Hiçbir şey bitmedi
CHP’DE KRİTİK SORU
Hafta ortasından, güzel bir çarşamba gününden herkese merhaba.
Bugünkü yazımı, bir soruyla açmak istiyorum.
Lider yeni bir yol çizerse o yolda kimler yürür?
Son dönemde CHP içinde yaşanan tartışmalar üzerinden konuşulan senaryolardan biri de Sayın Özgür Özel'in mevcut siyasi çizgiden ayrılarak, yeni bir siyasi hareket başlatması ihtimali.
Diyelim ki yarın Sayın Özel, yeni bir siyasi yol çizdi hatta yeni bir parti kurma hazırlığına girişti.
Herkes ilk olarak genel merkeze, parti tabelasına, kurultay hesaplarına bakacaktır.
Oysa siyasetin gerçek merkezi artık bambaşka bir yerde.
Belediyelerde…
Çünkü son yerel seçimlerden sonra CHP'nin elindeki en büyük siyasi sermaye, belediyeler oldu.
İstanbul, Ankara, Adana, Mersin, Eskişehir…
İşte tam bu noktada, bir kritik soru daha ortaya çıkıyor.
Belediye başkanları ne yapacak?
Bazıları için cevap şimdiden belli olabilir.
Siyasette kişisel sadakat, siyasi gelecek ve ortak mücadele geçmişi, çoğu zaman parti aidiyetinin önüne geçebilir.
İstanbul cephesinde, Sayın Nuri Aslan'ın böyle bir tabloda nerede duracağı sorusu da bu yüzden önemli.
Siyasi gözlemcilerin önemli bir bölümü, tercihini Sayın Özgür Özel'den yana kullanacağını düşünebilir.
Peki, ya diğerleri?
Bir büyükşehir belediye başkanı, önüne sandık koyup karar veremez.
Çünkü onun hesabı sadece siyaset değil.
Belediye meclisi var…
Bürokrasi var…
Merkezi hükümetle ilişkiler var…
Bir sonraki seçim var.
İşte bu yüzden olası bir ayrılıkta belediyeler ikiye değil, üçe ayrılacak.
Bir grup, yeni hareketin yanında saf tutacak.
Bir grup, CHP'nin kurumsal çatısı altında kalacak.
Daha büyük bir grup ise bekle-gör siyaseti izleyecektir.
Çünkü siyasette herkes, ilk kurşunu atan olmak istemez.
Bana kalırsa bundan sonra CHP'nin geleceğini kurultay salonları değil, çoğunlukla belediye koridorları belirleyecek.
Bekleyip görelim…
SAÇI BIRAKIN, MAÇA BAKIN…
Milli Takımımızın mağlubiyetinin yankıları hâlâ sürüyor.
Hemen herkeste derin bir üzüntü gözlemledim.
Çünkü hepimiz, daha fazlasını yapabileceğimizi biliyoruz.
Meydanlara kurulan dev ekranlar, ellerinde bayraklarla maçı bekleyen gençler, kahvehanelerde yer bulamayan vatandaşlar, evlerin balkonlarından yükselen tezahüratlar...
90 dakika boyunca milyonlarca insan, aynı heyecana ortak oldu.
İşte bu yüzden hüznün bu kadar yüksek olmasını da anlayabiliyorum.
Maç bittiğinde kazanan taraf sevinmiş olabilir.
Futbolun doğasında bu var.
Kimi zaman kazanırsınız, kimi zaman kaybedersiniz.
Ancak son düdük çaldığında benim aklımda kalan şey, skor değil; o meydanları dolduran insanlardı.
Bir süredir ortak sevinçlere, ortak heyecanlara hasret kalan toplumun yeniden aynı duyguda buluşabilmesi başlı başına önemli bir fotoğraftı.
Elbette eleştiri yapılacak.
Top konuşulacak.
Oyun konuşulacak.
Teknik tercihlerin doğruluğu ya da yanlışlığı tartışılacak.
Ama son yıllarda garip bir alışkanlık edindik.
Futbolun kendisini bırakıp, futbolcunun saçına, sakalına, dövmesine takılır olduk.
90 dakikalık mücadeleyi analiz etmek yerine, berber koltuğundan çıkan fotoğrafları konuşuyoruz.
Benim şahsen maçtan sonra üzüldüğüm tek konu varsa o da Barış Alper Yılmaz'ın saç modeliydi.
Onun dışında dünyanın sonu gelmedi.
Sahaya çıkan çocuklar mücadele etti mi?
Etti.
Formanın hakkını vermeye çalıştı mı?
Çalıştı.
Daha iyi oynanabilir miydi?
Elbette.
İşte konuşulması gereken yer, tam da burası.
Topa itiraz et.
Oyuna itiraz et.
Taktiğe itiraz et.
Ama saçı maçı bırak.
Çünkü ay-yıldızlı formayı giyen futbolcuları bir saç modeliyle değil, ortaya koydukları mücadeleyle değerlendirmek gerekir.
Sahadan istediğimiz sonuç çıkmamış olabilir.
Ama meydanlarda toplanan binlerce insanın ortaya koyduğu birlik duygusu, belki de gecenin en değerli galibiyetiydi.
Milli takım, yoluna devam ediyor arkadaşlar.
Hiçbir şey bitmiş değil…
Enerjimizi saç modellerine değil, gelecek karşılaşmalarda bu takımın neleri daha iyi yapabileceğine harcamalıyız.
Yaptık, daha iyisini de yapabiliriz…