Dünya basınında bu hafta odaklanılan konular

Yeni haftaya başlarken, uluslararası basının odaklandığı, birçok ülkenin gündemini oluşturan başlıkları okuyucularımız için tek başlık altında topladık....

Dünya basınında bu hafta odaklanılan konular

Dünya sahnesinde yeni bir hafta...

Farklı ülkelerde alınan kararlar ve yaşanan olaylar, yalnızca ulusal düzeyde değil, bölgesel ve uluslararası dengeler açısından da dikkatle takip ediliyor.

Uluslararası basında geniş yer bulan bazı konu başlıklarını okuyucularımız için tek bir başlık altında derledik.

ABD

AMERİKA'DA GÜNDEM AB İLE İMZALANAN GÜMRÜK ANLAŞMASI

ABD Başkanı Donald Trump, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile İskoçya’daki Turnberry buluşmasında Avrupa Birliği ile yeni bir ticaret anlaşması imzaladıklarını açıkladı.

Buna göre, AB’den ithal edilen ürünlere uygulanacak gümrük vergisi yüzde 30’dan yüzde 15’e çekildi. Ancak bu kısmi uzlaşma piyasalarda ilk etapta bir rahatlama yaratsa da, AB tarafında dengenin bozulduğu ve anlaşmanın “asimetrik” olduğu yönünde eleştiriler gündeme geldi.

Anlaşma kapsamında otomobiller dahil pek çok AB ürünü yüzde 15 gümrük vergisine tabi tutulacak. Uçak parçaları ve bazı kimyasallar muaf tutulurken, Avrupa Birliği ABD’den 750 milyar dolarlık enerji alımı ve 600 milyar dolarlık yeni yatırım yapmayı da taahhüt etti. Beyaz Saray, bunun “tarihin en büyük ticaret anlaşmalarından biri” olduğunu savunsa da, Avrupa’da farklı yorumlar var.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, “AB çekirdek çıkarlarını korudu ancak daha kapsamlı bir yumuşama isterdik” dedi.

Fransa’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Bakanı Benjamin Haddad ise anlaşmanın bazı sektörlere geçici istikrar getireceğini, ancak genel hatlarıyla “dengesiz” olduğunu söyledi.

Berenberg Başekonomisti Holger Schmieding de benzer şekilde, “Bu bir asimetrik anlaşma. Trump bunu kendi lehine bir zafer gibi sunuyor, ancak uzun vadede ABD için de olumsuz etkileri olabilir” değerlendirmesini yaptı.

ANLAŞMA SONRASI PİYASALARDA POZİTİF BİR HAVA HAKİM

Öte yandan, Trump yönetiminin Japonya ve Endonezya ile de ticaret anlaşmaları imzaladığı bir haftada gelen bu gelişme, piyasaları da etkiledi.

Piyasalar açısından bakıldığında ise, anlaşmanın açıklanmasının ardından ABD borsalarında ilk etapta pozitif bir hava oluştu. Dow Jones, S&P 500 ve Nasdaq gibi büyük endekslerde açılışta yüzde 0,3-0,5 arasında yükselişler gözlendi. Yatırımcılar, ticaret savaşının büyümesinin önlenmesinden dolayı kısa vadede rahatladı. Ancak uzmanlar, bu olumlu havanın temkinli olduğunu, çünkü detayların belirsizliği ve anlaşmanın asimetrik yapısı nedeniyle uzun vadede piyasalarda dalgalanmaların devam edebileceği uyarısında bulunuyor.

Uluslararası basında, Trump’ın anlaşmayı “karşılıklı kazanç” olarak sunduğu ancak arka planda Avrupa’nın önemli tavizler verdiği ve bu durumun uzun vadede transatlantik ilişkilerde yeni gerilim alanları doğurabileceği yorumları yapılıyor. Avrupa tarafının da anlaşmayı tam anlamıyla nihai olarak görmediği, çelik ve alüminyum tarifeleri gibi bazı başlıklarda ilerleyen aylarda yeni müzakerelerin beklendiği bildiriliyor.

ABD'DE EPSTEİN DOSYALARI KRİZİ DERİNLEŞİYOR

Sapık milyarder Jeffrey Epstein soruşturmasına ilişkin dosyaların kamuoyuna açıklanması konusu, Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçi Parti içinde ciddi bir anlaşmazlığa yol açtı.

Başkan Donald Trump ve yönetimi ise dikkatleri 2016 seçimleri ve siyasi rakiplerine çekmeye çalışıyor.

Geçen hafta, Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi Denetim Komitesi alt komitesi Adalet Bakanlığı’ndan Epstein dosyalarının teslim edilmesi için celp kararı aldı. Komite Başkanı James Comer ayrıca Epstein’in suç ortağı ve eski sevgilisi Ghislaine Maxwell’den ifade almak için çağrı yaptı. Maxwell, Florida’daki Tallahassee cezaevinde çocuk kaçakçılığı suçundan 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve kısa süre önce Adalet Bakan Yardımcısı Todd Blanche ile görüşerek sorgulandı.

Ancak Cumhuriyetçi milletvekilleri arasında dosyaların Adalet Bakanlığı tarafından nasıl ele alındığı konusunda sert eleştiriler var. Missouri’den Rep. Eric Burlison, Trump yönetiminin yeni bilgiler açıklanacağı yönündeki beklentilerin “politik bir hata” olduğunu söyledi. Burlison, “Dosyaların tamamı incelenmeden böyle vaatler verilmesi yanlış” dedi. Ofisine gelen çağrıların çoğunun Epstein dosyalarıyla ilgili olduğunu ve seçmenlerin hükümetin kendilerinden bir şeyler sakladığını düşündüğünü aktardı.

Utah’dan Dr. Mike Kennedy ise dosyaları “altında irin bir yara gibi” nitelendirerek, “Bu konuda tam şeffaflık şart” diye konuştu. Kennedy, mağdur isimlerinin gizli tutulması şartıyla dosyaların derhal yayınlanmasını destekleyeceğini söyledi.

TRUMP, EPSTEİN DAVASIYLA İLGİLİ SORULARI YANITSIZ BIRAKIYOR

Bazı Cumhuriyetçi ve Demokrat milletvekilleri, Meclis Başkanı Mike Johnson’ı atlayarak dosyaların tam açıklanmasını zorlamak için girişimde bulunuyor. Ancak Johnson, şeffaflıkta kararlı olduğunu, ancak mağdurların korunması için gerekli önlemler alınmadan dosyaların yayınlanmasının “sorumsuzluk” olduğunu savunuyor.

Oklahoma Senatörü Markwayne Mullin ise Adalet Bakanlığı’nın açıklamak istediği belgelerin büyük kısmının hakim kararı olmadan açılamayacağını belirtti. Florida’daki federal mahkemenin geçen hafta bu yönde kararlar verdiği ve mağdur gizliliğini koruyan yasaların dosya açıklamalarını sınırlandırdığı hatırlatıldı.

Trump ise İskoçya’daki ziyaretinde ABD-AB arasında bir ticaret anlaşması sağlandığını duyururken, bu gelişmenin Epstein dosyalarıyla ilgisi olduğu iddialarını Şaka yapıyorsunuz” diyerek reddetti.

Dosyayla ilgili soruları yanıtsız bırakan Trump, dosyalarda kendi adının geçtiğine dair haberler olmasına rağmen sınırlı bilgiye sahip olduğunu savunuyor.

Hafta sonunda Trump, hiçbir kanıt olmaksızın eski Başkan Yardımcısı Kamala Harris ile ünlü isimler Beyoncé ve Oprah Winfrey’i siyasi rakiplerine destek karşılığında yasa dışı ödeme almakla suçlayarak yargılanmalarını talep etti.

Bu hamle, ülkedeki siyasi kutuplaşmayı daha da derinleştiriyor. Çünkü Trump'ın Epstein'in çocuk seks ağı şebekesine karıştığı, bu yüzden bu konuda dikkatleri başka yere çekmek için sürekli uluslararası krizler yarattığı düşüncesi hakim.

İNGİLTERE

İNGİLTERE ABD VE AB ARASINDAKİ GÜMRÜK ANLAŞMASINA ODAKLANDI

Avrupa Birliği (AB) ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) arasında haftalar süren gerilimli müzakerelerin ardından Pazar günü kritik bir çerçeve anlaşması imzalandı.

ABD Başkanı Donald Trump ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in yüz yüze görüşmesiyle sağlanan bu uzlaşı, hem transatlantik ticaret ilişkileri hem de yaklaşan ABD-Çin ticaret görüşmeleri öncesinde önemli bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.

Anlaşma kapsamında ABD, Avrupa’dan ithal edilen ürünlere yüzde 15 oranında tarife uygulayacak. Bu oran, Trump’ın daha önce tehdit ettiği yüzde 30’luk tarifeye kıyasla ciddi bir indirim olsa da, AB ve İngiltere’nin kendi ticaret anlaşmalarında kabul ettikleri yüzde 10’luk tarife seviyesinin oldukça üzerinde.

Avrupa otomobil üreticileri başta olmak üzere pek çok sektör için bu durum hayal kırıklığı yaratırken, AB ülkeleri de ABD’den yapılan enerji ve askeri ekipman alımlarında önemli artışlar taahhüt ediyor.

"BU ANLAŞMA TRUMP İÇİN BİR ZAFER, AVRUPA İÇİN DEĞİL"

Avrupa basını, özellikle Guardian gazetesi, anlaşmanın Trump için net bir zafer olduğunu vurguluyor.

ABD, yaklaşık 90 milyar dolar civarında tarife geliri elde etmeyi beklerken, Avrupa’nın ABD ile ticari açığını dengelemeye yönelik bir adım atması gerektiği belirtiliyor.

Ancak, anlaşmanın tam anlamıyla bir mağlubiyet olmadığı da dikkat çekiyor; AB, sıfır tarife karşılığında ABD pazarını açmış ve bazı sektörlerde muafiyetler sağlamış durumda.

Guardian gazetesinin analizinde, anlaşmanın beş temel unsuruna vurgu yapıldı:

Tarife Oranları ve Kapsamı: Avrupa’dan ABD’ye yüzde 15 tarife getiriliyor. ABD ise AB’den ithal edilen çelik ve alüminyuma yüzde 50 tarife uygulamaya devam edecek. Bazı sektörlerde (ilaç, uçak parçaları, belirli kimyasallar) sıfır tarife taahhüdü var, ancak şarap ve alkollü içeceklerde belirsizlik sürüyor.

AB’nin Tavizleri: AB, önümüzdeki üç yıl içinde ABD’den 750 milyar dolar değerinde enerji ürünü ve yarı iletken satın alacak, ayrıca ABD’de 600 milyar dolarlık yatırım yapacak. Bu yatırımların içinde askeri ekipman alımları da bulunuyor.

İrlanda’daki Bölünme: Kuzey İrlanda, İngiltere-ABD anlaşması sayesinde %10 tarife ile ABD pazarına açılırken, İrlanda Cumhuriyeti %15 tarifeyle karşı karşıya. Bu durum, Brexit sonrası hassasiyeti artıran İrlanda sınır sorunlarını daha da karmaşık hale getirebilir.

Alman Sanayisinin Tepkisi: Almanya’nın ihracat odaklı ekonomisi ve otomobil sektörü anlaşmadan olumsuz etkilenebilir. Volkswagen, 2025’in ilk yarısında yüksek tarifelerin etkisiyle 1,5 milyar dolar kar kaybı yaşadı.

Belirsizlik ve Olası Değişiklikler: ABD tarafı, anlaşmanın siyasi bir çerçeve olduğunu ve Trump’ın şartlara uymayan ülkelere tarifeleri artırma hakkını saklı tuttuğunu belirtiyor.

"ABD KÜRESEL TİCARET İLİŞKİLERİNDE YENİDEN SÖZ SAHİBİ OLMAYA ÇALIŞIYOR"

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, anlaşmayı "devasa bir ticaret hacmi için sürdürülebilir bir denge yaratma çabası" olarak tanımlarken, ABD’nin ticaret açığını azaltma gerekliliğini kabul etti. Avrupa ise ekonomik büyümesinin yavaşladığı bir dönemde olası bir ticaret savaşından kaçınmayı öncelik olarak gördü.

Ekonomistler, bu anlaşmanın küresel ticarette öngörülebilirliği artıracağı görüşünde. Ancak tüketicilerin ABD’de artan maliyetlerle karşılaşabileceği, zira şirketlerin tarifeleri fiyatlara yansıtacağı uyarısı yapılıyor.

AB-ABD ilişkileri, güvenlik alanında da önemli bir bağa sahip. Anlaşma öncesi, ABD’nin Ukrayna’ya askeri destek sağlayıp sağlamayacağı ve NATO’daki yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyeceği gibi endişeler de müzakereleri etkiledi.

Trump’ın Japonya, İngiltere, Vietnam ve Endonezya gibi ülkelerle de benzer anlaşmalar yapması, Avrupa basınında "ABD’nin küresel ticaret ilişkilerinde yeniden söz sahibi olmaya çalıştığını gösteriyor" şeklinde yorumlandı. Çin ile devam eden ticaret görüşmelerinin sonucuna göre önümüzdeki dönemde dünya ticaretinde yeni gelişmeler yaşanabilir.

İNGİLTERE'DE HÜKÜMET ÜZERİNDEKİ FİLİSTİN DEVLETİNİ TANIMA BASKISI ARTIYOR

İngiltere’nin bir diğer gündemi, hükümetin Filistin devletini tanıyıp tanımayacağı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Filistin devletini resmen tanıyacağını açıklamasının ardından, İngiltere Başbakanı Keir Starmer üzerindeki baskı giderek artıyor.

Avrupa’da başlayan Filistin devletini tanıma dalgasına ayak uydurmakta isteksiz davranan Starmer hükümeti, iç politikada kendi partisinden gelen sert eleştirilerle karşı karşıya.

Starmer, ABD Başkanı Trump’la yakın ilişkilerini korumak isterken, hem Avrupa’daki müttefiklerinden hem de kamuoyundan gelen “Filistin’e resmî tanıma” çağrılarına direnmekte zorlanıyor.

KABİNE TOPLANIYOR: GÜNDEM GAZZE

İngiliz basını bu çelişkinin İngiltere'nin dış politikadaki “ahlaki otoritesini” zedelediğini yazıyor.

Londra’da hükümet kaynakları, Başbakan Starmer’ın önümüzdeki hafta kabineyi olağanüstü toplayacağını doğruladı. Yaz tatilinde olan bakanlar apar topar çağrılırken, toplantının ana gündeminin Gazze olacağı tahmin ediliyor. The Financial Times, bu toplantıda Filistin devletinin tanınması konusunun ele alınacağını aktardı. Starmer, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, Filistin’i ancak “müzakere edilmiş bir barış anlaşması çerçevesinde” tanıyacaklarını söylemişti. Ancak bu açıklama, başta kendi partisi olmak üzere kamuoyunun geniş kesimlerini tatmin etmedi.

Starmer’ın tutumu, Macron’un Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda Filistin’i tanıyacaklarını duyurmasının hemen ardından geldi. Fransa’nın yanı sıra daha önce İspanya, Norveç ve İrlanda da Filistin’i tanımıştı. İngiltere ise hâlâ “zamanı geldiğinde tanıyacağız” pozisyonunu koruyor. Fakat artık bu pozisyon içeriden de sarsılıyor. 220’den fazla milletvekili – çoğu İşçi Partili – Starmer’a yazdıkları açık mektupta, hükümetin bir an önce Filistin devletini tanıması gerektiğini vurguladı.

"STARMER İSRAİL'İ SAVUNMAYI BIRAKMALI"

Bir başka baskı da İskoçya’dan geliyor. İskoç Ulusal Partisi (SNP), Parlamento açıldığında “Filistin Tanıma Yasa Tasarısı” sunacaklarını açıkladı. SNP lideri Stephen Flynn, “Keir Starmer İsrail’in savaşını savunmayı bırakmalı ve İngiltere’yi sessizliğe mahkûm eden bu politikaya son vermelidir,” dedi. Flynn, eğer hükümet kendi kararını vermezse bu yasa tasarısı ile parlamentoyu oylamaya zorlayacaklarını duyurdu. Bu gelişme, geçtiğimiz Şubat ayında SNP’nin Gazze’de ateşkes çağrısı yaptığı gün mecliste yaşanan kaosu hatırlattı.

Starmer hükümetinin kararsızlığı yalnızca siyasi değil, diplomatik kaygılara da dayanıyor. Özellikle Trump’la geliştirilen sıcak ilişkiler, İngiltere’nin dış politikada ABD çizgisinden sapmasını zorlaştırıyor. Trump’ın geçtiğimiz günlerde İskoçya’ya gelmesi ve Starmer ile iyi ilişkiler kurması, İngiltere’nin Filistin konusunda Washington’la ters düşme ihtimalini daha da azaltıyor.

Gazze’de insani kriz derinleşirken, Filistin’e tanıma kararı artık sembolik bir adım olmanın ötesine geçmiş durumda. İngiliz muhalefeti, bu kararın hem Avrupa ile uyumu sağlayacağını hem de İngiltere’nin küresel vicdan ve adalet çizgisindeki rolünü yeniden güçlendireceğini savunuyor. İsrail’in Gazze’de uyguladığı abluka ve açlık politikaları, İngiltere’de kamuoyunun geniş kesiminde öfkeye yol açmış durumda. Hafta sonu Downing Street önünde düzenlenen protestolarda, hayatını kaybeden Filistinliler için boş tencere ve tavalar bırakıldı.

Starmer hükümeti şimdi tarihi bir kararın eşiğinde. Macron’un adımının ardından İngiltere'nin atacağı ya da atmayacağı her adım, sadece iç siyasette değil, uluslararası sahnede de dikkatle izlenecek.

ALMANYA

ALMANYA'DA YENİ TARTIŞMA: EMEKLİLİK YAŞININ 70'E YÜKSELTİLMESİ GÜNDEMDE

Almanya’da ekonomi ve sosyal politika gündemini uzun süredir meşgul eden emeklilik tartışması yeni bir boyut kazandı.

Federal Ekonomi Bakanı Katherina Reiche, çalışma hayatı süresinin uzatılarak emeklilik yaşının 70’e çıkarılması gerektiğini önerdi.

Bu öneri, başta Sol Parti ve Yeşiller Partisi olmak üzere muhalefetten ve toplumun geniş kesiminden sert eleştiriler aldı.

Sol Parti lideri Ines Schwerdtner, Reiche’yi lobicilik yapmakla suçladı.

Schwerdtner’e göre, Reiche, büyük şirketlerin çıkarlarını gözetiyor ve halkın çıkarlarını ikinci plana atıyor. Schwerdtner, “40 yıl çalıştıktan sonra herkesin yoksulluk sınırına düşmeyen emekli maaşı alması gerekir, kimse zorla daha uzun çalıştırılmamalı” dedi. Bu, çalışma yaşamı uzatılınca insanların fakirlik riskiyle karşı karşıya kalacağı endişesini yansıtıyor.

MUHALEFET KARŞI ÇIKIYOR

Yeşiller ise, Almanya’nın zaten yasal olarak emeklilik yaşının 2031 yılında kademeli olarak 67’ye yükseleceğini, ancak Bakan Reiche’nin bunu görmezden geldiğini, gerçeklerden kopuk ve ideolojik bir yaklaşım içinde olduğunu belirtti. Yeşil Parti milletvekili Andreas Audretsch, özellikle fiziksel olarak zor iş yapanlar için 67 yaşında emekliliğin bile zor olduğunu vurguladı. Örneğin hemşireler, paket dağıtıcıları gibi meslek grupları bunu başarmakta güçlük çekiyor.

Ayrıca Yeşiller, kadınların çalışma saatlerinin artırılabilmesi için daha iyi Kinderbetreuung (çocuk bakım) hizmetlerinin sağlanması gerektiğini, vergi ve sosyal teşviklerin bu yönde düzenlenmesini istiyor. Kadınların daha fazla iş gücüne katılması, emeklilik sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlayabilir.

HALK ARASINDA GÖRÜŞ AYRILIĞI HAKİM

Alman halkı arasında da görüşler bölünmüş durumda. Bazıları, nüfusun yaşlanması  ve düşük doğum oranları sebebiyle çalışma süresinin uzatılmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyor.

Almanya’da kadın başına düşen ortalama çocuk sayısı 1,35 civarında, oysa nüfusun kendini yenilemesi için 2,1 çocuk gerekiyor. Bu durum, genç nüfusun azalması ve dolayısıyla daha az kişinin emeklileri finanse etmesi anlamına geliyor.

Buna karşılık pek çok kişi, özellikle ağır işlerde çalışanların daha uzun çalışmasının fiziken mümkün olmadığını savunuyor. 60-70 yaş arası bireylerin sağlık durumu ve iş gücüne katılımı çeşitlilik gösteriyor. Bazıları zenginlerin daha fazla vergi ödemesi gerektiğini, sosyal adaletin bu şekilde sağlanabileceğini düşünüyor.

ALMAN BASINI 'BU DA YETERLİ DEĞİL' DİYOR"

DIE ZEIT ve BILD gibi büyük Alman gazeteleri bu tartışmayı geniş biçimde ele alıyor. Gazeteler, emeklilik yaşının yükseltilmesinin ekonomik gerekliliğini kabul etmekle birlikte, sosyal adalet ve iş gücünün fiziksel şartları arasında denge kurulması gerektiğini vurguluyor. Ayrıca, daha fazla göçmen alımı ve kadınların iş gücüne katılımının artırılması gibi çözümlere de dikkat çekiliyor.

Bir yorumda, Almanya’nın çalışma çağındaki nüfusunun 2036’ya kadar 7 milyon azalacağı belirtilerek, mevcut iş gücü açığının ne kadar büyük olduğu ifade ediliyor. Göçün, bu açığı kapatmada önemli bir rol oynayabileceği ama bunun kontrollü ve ihtiyaç duyulan alanlarda yapılması gerektiği belirtiliyor.

Gazete, 63 yaşında emeklilik gibi kolaylıkların kaldırılması gerektiğini, ancak emeklilik yaşının tek başına artırılmasının da yeterli bir çözüm olmadığını, daha kapsamlı sosyal ve ekonomik reformlara ihtiyaç olduğunu yazıyor.

AVRUPALILAR ALMAN HÜKÜMETİNİ DOLANDIRDI

Almanya’da vatandaşlık parası (Bürgergeld) sosyal yardım sistemi kapsamında, işsiz ve gelir durumu yetersiz olan yaklaşık 5,5 milyon kişiye destek olarak veriliyor. Bu yardımlar, çalışma gücü olmayan ya da iş arayan vatandaşlara temel geçimlerini sağlamak amacıyla sağlanıyor. Ancak son yıllarda, özellikle başka AB ülkelerinden gelen bazı kişiler ve organize gruplar, bu sistemden haksız şekilde yararlanmak için sahte iş veya sahte gelir göstererek dolandırıcılık yapmaya başladı.

Federal hükümetin 2024 yılı raporuna göre, bu “bandenmäßiger Leistungsmissbrauch” yani organize şekilde vatandaşlık parası dolandırıcılığı vakaları önemli ölçüde arttı. 2023’te 229 olan böyle vakalar 2024’te 421’e çıktı. Bu vakaların yaklaşık yarısı hakkında ise suç duyurusunda bulunuldu.

Bu vakalarda dolandırıcılar, özellikle diğer AB ülkelerinden gelen vatandaşların gerçek iş ya da bağımsız çalışma gibi görünüm vererek vatandaşlık parasına hak kazanmayı sağlamaya çalıştığı tespit edildi. Organize gruplar, sahte işveren veya ev sahibi gibi davranarak sosyal yardım fonlarından haksız gelir elde ediyor.

HÜKÜMETTEN SERT TEPKİ: MAFYA YAPILARINI KIRACAĞIZ

Almanya Başbakanı Friedrich Merz, konuyu “mafya yapıları”na benzeterek sert önlemler alınacağını duyurdu.

Çalışma Bakanı Bärbel Bas da dolandırıcılığın “kırılması gereken mafyatik yapılar” olduğunu belirtti.

Ancak koalisyonda özellikle CDU/CSU içinde, vatandaşlık parasının kapsamının daraltılması ve haksız yararlananlara karşı sert yaptırımların uygulanması yönünde talepler artıyor. CDU Genel Sekreteri Carsten Linnemann, iş istemeyenlere ödenen yardımların tamamen kaldırılması gerektiğini savunuyor.

ALMANYA'NIN SOSYAL YARDIM SİSTEMİ REFORMA İHTİYAÇ DUYUYOR

Yeşiller Partisi’nden Timon Dzienus, bu artışa rağmen tartışmanın duygusal ve siyasi manipülasyonlarla yürütülmemesi gerektiğini vurguladı. Dzienus ve Yeşiller’in diğer temsilcileri, gerçek veriler üzerinden hareket edilip, sistemin iyileştirilmesi gerektiğini savunuyor. Ayrıca hükümetin vatandaşlık parasında planladığı büyük kesintilere karşı çıkıyorlar.

Sosyal Yardım Sistemi ve Reform İhtiyacı Almanya’da yaklaşık 5,5 milyon kişi vatandaşlık parası alıyor. Artan dolandırıcılık vakaları, sosyal yardım sistemindeki güvenlik açıklarını ve yeni reform ihtiyacını gözler önüne seriyor. İşverenler ise sosyal devletin daha verimli hale getirilmesi, çalışan ile çalışmayanlar arasındaki farkın netleştirilmesini talep ediyor.

Hükümet, 2025’in son çeyreğinde sosyal devlet reformu kapsamında vatandaşlık parasında değişiklikler yapmayı planlıyor. Ancak bu reformun detayları ve vatandaş üzerindeki etkisi henüz net değil.

FRANSA

FRANSIZ MUHALİF PARTİLERDEN ABD-ABD GÜMRÜK ANLAŞMASINA SERT TEPKİLER

ABD ile Avrupa Birliği arasında dün imzalanan gümrük tarifeleri anlaşması, Fransa’daki muhalefetin sert eleştirilerine hedef oldu.

Anlaşma, Avrupa’nın ABD’ye ihraç ettiği ürünlerde gümrük oranının yüzde 10’dan yüzde 15’e çıkarılması ve AB’nin ABD’den enerji satın alma yükümlülükleri getirmesiyle tartışmalı hale geldi.

"UTANÇ VERİCİ BİR ANLAŞMA, HER ŞEY TRUMP'A TESLİM EDİLDİ"

Fransa’nın radikal sol partisi La France Insoumise’dan milletvekilleri Manuel Bompard ve Éric Coquerel anlaşmayı “utanç verici bir anlaşma” olarak nitelendirirken, Avrupa Parlamentosu üyesi Antony Smith “teslimiyet” diyerek tepki gösterdi.

Parti lideri Jean-Luc Mélenchon ise “Her şey Trump’a teslim edildi. Bu anlaşma, liberal piyasa kurallarının bir aldatmacası” ifadelerini kullandı.

Eski Başbakan Dominique de Villepin ise anlaşmayı “tek taraflı 600 milyar dolarlık yatırım anlaşması” olarak tanımlayıp, bunun Avrupa’nın iş gücü piyasasında ciddi kayıplara yol açabileceği uyarısında bulundu. Ayrıca, AB’nin 750 milyar dolarlık ABD enerjisi satın alma yükümlülüğünü “egemenlik kaybı” olarak eleştirdi.

"FRANSA BU ANLAŞMAYI ASLA ONAYLAMAZDI"

Aşırı sağcı Ulusal Cephe (RN) lideri Marine Le Pen de anlaşmayı “politik, ekonomik ve ahlaki bir fiyasko” olarak değerlendirdi. Le Pen, “AB, İngiltere’den daha kötü şartlar kabul etti. Bu asimetrik maddeler Fransa tarafından asla onaylanmazdı” dedi.

Öte yandan Almanya Şansölyesi Friedrich Merz ve İtalya Dışişleri Bakanı Antonio Tajani anlaşmanın ticari gerilimi önleyip “temel çıkarları koruduğunu” belirtirken, detayların netleşmesini beklediklerini vurguladılar. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni ve Fransa Dışişleri Bakanı Catherine Colonna da anlaşmanın ayrıntılarını inceleme sürecinde olduklarını bildirdi.

Ticaret Komiseri Thierry Breton ise anlaşmayı “ABD Başkanı’nın dünya çapında kendi vizyonunu dayatma çabası” olarak yorumladı.

Bu gelişme, transatlantik ticarette yeni bir dönemin başlangıcı olarak görülürken, özellikle Fransa’da muhalif kesimlerin yoğun tepkisi ve AB içinde belirsizlik devam ediyor.

FRANSIZ MUHALİFLER, MACRON FİLİSTİN'İ TANIYINCA İSRAİL'İ DESTEKLEMEYE BAŞLADI

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Eylül ayında Filistin Devleti’ni tanıyacaklarını resmen açıklaması, Avrupa diplomasisini hareketlendirdi.

Karar, Gazze’deki insani felaketin derinleştiği ve uluslararası baskının arttığı bir dönemde geldi. Paris ve Riyad’ın eş başkanlığında düzenlenen Birleşmiş Milletler konferansı öncesinde yapılan bu çıkış, Fransa'nın hem bölgesel barışta rol alma isteğini hem de yeni diplomatik stratejisini gözler önüne serdi.

Ancak içeride ve dışarıda bu adım büyük tartışmaları da beraberinde getirdi.

MACRON BU ADIMI NEDEN ATTI

Uzun süredir ertelenen Filistin tanıma kararı, 7 Ekim 2023'ten bu yana süren Gazze savaşının ve İsrail’in yardım engellemeleriyle derinleşen kıtlığın gölgesinde şekillendi. Özellikle mart ve nisan aylarında Gazze'de gazeteciler dahil sivillerin açlıktan ölmek üzere olduğu görüntüler uluslararası kamuoyunda öfke yarattı.

Macron yönetimi de bu ortamda söylemini sertleştirerek, insani felakete dikkat çekmeye başladı.

Macron’un açıklaması, 28 Temmuz’da başlayan ve Fransa ile Suudi Arabistan’ın ortaklaşa düzenlediği BM konferansına doğrudan bağlandı. Bu toplantının temel hedefi, iki devletli çözüm için siyasi ivme yaratmak. Fransız tarafının beklentisi ise, konferans sonunda Filistin’in tanınması, Hamas’ın silahsızlandırılması ve yönetime dahil edilmemesi, Filistin Yönetimi'nin reforme edilmesi ve İsrail ile Arap ülkeleri arasında normalleşme sürecinin ilerlemesi gibi unsurları içeren ortak ilkeler üzerinde mutabakat sağlamak.

Macron’un açıklaması, Avrupa’da farklı tepkilere neden oldu.

İngiltere Başbakanı Keir Starmer, tanımanın “daha geniş bir çözüm planına dahil olması gerektiğini” belirtti. Almanya ise bu adımı “kısa vadede düşünmediklerini” ifade etti. Buna karşın, Suudi Arabistan “tarihi ve doğru bir karar” derken, Katar bunu “barış şansını artıracak olumlu bir gelişme” olarak nitelendirdi.

MUHALİFLER SEBEPSİZCE HAMAS KARŞITI TAVIR TAKINDILAR

Macron’un kararına en sert tepki, aşırı sağcı Rassemblement National (RN) partisinden geldi.

Parti lideri Jordan Bardella, bir anda İsrail'e destek verdiklerini açıklayarak tanımanın “Hamas’a uluslararası meşruiyet kazandıracağını” iddia etti.

Marine Le Pen ise “Bugün bir Filistin Devleti tanımak, bir Hamas devleti tanımaktır” diyerek Macron’un adımını sert biçimde kınadı. RN, İsrail'e "koşulsuz destek" veren çizgisiyle dikkat çekiyor ve bu pozisyonunu son savaşta da açıkça sürdürdü.

Fransa’daki siyasi gözlemciler, RN’nin bu tutumunu hem İsrail’le kurduğu yeni ideolojik ittifakın hem de partinin geçmişteki antisemitik mirasını unutturma çabasının bir sonucu olarak değerlendiriyor.

İsrail yanlısı bir çizgiye yönelen RN, böylece hem antisemitizm suçlamalarından sıyrılmayı hem de göçmen ve Müslüman karşıtı söylemlerini Filistin meselesi üzerinden yeniden üretmeyi amaçlıyor.

FRANSIZ BASINI: MACRON'UN KUMARI

Fransa, uzun süredir Orta Doğu'daki etkisini kaybetmiş durumda. Ancak bu çıkış, hem Avrupa’nın yönsüz dış politikası içinde liderlik iddiasını güçlendirme hem de Filistin konusunda tarihi bir pozisyon alma çabası olarak okunuyor.

Cumhurbaşkanı Macron, “Filistin’in tanınması, Hamas’ı değil barışı güçlendirir” diyerek İsrail’in sert eleştirilerine meydan okurken, aynı zamanda iç siyasette de bir risk alıyor. Üstelik, bu adımı yalnız başına atmaması için bastırdığı Avrupalı müttefiklerinin ne ölçüde destek vereceği henüz belirsiz.

Fransız basını ise liderin bu açıklamalarını 'Macron'un kumarı' adlı bir yazı aldında, "Ancak ortada net bir gerçek var, Gazze’deki felaketin derinleştiği bir anda, Macron diplomatik bir kırılma noktası yarattı. Bu, yalnızca Filistin davası için değil, Avrupa’nın Orta Doğu’daki rolü için de dönüm noktası olabilir." şeklinde yorumladı.

İTALYA

İTALYANLAR GAZZE İÇİN SOKAKLARA DÖKÜLDÜ

Gazze’de süren insani felakete karşı İtalya genelinde binlerce kişi, 27 Temmuz gecesi saat 22.00’de sokaklara çıktı.

Ellerinde tencereler, düdükler ve çanlarla meydanları dolduran halk, “Gazze açlıktan ölüyor – Gaza muore di fame” çağrısıyla sessizliği kırmak istedi.

Gazze’nin Son Günü adlı sivil kampanya kapsamında düzenlenen eylemler, sembolik değil siyasi bir mesaj taşıyordu:

“Avrupa sessiz kaldıkça bu açlık bir silah, bu sessizlik bir suç haline geliyor.”

"AÇLIK BİR SOYKIRIM ARACINA DÖNÜŞTÜ"

Milano’da Piazza Duomo’dan, Verona’daki Lamberti Kulesi’ne, Bergamo’dan Sesto San Giovanni’ye kadar yüzlerce noktada kilise çanları çaldı, sokaklarda teneke ve tencere sesleri yankılandı.

Hristiyan cemaatleri de protestoya aktif katıldı. Milano’daki Katolik ve Protestan kiliseleri, çağrıya destek vererek gece boyu çanlarını çaldı. Şehrin güney mahallelerindeki Santa Maria Annunciata’dan Ronchetto’daki küçük mahalle kiliselerine kadar onlarca ibadethane kapılarını eylemcilerle birlikte açtı. Verona Belediyesi ise “Bu sessizlik artık mümkün değil. Açlık bir soykırım aracına dönüştü” diyerek resmî açıklama yayımladı.

Protestoların sembolü ise çarpıcıydı.

HÜKÜMETE İSRAİL'E SİLAH SATIŞINI DURDURMA ÇAĞRISI

Binlerce kişi sokakta, yanlarında getirdikleri tencerelere vurarak Gazze için ses çıkardı.

“Gazze’de ambulans sirenleri ölümün habercisi oldu, biz o sirenlere kendi çanlarımızı katıyoruz” diyen eylemciler, hükümetin İsrail’e silah satışını durdurması ve AB anlaşmalarının askıya alınması çağrısında bulundu.

Sosyal medya kampanyasında ise şu ifadeler öne çıktı:

“İtalya hükümeti İsrail’i silahlarla destekliyor, bu suça sessiz kalan herkes ortak.”

Milano’daki Darsena’da yapılan nöbetin organizatörlerinden Paolo Oddi, “Biz burada gürültü yaparken yanımızda Gazze’den gelen bir dede ve torunu vardı. Çocuk elinden yaralıydı. O anda bu çan seslerinin ne kadar geç kaldığını anladık” dedi.

Gecenin dikkat çeken bir diğer görüntüsü, Niguarda Hastanesi’nde tedavi gören dört Gazzelinin de protestoya katılmasıydı. Yanlarında onlara çeviri yapan Faslı bir gönüllü vardı. Ellerinde ise yalnızca iki tencere kapağı… “Ama o kapaklarla çıkardıkları ses tüm bir Avrupa’ya bedeldi” diyen organizatörler, eylemlerin süreceğini belirtti.

İSPANYA

İSPANYA'NIN KUZEYİ VE GÜNEYİ ARASINDA İŞSİZLİK UÇURUMU

İspanya ekonomisi işgücü açısından tarihi bir dönüm noktasına ulaştı. 2025’in ikinci çeyreğinde çalışan sayısı 22 milyonun üzerine çıkarak rekor kırarken, işsizlik oranı yüzde 10,3 seviyesine geriledi.

Bu, 2008 ekonomik krizinden bu yana ulaşılan en düşük işsizlik oranı olarak kayda geçti. Ancak, bu olumlu tablo tüm ülkeye eşit şekilde yansımıyor.

İspanya, ekonomik anlamda “iki ülke”ye bölünmüş durumda.

İSPANYA EKONOMİK ANLAMDA İKİYE BÖLÜNDÜ

Ulusal İstatistik Enstitüsü (INE) verileri, ülkenin kuzey ve güney bölgeleri arasında derin bir işsizlik uçurumu olduğunu ortaya koyuyor. Cantabria gibi kuzey illerinde işsizlik oranı yüzde 7’ye yakın seyrediyor. Buna karşın, güneyde Extremadura’da işsizlik yüzde 15’in üzerinde, bazı bölgelerde yüzde 16’ya kadar çıkıyor. Bu fark, İspanya’nın ekonomik ve sosyal yapısındaki kronik dengesizliklerin devam ettiğini gösteriyor.

INE’nin yayımladığı verilere göre, ülkenin 50 ilinden 29’unda işsizlik tek haneye gerilemiş durumda. Ancak bu illerden sadece Cuenca ve Huelva güneyde bulunuyor ve özellikle Huelva’daki düşüş mevsimlik tarım işlerine bağlı geçici bir iyileşme olarak değerlendiriliyor. Güneydeki diğer iller ise hala yüzde 13 ila 16 arasında yüksek işsizlik oranlarıyla mücadele ediyor.

İSPANYA'DAKİ İŞSİZLİĞİN SEBEPLERİ

İşsizliğin yüksek olduğu başlıca bölgeler şöyle sıralanıyor: Extremadura (yüzde 15,5), Andalucía (yüzde 14,9), Kanarya Adaları ( yüzde 13,3), Castilla-La Mancha (yüzde 13,2) ve Murcia (yüzde 11,6).

Bu bölgeler hem coğrafi hem de ekonomik olarak ortak sorunlar taşıyor. Güneyde sanayinin zayıf olması, tarım ve düşük katma değerli hizmetlere bağımlılık istihdamın kırılgan ve geçici olmasına neden oluyor.

Uzmanlar, işsizliğin güneyde yüksek olmasının üç ana sebebi olduğunu vurguluyor:

Yüksek Geçicilik Oranı: Tarım ve turizm gibi sektörlerde sezonluk işlerin ağırlığı nedeniyle geçici istihdam yaygın. Extremadura’da çalışanların yüzde 22,3’ü, Andalucía’da ise yüzde 19,6’sı geçici sözleşmeli.

Düşük Eğitim Seviyesi: Güneyde işsizlerin önemli bir kısmı temel eğitim seviyesini bile tamamlamamış. Murcia’da işsizlerin yüzde 59’u, Extremadura’da yüzde 57’si, Castilla-La Mancha’da yüzde 55,2’si sadece ilköğretim düzeyinde.

Uzun Süreli İşsizlik: İşsizlerin iş arama süresi uzadıkça, iş bulma şansları azalıyor. Castilla-La Mancha’daki işsizlerin yüzde 45,5’i, Andalucía’dakilerin yüzde 41,4’ü bir yıldan uzun süredir iş arıyor.

İŞSİZLİK ORANI DÜŞÜRÜLSE DE 'İKİ İSPANYA' GERÇEĞİ ORTADA

Tarihsel açıdan bakıldığında, güney bölgelerindeki işsizlik sorunları yeni değil. Son 30-40 yılda da aynı bölgeler en yüksek işsizlik oranlarına sahip olmuş. Pandemi sonrası toparlanma hızlanan bölgeler olsa da, örneğin Kanarya Adaları işsizlikte 2008’e göre 2,6 puanlık iyileşme yaşarken, Castilla-La Mancha hâlâ aynı seviyede kalmış durumda.

Kuzey bölgeleri ise ekonomik yapılarındaki çeşitlilik ve yüksek eğitim düzeyi sayesinde işsizlik oranlarını düşük tutmayı başardı. Cantabria, Bask Bölgesi, Madrid ve Katalonya’da işsizlik oranları yüzde 7-8 bandında seyrediyor. Sanayi ve katma değeri yüksek hizmetler kuzeyin işsizlik performansını olumlu etkiliyor.

Sonuç olarak İspanya, genel işsizlik oranını tarihsel olarak düşürmeyi başarsa da, ülkede işsizlikte “iki İspanya” gerçeği sürüyor.

Kuzeyde istihdamda istikrar ve gelişme gözlenirken, güneyde işsizlik kronikleşmiş yapısal sorunlar nedeniyle yüksek seyrediyor. Uzmanlar, bu eşitsizliğin devam ettiği sürece büyüyen istihdam rakamlarının tüm ülke için eşit derecede fayda sağlamayacağını belirtiyor.

YUNANİSTAN

MİÇOTAKİS AÇIKLADI: YUNANİSTAN AB'NİN SAVUNMA FONUNA KATILIYOR

Avrupa Birliği, son dönemde artan jeopolitik gerilimler ve güvenlik tehditlerine karşı savunma kapasitesini artırmak amacıyla yeni bir finansman mekanizması olan SAFE’yi (Security Assistance for Europe - Avrupa için Güvenlik Destek Programı) hayata geçirdi.

SAFE, AB’nin ReARM Europe programı çerçevesinde geliştirilen ve üye ülkelerin savunma projelerini düşük faizli kredilerle desteklemeyi amaçlayan bir fon. Bu mekanizma, Avrupa’nın stratejik özerkliğini güçlendirmek ve ortak savunma sanayisi projelerini teşvik etmek için kritik bir adım olarak görülüyor.

Yunanistan, bölgesindeki artan askeri riskler ve savunma ihtiyaçları nedeniyle SAFE mekanizmasına katılmaya karar verdi. Ülke, özellikle Türkiye'den gelen tehditler ile Ege ve Doğu Akdeniz’deki gerginlikler, bölgesel istikrarsızlık ve güvenlik tehditleri karşısında ulusal savunmasını güçlendirmeyi öncelikli hedef olarak belirlemiş durumda.

SAFE fonuna katılarak, Yunanistan savunma harcamalarını artırmak için gerekli finansmana daha uygun koşullarda erişebilecek.

SAVUNMA SANAYİNİ MODERNİZE ETME İÇİN KREDİ BAŞVURUSUNDA BULUNACAK

Yunanistan Başbakanı Kyriakos Miçotakis, bugün resmi başvuru yapacaklarını ve en az 1,2 milyar euro tutarında düşük faizli kredi talebinde bulunacaklarını açıkladı.

Bu kredi, ülkenin savunma sanayisini modernize etmek, askeri teknolojilerini geliştirmek ve ordunun operasyonel kapasitesini artırmak için kullanılacak. Ayrıca, kredi sayesinde Yunanistan’ın uzun vadeli Savunma Donanım Programı (ΜΠΑΕ) kapsamındaki projelerinin finansmanı güçlenecek.

Miçotakis, sosyal medyadan yaptığı açıklamada, “Yunanistan Avrupa savunma ve güvenlik politikasının şekillenmesinde aktif bir aktör olmaya devam ediyor. SAFE mekanizmasına katılımımız bu sürecin önemli bir parçası” dedi. Savunmanın ulusal bir mesele olduğunu vurgulayan Miçotakis, hükümetlerinin silahlı kuvvetlerin caydırıcı gücünü ve operasyonel kapasitesini planlı, ciddi ve stratejik bir sorumlulukla artırdığını belirtti.

Avrupa’nın sunduğu destek araçlarından en üst düzeyde faydalanıldığını söyleyen Mitsotakis, özellikle “ulusal kaçış maddesi”nin aktif hale getirilmesiyle savunma harcamaları için mali alan yaratıldığını ve bunun 2025-2036 dönemini kapsayan Savunma Donanım Programı’nın finansmanında kullanılacağını kaydetti.

Yunanistan’ın SAFE mekanizmasına katılımı, 2025-2036 dönemini kapsayan Savunma Donanım Programı’nın bütçesinin 28,8 milyar eurodan 30 milyar euroya yükseltilmesiyle eş zamanlı gerçekleşiyor.

Bu genişletilmiş program, ülkenin savunma ve teknoloji sektörlerini güçlendirecek, yatırımlar için yeni fırsatlar sunacak, üretim iş birlikleri ve istihdam yaratacak, yerli katma değeri artıracak ve ulusal özerkliği derinleştirecek.

Miçotakis ayrıca, Avrupa’nın savunma alanında daha iddialı ve hızlı hareket etmesi gerektiğini savunarak, “Ortak fayda için kritik stratejik projeleri destekleyecek bir Avrupa Yatırım Fonu kurulmalı. Örneğin, tek bir Avrupa füze savunma kalkanı geliştirilmesi” çağrısında bulundu.

Başbakan Miçotakis sözlerini, “Ulusal savunmaya yatırım yapıyoruz çünkü bu, ülkemizin güvenliği, istikrarı ve geleceğine yatırım yapmak demektir. Aynı zamanda, stratejik özerk ve jeopolitik olarak olgun bir Avrupa için de” ifadeleriyle tamamladı.