Tarih boyunca İstanbul’da kar kış

Mustafa Armağan
Mustafa Armağan

Yılın son günü İstanbul’un kapasını tıklattı kar taneleri. Beylikdüzü’nden akına geçti ve yeni yılın ilk günü Anadolu yakasını da ziyaret etti. Ninni gibi yağdı bu sefer. Bu kırılgan şehirdeki hayatın akışını aksatmadı, şehri paletindeki tek renkle boyayan bir ressam gibi yumuşak dokunuşlarla örttü.

Bu kadarı iyi. Bu şehir bundan fazlasını göğüsleyemiyor malum. Hem yarın okullar açılacak, değil mi? Servisler, belediye otobüsleri ne yapar! Aksi halde ailelerin bir gözü pencerede, diğer gözü Valimizde, sabahı zor ederler.

Tabii biz 1985 kışını görmüş adamız, bunlar kâr etmez sinirlerimize ama İstanbul İstanbul olalı öyle kışlar gördü ki, 41 yıl önceki kara kış bile devede tırnak kalır.

Nerede o eski kışlar! diyen kaldı mı bu şehr-i şehirde bilmem ama eski kışları kitaplardan okumak bir hayli heyecan vericidir.

Eskiden öyle miydi ya, İstanbul ne kasıp kavurucu kışlar yaşamıştı.

Bilenen en eski kış, İstanbul’a bundan 1600 küsur yıl önce misafir olmuş, Haliç ve Boğaziçi’ni baştan sona dondurmuş ve 20 gün boyunca Bizans’ın başkentine mezar sessizliğini asmıştı.

İstanbul’da asıl 8. yüzyıl çok ağır geçmiş ve tam dört sert kışa sahne olmuştur. Bunların birinde (yıllardan 763) İstanbul’un bütün sahilleri donmuş ve Karadeniz’i kaplayan buzlar koparak Boğaz’ın kapılarına dağlar gibi yığılmıştır. Bu sırada İstanbul halkı, hatta kurtları bile günlerce bir yakadan öbürüne yürüyerek geçmiş. Ancak asıl büyük tehlike buzların çözülmesiyle gelmiş. Dağlaşmış buz yığınları çözülüp şehre doğru şimdiki dev destroyerler gibi hücuma geçmiş ve Sarayburnu açıklarına müthiş bir gürültüyle bindirmiş, hatta asırlık Bizans surlarını Fatih’ten önce buzlar paramparça etmişti.

İstanbul, ilk Osmanlı asırlarında nisbeten mutedil kışlar geçirmiş. Ancak uzmanların Küçük Buz Çağı (Little Ice Age) adını verdikleri 17. yüzyıl, 8. yüzyılın soğuklarını aratmayarak Boğaziçi ile Haliç’i defalarca dondurmuştur. Sert geçen kışların en ünlüsü 1621 yılına rastlar, yani “Genç” Osman dönemine. Tarihçi Naimâ’nın yazdığına göre, Şubat’ın başından 16’sına kadar hiç durmadan kar yağmış, Boğaz tamamen donmuş, ancak buzun ortasında dere halinde küçücük bir akıntı kalmıştı. Bu sırada Sarayburnu’ndan Üsküdar’a yaya olarak geçenler olduğu gibi at arabaları bile kervana katılmış, hatta bunu kıyamet alameti sayanlar dahi çıkmıştı. Şairlerin de sarılmış kaleme, tarih düşürmüş: Haşimî adlı şair, “Yol oldu Üsküdar’a, bin otuzda Akdeniz dondu”, Neşâtî Dedemiz ise “Be meded dondu bin otuzda soğukdan deryâ” mısralarıyla buz üstüne tarih yazmış.

Lakin 1669 ve 1687 kışları dillere destandır. İkincisinde tam 50 gün kapalı kalmış Dersaadet’in yolları; biriken karlar pek çok evin damını çökertmiş; hatta kar Bitpazarı’nı içine girilmez hale getirdiği için tüccarların alış verişlerini dükkânların damından sürdürdükleri yazılıdır Silahtar Tarihi’nde. Bu soğuk yüzyılın bitmesine üç yıl kala Raşid Tarihi’ne göre bir kıyamet alameti de denizden çıkmıştı. 1,5 metre eninde gayet iri bir balık Haliç’te karaya vurmuştur. Karnı yarıldığında midesinden tam 9 tane kılıçbalığı bozulmamış bir şekilde çıkmış. Yalnız ciğerlerini bir kayığa koymak istemişlerse de almamış, “Herkes kudret-i İlahiyeye hayran” kalmış.

1168/1755 tarihinde Boğaz’ın tekrar donduğunu gören bir şair bakın nasıl bir tarih düşürmüş:

Buz üstünden geçen geldi, bana yaz dedi tarihin

Deniz altmış sekizde dondu, buzdan bendeniz geçtim.

Şair hem “buzdan ben deniz geçtim”, hem de “buzdan bendeniz geçtim” demek suretiyle şehrin buzlu yüzüne usta işi bir sanat eseri kazımıştır.

Osmanlı tarihinde İstanbul’un son büyük kışı 1878’de yaşandı. Bu tarihte şehrin etrafını kuşatan sular cam gibi buzla kaplanmış. Hatta Eyüp’teki Bahariye Mevlevihanesi dervişlerinin Haliç’in buzları üzerinde sema ederek Karaağaç’a kadar geçtikleri biliniyor: Buz üzerinde sema.

İstanbul’un yaşadığı son iki ağır kışın 1929 ve 1954 yıllarına rastladığı biliniyor. Ancak bu tarihlerde Boğaz donmamış, Tuna nehrinden Karadeniz’e, oradan da Boğaz’a yığılan buz kitleleri misafir olmuştur. İnternette gördüğünüz Boğaz’dakti buz kütleleri 1954 tarihlidir.

Bir de yeniçerilerin yılın en soğuk ve müthiş kar fırtınalarının hüküm sürdüğü bir gününde Sadrazamı Süleymaniye’deki Ağa Kapısı’nda bulunan kule şeklindeki Tekeli Köşkü’ne davet etmeleri ve orada öğle yemeği yedirmeleri hadisesi var.

Sohbeti Midhat Sertoğlu’nun anlattığı yaşanmış bir hadise ile noktalayalım.

Mütareke devridir, hocalar cepheye gönderilmiş, okullar yaşlı ve emekli hocaları çalıştırmaktadır. Kendi sınıflarına da Arap Hoca diye andıkları yaşlı ve fakir bir öğretmen düşer. Zavallı adam karlı günlerde sırılsıklam olmuş çoraplarını çıkarıp kurusun diye mangalın kenarına serer, öğle yemeği olarak da iki dilim kuru ekmeğini mangalda ısıtır, yermiş. Gayet iyi bir öğretmen olan Arap Hoca sınıfça sevilip sayılırmış. Ancak işgüzarın birisi müdüre hocanın bu çorap ısıtma adetini ihbar etmiş. Pek sert olan okul müdürü bir gün sınıfa baskın yapmış ve hocayı suçüstü yakalayıp işine son vermiş. Halbuki Arap Hoca’nın iki oğlundan biri Çanakkale’de, öbürü de Filistin’de şehit olmuş, dul kalan gelinleriyle yetim kalan dört torununu geçindirmek de onun sırtına yüklenmiş imiş. Müdüre durumu anlatmak için çırpınması da fayda etmemiş hocanın ve bir daha gören olmamış kendisini.

Bugün sıcacık evlerde doğup büyüyen, caddeleri buz donmasın diye önceden amonyakla yıkanan ve imkânları çok daha geniş olan bir şehir ahalisinin kar atıştırınca paniklemesini işte bunun için anlamıyorum.

İstanbul soruyor: Biz ne kara kışlar gördük azizim!