yaşam, çocuklarımızın koruyucu kalkanlarını birer birer düşürüyor.
Film Önerisi: Laboratuvar (The Kitchen) / 2024
Halimizi anlamak için modern dünyadaki bu yapay ve steril ayrışmayı simgeleyen yapımlara bakmalıyız. Geleceğin distopik Londra’sında geçen bu film, doğadan ve doğallıktan koparılmış bir toplumun hayatta kalma mücadelesini anlatıyor.
Filmde karakterlerin içinde bulunduğu o klostrofobik ve dış dünyaya kapalı yaşam, aslında bizim çocuklarımızı hapsettiğimiz o ultra-steril fanusların bir yansıması gibi. Doğadan, topraktan ve mikropların o öğretici dünyasından ne kadar uzaklaşırsak, kendi bedenimize o kadar yabancılaşıyoruz.
Bir yanda pırıl pırıl parlayan ama ruhsuz betonlar, diğer yanda ise o betonların arasında nefes alamayan, her şeye alerjisi olan bir insanlık...
Eğer doğayla yeniden barışmayı, çocuklarımızı toprakla ve hayatın doğal akışıyla buluşturmayı başarırsak, sadece hapşırıklardan kurtulmakla kalmayacak, aynı zamanda özümüzle olan o güçlü bağı yeniden kuracağız.