Devlet Bahçeli'den AB'ye tepki: Türkiye'siz yapamaz

Partisinin grup toplantısında konuşan ve AB'ye sert tepki gösteren Devlet Bahçeli, "Mesele Brüksel'in ikiyüzlü siyasetidir. Avrupa Türkiye'siz asla yapamaz" dedi.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında konuştu. 

Sözlerine yeni haftanın hayırlar getirmesini dileyerek başlayan Bahçeli, akabinde de kendisini dinleyenleri selamladı. 

Hem iç hem de siyasete dair önemli açıklamalar yapan Devlet Bahçeli, "Dünya sıkıntılı bir dönemden geçiyor." dedi. 

Akabinde de Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen'in Türkiye hakkındaki sözlerini eleştiren Bahçeli, "Avrupa Türkiye'siz yapamaz." ifadelerini kullandı. 

"Von Der Leyen'in sözleri çifte standart ve kibir göstergesidir. Bu küstah dilin jeopolitik bakımdan sorunlu bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde de dile getirilmiştir.

AB Türkiye'yi yıllardır geri tutuyor. Mesele Brüksel'in ikiyüzlü siyasetidir. Avrupa siyasi körlük içindedir, çifte standartları sürerken güven inşa edilmez.

Türkiye ile ilişki kurmak isteyen herkes bu devletin onurunu hesaba katmalıdır." diyen Bahçeli, sözlerini şöyle sürdürdü; 

"VON DER LEYEN'İN SÖZLERİ KAZA DEĞİL"

Değerli dava arkadaşlarım; önümüzde şimdi bir başka cephe daha vardır. Bu cephe kimi zaman görünürdür, kimi zaman örtülüdür, kimi zaman diplomatik nezaketin arkasına saklanır, kimi zaman kibirli sözlerin arkasından kendini açık eder.

Avrupa'nın Türkiye'ye bakarken içine düştüğü zihni ve siyasi yanlışlık yapılan açıklamalarda gün yüzüne çıkmaktadır.

Ursula Von Der Leyen, 21 Nisan 2026 tarihinde Avrupa kıtasının Rus, Türk veya Çin etkisine bırakılmaması gerektiğini söylemiştir. Bu söz sıradan bir cümle gibi geçiştirilemez.

Avrupa Birliği yürütme organının en üst siyasi makamından çıkan bu ifade, bir yorumcunun, bir köşe yazarının ya da tali bir aktörün beyanı sayılamaz. Avrupa Komisyonu Başkanı'nın ağzından dökülen bu söz dilin kazası olarak görülemez.

Zihnin derinliğinde duran tasnifin, kibrin ve çifte standartlarının başlıca dışa vurumudur. Nitekim bu küstah dilin jeopolitik bakımdan sorunlu, gerçeklikten kopuk ve çifte standartlı bulunduğu bizzat kendi çevrelerinde dile getirilmiştir.

Hatta aynı çevreler, Türkiye'nin Avrupa güvenliği bakımından temel bir müttefik, enerji hatları ve kaynakları bakımından hayati bir damar, göç yönetimi bakımından kilit bir ortak ve bölgesel denge bakımından vazgeçilmez bir güç olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştır. Bahsettiğimiz husus gündelik bir basın polemiği seviyesinde görülemez.

"AVRUPA'NIN KULLANDIĞI DİL KENDİNE ZARAR"

Burada da karşımıza duran şey Avrupa'nın Türkiye'yi anlamakta yaşadığı derin zihni arızadır. Avrupa Birliği Türkiye'yi yıllardır üyelik bahsinde dışarıda, güvenlikte içeride, değerler söyleminde ötede, yük paylaşımında beride tutmaya çalışmıştır.

Bir yandan ölçüt, ilke, norm ve uyum diyerek parmak sallamış, öbür yandan kendi jeopolitik ihtiyacı belirir belirmez Türkiye'yi enerji koridoru, ulaştırma kapısı, dijital bağlantı zemini ve güvenlik paydaşı olarak ve yeri geldiğinde adeta bir tampon işleviyle yeniden devreye çağırmıştır.

Fakat eşitlik bahsi açıldığı anda eski kibir cümlelerine rücu etmekten geri durmamıştır. Bu tutum siyasi ahlak bakımından sakattır. Stratejik akıl bakımından tutarsızdır. Bu tavır ortaklık dili üretemez. Bu tavır samimiyet doğurmaz. Bu tavır güven iklimi inşa edemez. Öyle ya da böyle ister doluya konulsun almaz, ister boşa konulsun dolmaz.

Türkiye jeopolitik düğümlerin tam ortasındadır. Kilit noktasındadır. Cümle kapısıdır. Neydim demeyen, mağlupken ne olduğunu unutan bir tavırla mücadele etmek zorunda kaldığımız bu basiretsiz uluslararası sahada mesele Türkiye'nin nerede durduğu değil, Avrupa Birliği'nin nereye savrulduğudur.

"TÜRKİYE RAHAT GÜNLERİN DEVLETİ DEĞİLDİR"

Herkes şunu çok iyi bilmelidir. Türkiye yalnız rahat günlerin devleti değildir. Bu milletin acı eşiği yüksektir. Bu devletin kriz hafızası derindir.

Türkiye, sarsıntı anlarında savrulmayan, yüksek basınç anlarında paniğe kapılmayan, tahrik karşısında öfkesini akla, gerilimi stratejiye, tehdidi iradeye tahvil eden köklü bir devlet geleneğinin bugünkü adıdır.

Tansiyon yükseldiğinde yönünü şaşıran nice devletler görülmüştür. Türkiye ise en çetin zamanlarda dahi istikamet duygusunu muhafaza eden, soğukkanlılığı kuvvetle mezceden, sabrı kudretle tamamlayan bir devlettir. Bizim sükûnetimiz zaaf diye okunamaz.

Bizim sabrımız geri çekilme işareti olarak yorumlanamaz. Bizim serinkanlılığımız tereddüt perdesi sanılamaz. Bunların her biri asırların süzdüğü devlet aklının, acıyı taşıma kudretinin ve tansiyonu yönetme kabiliyetinin tezahürüdür.

Türkiye'yi hafife alanlar çoğu zaman onun sessizliğini yanlış okumuş, vakarını edilgenlik sanmış, sabrını sınamaya kalkışmış, ardından da tarih karşısında mahcup olmuştur. Çünkü Türkiye'nin sessizliği boşluk sessizliği değildir.

Bu sessizlik birikmiş hafızanın, hesaplanmış zamanlamanın ve kontrollü gücün sessizliğidir. Türkiye'nin sükûneti tereddüt sükûneti değildir.

Bu sükûnet devlet aklının sükûnetidir. Türkiye'nin gecikmiş görünen adımı tereddüt adımı değildir. Bu adım çoğu zaman zemini yoklayan, zamanı olgunlaştıran, sonucu tahkim eden tarih tecrübesinin adımıdır.

Bizim yönümüz asırlardır Batı'yla temas eden, Batı'yı tanıyan, gerektiğinde onunla mücadele eden, gerektiğinde onunla müzakere eden büyük bir tarih çizgisi içinde şekillenmiştir.

Ne Brüksel bize geldiğimiz yeri gösterebilir ne Avrupa bürokrasisi Türkiye'ye yürüyeceği yolu tarif edebilir. Türkiye'nin Rusya ile, Çin ile, Türk dünyası ile, İslam coğrafyası ile, Avrupa ile ve dünyanın sair merkezleri ile hangi ölçüde, hangi çerçevede ve hangi derinlikte ilişki kuracağına blok taassubu karar veremez. Buna ancak millî menfaatler hükmünde işleyen devlet aklı karar verir.

"HER BİRİNİZİ GÖNÜLDEN SELAMLIYORUM"

Değerli milletvekillerim, hanımefendiler, beyefendiler, basınımızın kıymetli temsilcileri, sözlerimin hemen başında hepinizi en derin kardeşlik duygularımla, hürmetle, muhabbetle ve hasretle selamlıyorum.

Cenabıallah'tan hayırlarla, bereketle, sıhhatle, metanetle ve huzurla dolu bir hafta geçirmenizi niyaz ediyorum.

Bugünkü toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından televizyon ekranları, radyo kanalları ve sosyal medya mecraları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza, gönül ve kültür coğrafyalarımızda onurlu bir hayatın, asil bir yürüyüşün, sabırlı bir varoluşun mücadelesini veren bütün kardeşlerimize en iyi dileklerimi iletiyorum.

Türkiye Büyük Millet Meclisi grup toplantımız vesilesiyle bir kez daha siz kıymetli dava arkadaşlarımla aynı çatı altında bulunmaktan bahtiyar olduğumu ifade ediyor, her birinizi gönülden selamlıyorum.

"DÜNYA SIKINTILI BİR İMTİHANDAN GEÇİYOR"

Dünya sıkıntılı bir imtihandan geçmektedir. Küresel sistemin sütunlarında çatlaklar belirginleşmekte, jeopolitik zemin kaymakta, ekonomik gerilimler ve siyasal fay hatları daha da sertleşmektedir. Devletler irade, milletler metanet, toplumlar ise sabır testine zorlanmaktadır.

Haritalar yerinde dursa bile anlamlar yer değiştirmektedir. Sınırlar sabit görünse bile tehditlerin mahiyeti değişmektedir. İşte böylesi zamanlarda millet olmanın manası da daha da derinleşir.

İşte böylesi zamanlarda birbirimize daha sıkı sarılmak tarihi bir zaruret halini alır. İşte böylesi zamanlarda ayrılığı büyüten her dil, gevşekliği çoğaltan her tavır, hafızayı aşındıran her müdahale geleceğe kurulmuş bir tuzak olarak karşımıza çıkar.

Onun içindir ki bizler bugünlerde yalnız bugünü konuşamayız. Maziyi de konuşmak zorundayız. İstikbali de konuşmak zorundayız. Yalnız hadiseleri sıralamakla yetinemeyiz.

O hadiselerin hangi devlet aklı içinde anlam kazandığını, hangi millet vicdanında yer ettiğini, hangi tarihi yürüyüşün parçası olduğunu da izah etmek mecburiyetindeyiz.

"MİLLET, YALNIZCA AYNI HUDUTLAR İÇİNDE YAŞAYAN İNSANLARIN TOPLAMI DEĞİLDİR"

Bu mübarek topraklarda hayat daima müşterek kader içinde yoğrulmuştur. Bu vatanda sevinç tek başına yaşanmamış, keder müferrit bir duygunun içine hapsedilmemiştir. Türküler birlikte söylenmiş, ağıtlar birlikte yakılmış, zaferler birlikte kutlanmış, yenilgiler birlikte göğüslenmiştir.

Bu bakımdan millet dediğimiz hakikat, bazen bir marşla, bazen bir mezar taşında, bazen de sofradaki aşta göstermiştir derinliğini. Çünkü Türk milleti, mazisini geleceğe yön veren bir kudret kaynağına dönüştüren büyük bir tarih öznesidir.

Önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir. Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, ülküyle aydınlanan zihinlerin ne kadar diri, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs'ın çilesinde, 3 Mayıs'ın iradesinde, 3 Mayıs'ın mertliğinde açıkça görülmüştür.

O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükseltmediler. Aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi ruha, hangi ahlaka, hangi sadakate dayandığını da tarihe kazıdılar. 'Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir' sözü, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün millet tasavvurunu en vecih şekilde ortaya koyan tariflerden biridir.

Millet, yalnızca aynı hudutlar içinde yaşayan insanların toplamı olarak anlaşılmamalıdır. Millet, aynı kaderi yüklenmiş, aynı vatanda yan yana durmayı tarih önünde iradeye dönüştürmüş, zaman içinde birbirinin acısına alışmış, sevincine iştirak etmiş, hafızasını müşterek hatıralarla beslemiş, beşerî ve siyasi bir terkiptir.

"MİLLET, BÜYÜK BİR KADER ORTAKLIĞIDIR"

Millet; aynı göğe bakan, aynı toprağa emek veren, aynı bayrak altında vakar bulan, cenazede omuz omuza yürüyen, düğünde aynı sevinçle ayağa kalkan, tasada ve kıvançta birbirine yönelen büyük bir kader ortaklığıdır.

Bir sazın telinde içi titreyen merhum Neşet Ertaş'ın “Kalpten kalbe bir yol vardır” deyişinde ifadesini bulan o görünmez muhabbet hattını hisseden, gönülden gönüle kurulan bağı kültür köprüsüne, vicdan hattına ve sadakat zeminine dönüştüren topluluğun adıdır millet.

Merhum Barış Manço'nun “Buyurun dostlar buyurun” çağrısında yankılanan dostluk, paylaşma ve muhabbet duygusuyla birbirine yer açabilen, çoğalabilen ve kaynaşabilen büyük bir sentezdir millet. Çünkü millet dediğimiz hakikat sadece acıyla tahkim olunmaz, sevinci paylaşma ahlakıyla da olgunlaşır.

Millet yasla yoğurulur, neşeyle tamamlanır. Hatıra ile kök salar, ülkü ile yükselir. Millet olmak, beraber yaşama arzusunun ötesinde beraber yürüme ahdidir. Beraber yürümenin üstünde ise beraberce tarih yapmak kudretidir.

İşte 3 Mayıs'ı anlamlı, müstesna ve tarihi kılan esas ruh da burada saklıdır. 3 Mayıs, ülküleşmiş bir iradenin, şahsiyet kazanmış bir dava ahlakının tarih içinde görünür hale geldiği kutlu bir yolun kanla yıkanmış taşlarıdır.

"BOYUN EĞMEYEN BİR İRADE, MİLLETİMİZİN SİNESİNDE YER BULDU"

1944 yılının buhranlı ve karanlık ikliminde dünyanın üzerine savaşın sinsi sinsi gölgesi düşmüştü. Her renk ve her çeşitten millet yol ayrımlarında savruluyor, her devlet kendi istikametini koruyacak direnci arıyordu.

İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna yaklaşıldığı o günlerde Türkiye, çok yönlü baskıların, ideolojik gerilimlerin, yön tayinli buhranların ve siyasi sancıların tam ortasında ağır bir tehdit altındaydı.

Böylesi bir dönemde komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip devrin başbakanını açıkça uyaran mektuplarla başlayan süreç, 3 Mayıs'ta mahkeme salonlarına taşınmıştır.

Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade milletimizin sinesinde yer bulmuştur.

Ankara Adliyesini dolduran Türk gençliği, Türk kimliğini sosyalizme ezdirmemek, İslam'ı komünizme çiğnetmemek için tek yürek olmuştur. Milli bir ruhun önderliğinde başlayan protestolar, vatan için çarpan yürekleri söndürmek isteyenlerin üzerine kabus gibi çökmüştür.

Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şahik Gökyay, Nejdet Sancar, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Cemal Oğuz Öcal ve nice Türk milliyetçisinin vatan ve millet sevdası yargılanmıştır.

"TÜRKMENLERİN FERYADINA KULAK VERİYORUZ"

Değerli dava arkadaşlarım, 3 Mayıs'ta Ankara'nın sokaklarından taşan, mahkeme salonlarını yerinden oynatan, Türk milliyetçiliğinin boynuna geçirilmek istenen zillet urganını kesip atan irade bugün Kerkük denildiğinde yüreklerde yeniden zuhur etmektedir. Bizim milliyetçiliğimiz yalnız Anadolu coğrafyasına sıkıştırılabilecek bir itibar davası olarak görülemez.

Nerede bir Türk yaşıyorsa, nerede bir Türk çocuğu doğuyorsa, nerede Türkçe konuşuluyorsa, orası da bizim hafıza coğrafyalarımızın, gönül haritamızın ve tarih şuurumuzun parçasıdır. Türk milliyetçiliği, tarihin bize yüklediği sorumluluğa dayanarak, sınırlarımızın ötesinde çiğnenmek istenen Türk varlığının, bastırılmak istenen Türkmen soydaşlarımızın sesinin muhafızı olmaktır.

Türk milliyetçiliği, unutturulmak istenen tarihin, silinmek istenen hatıraların müdafaa hattıdır. Bu hattın yol bulduğu satıh Misak-ı Millî coğrafyasıdır. Misak-ı Millî coğrafyası denildiğinde ise yüreklerimize hasret düşmektedir. Bu hasletlerin başında ise Kerkük gelmektedir.

Kerkük, ecdadımızın hüzünle yoğrulmuş emaneti, onur mücadelesinin bayraktarı, Türkmen varlığının kadim bir parçasıdır. Bu itibarla Kerkük'e baktığımızda asırlık hicranı görüyoruz. Altınköprü'den Kerkük'e uzanan aidiyet ve kimlik mücadelesini görüyoruz. Kadınlarımızın feryadını, yetimlerimizin mahzunluğunu, öksüzlerimizin kimsesizliğini duyuyoruz. Türkmenlerin yıllardır süren yalnızlığını biliyoruz.

Çektikleri ıstırabı kalbimizde hissediyor, feryatlarına kulak veriyoruz. Kerkük'teki yangının ateşini Ankara'dan görüyoruz. Türkmen'in ağıtını Ankara'dan duyuyoruz. Bunu da Türk olmanın, Müslüman olmanın, Selçuklu olmanın, Osmanlı olmanın ve insan olmanın bir gereği olarak idrak ediyoruz.

Kerkük Türkmenlerinin uzun süredir maruz bırakıldığı zulüm, Türk milletinin vicdanına kazınmış, kahredici bir imtihandır. Nice Türkmen ocağı söndürülmüş, nice aile yurdundan edilmek istenmiş, nice analar gözyaşı dökmüş, nice çocuk korkuyla titremiş, nice yiğit baskı ve mahrumiyetle sınanmıştır.

Türkmen elinde Türkiye'nin sesini kısmaya, tarihi mevcudiyeti bulandırmaya, millî kimliği zayıflatmaya, kadim Türk yurdunu siyasi oyunlar ve demografik tertiplerle özünden koparmaya yeltenenler olmuştur.

Kaynak: Ensonhaber Haber Merkezi