Kapalıçarşı'nın marka meselesi
Geçen gün, bir dost sohbetinde Türkiye'nin turizm potansiyelini konuştuk.
Konu, her zamanki gibi turist sayılarından, otel doluluk oranlarından ve turizm gelirlerinden açıldı.
Sohbet ilerledikçe, hepimizi aynı noktada buluşturan başka bir mesele ortaya çıktı.
Türkiye'nin dünyaya verdiği marka algısı.
Sizin de muhakkak dikkatinizi çekmiştir…
Özellikle İstanbul'un tarihi yarımadasında, Kapalıçarşı çevresinde ve turistik bölgelerde dünyanın en tanınmış markalarının taklit ürünlerinin açık şekilde satılması artık sıradan bir görüntü haline geldi.
Bugün herhangi bir turist, tarihi ve kültürel mirasımızı görmek için geldiği bölgelerde birkaç adım atmadan imitasyon çanta, ayakkabı, saat veya tekstil ürünüyle karşılaşıyor.
Bu durum, bana kalırsa Türkiye'nin uluslararası arenadaki imajına zarar veriyor.
Takdir edersiniz ki bir ülkenin marka değeri, yalnızca sahip olduğu doğal güzellikler, tarihi eserler veya turizm rakamlarıyla oluşmuyor.
Aynı zamanda ticari standartlara ve uluslararası ekonomik düzene ne kadar bağlı olduğu da bu değerin önemli bir parçası.
Dünyanın önde gelen markaları, yatırım yapacakları, mağaza açacakları ve büyüyecekleri ülkeleri değerlendirirken yalnızca tüketici sayısına bakmıyor.
O ülkenin marka haklarına gösterdiği saygıya da bakıyor.
Bu yüzden tarihi yarımadada oluşan görüntüyü, yalnızca birkaç dükkanın ticari tercihi olarak değerlendirmemek gerek.
Kapalıçarşı ve çevresi, Türkiye'nin vitrini konumunda.
Her yıl milyonlarca insanın ziyaret ettiği bu bölge, yabancı turistlerin ülkemiz hakkında ilk izlenimlerini oluşturduğu yerlerden biri.
Elbette gerçekçi olmak gerekir.
Taklit ürün ticaretini, dünyanın hiçbir ülkesi tamamen ortadan kaldırabilmiş değil.
Avrupa’da da var, Amerika'da da var, Asya'da da var.
Küresel ölçekte milyarlarca dolarlık bir pazar söz konusu.
Dolayısıyla kimse, sıfır toleransla bu sorunun tamamen çözülebileceğini iddia edemez.
Ben de etmiyorum…
Benim vurgulamak istediğim konu, taklit ürünlerin varlığı değil; nerede ve ne ölçüde görünür olduğu.
Bir ülkenin en önemli turizm merkezinde, en çok fotoğrafı çekilen ve en çok ziyaret edilen bölgelerinde bu görüntünün hakim olması farklı bir durum.
Çünkü burada ülke imajından söz ediyoruz.
Türkiye, son yıllarda turizmde önemli başarılar elde etti.
Milyonlarca ziyaretçi ağırlıyor, dünyanın en çok turist çeken ülkeleri arasında yer alıyor.
Fakat önümüzdeki dönemin asıl rekabeti turist sayısında değil, turist başına elde edilen gelirde yaşanacak.
Daha fazla harcama yapan, daha uzun süre konaklayan ve daha yüksek katma değer bırakan ziyaretçileri çekebilmek için ülke markasını güçlendirmek gerekiyor.
Tam da bu noktada, global markalarla kurulacak ilişki önem kazanıyor.
Dünyanın önde gelen markalarının Türkiye'ye daha fazla yatırım yapması, daha fazla mağaza açması ve bölgesel merkezlerini burada konumlandırması,Türkiye'nin uluslararası algısına yönelik güçlü bir güven mesajı.
Bir tarafta dünya markalarını ülkeye çekmeye çalışırken diğer tarafta ülkenin en görünür noktalarında bu markaların taklitlerinin serbestçe dolaşması, doğal olarak bir çelişki yaratıyor.
Dünya değişiyor…
Turizme yalnızca ziyaretçi sayıları üzerinden bakma dönemi geride kaldı.
Turizmde artık bizim nasıl bir hikaye anlattığımız önemli.
Bizim de önümüzdeki tercih net.
Tarihi yarımadayı, taklitlerin gölgesinde bırakmak mı…
Yoksa dünyanın saygı duyduğu bir ticaret ve kültür vitrini haline getirmek mi?
Bu sorunun cevabı, turizmin de ekonominin de geleceğini belirleyecek.