Ümit Yenişehirli yazdı: Şu tuhaf 'ilericilik' meselesi

Ümit Yenişehirli yazdı: Şu tuhaf 'ilericilik' meselesi

CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in 'İlericiler Kongresi'ne katılımı, Türk siyasetinde tartışmalara yol açtı. Avrupa değerlerine yapılan vurgu, eleştirilere neden oldu. Ümit Yenişehirli bu olaydan yola çıkarak "ilericilik" anlayışını kaleme aldı.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, İspanya’nın Barselona şehrinde düzenlenen Küresel İlerici Seferberlik, kısa adıyla “İlericiler Kongresi”ne katıldı.

Orada, bir kez daha ülkesini Batılılara şikâyet etti, “Avrupa değerlerinin yüceliği”nden bahsetti. Malum; CHP ve “ilericilik” tarih boyunca hep yan yana oldu, öyle göründü, “ilerici olduğunu” iddia etti. Bu bağlamda, Osmanlının son devirlerinde ortaya çıkmaya başlayan, sonrasında CHP’nin zihinsel yapısına da tesir eden Türk düşünce ve siyaset tarihindeki “ilerici damar”a dair birçok fikir, eylem ve –çoğu gülünç, tuhaf- anekdot ortalığı kaplamıştı.

"ALFABEYİ LATİNCE YAPALIM, YOKSA MAHFOLURUZ"

Özgür Özel’in, adı geçen kongreye katılımı, aslında CHP’nin yaklaşık yüz yıldır üzerine inşa edildiği “muasır medeniyet” ezberinin güncel bir yansımasıydı. Türk siyasi tarihinde “ilericilik”; küçük bir azınlığın etrafında; sık sık ciddi bir toplumsal mühendislik, genelde romantik bir Batılılaşma arzusu, çoğunlukla da trajikomik, taklitçi bir hayat pratiği olmuştu.

“Türk ilericiliği”nin kökenleri, CHP’den önce Genç Osmanlılar ve İttihat ve Terakki Cemiyeti çevrelerine uzanmaktaydı. Etraf, “Garplılaşmazsak, muasır medeniyetler seviyesine erişmezsek yok oluruz.” sözlerini sarf eden ve kendilerine “münevver” (aydın) diyen isimlerle doluydu. Şair, gazeteci, bürokrat, siyasetçi kümelerinden Mustafa Reşit Paşa, Şinasi, Abdullah Cevdet, Tevfik Fikret, Beşir Fuad, Celal Nuri – sonraları soyadı bile – İleri, Ahmet Rıza, Prens Sabahattin, Ziya Gökalp bu isimlerden bazılarıydı. Abdullah Cevdet, - Türkiye’nin ilk ateistlerinden kabul edilir - Kur’an-ı Kerim’in dili olduğu için Arap alfabesine düşmandı. Bu alfabenin ülkeyi geri bıraktığını iddia ediyor, “Latin alfabesini almazsak mahfoluruz.” diyordu. Onun, “Türk ırkını güzelleştirmek için Avrupa’dan ithal erkek getirmek” gibi önerileri de olmuştu.

İLERİCİ TEVFİK FİKRET’İN PAPAZ OLAN OĞLU

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim için “Yırtılır ey kitâb-ı köhne yarın / Medfen-i fikr olan sahîfaların” (Köhne kitap yarın yırtılır / Fikir mezarı olan sayfaların) mısralarını yazan, “Milletim nev-i beşerdir, vatanım rûy-i zemin” (Milletim insanlıktır, vatanım yeryüzüdür) diyen şair Tevfik Fikret’ti.

İlericilik, Batıcılık yolunda rijit düşüncelere sahip olan Fikret, bir baba olarak ise bu uğurda fevkalade hüzün dolu kişisel bir deneyim yaşamıştı. Tevfik Fikret, oğlunu 1909 yılında, henüz 14-15 yaşlarındayken elektrik mühendisliği eğitimi alması için yurtdışına gönderirken, “Haluk’un Vedası” isimli şiirinde ona, “Bir gemi, işte gidiyor, elveda / Koş, güneşten bir ışık kap, getir.” diye seslenmişti. Ne var ki Haluk, yanlarına yerleştiği İskoç ailenin telkinleriyle önce Hıristiyan olmuş, sonra da din eğimi alarak ABD’ye göçüp, burada bir prebiteryen papaz olarak hayatını tamamlamıştı.

“POZİTİVİZM DİNİ”NİN TÜRKİYE TEMSİLCİSİ

Osmanlı’nın son devirlerinde Batı’daki din, Hıristiyanlık dışı fikir akımlarından en ileri seviyede etkilenenler arasında Ahmet Rıza Bey de vardı. Ahmet Rıza Bey, Auguste Comte’un pozitivizm akımını Osmanlı’ya taşıyan isimdi. Comte ve onun taklitçisi Ahmet Rıza Bey’e göre, toplumsal sorunlar ancak bilim yoluyla çözülebilirdi, “ilerleme” her şeydi! Jön Türkler hareketi, bu düşünce etrafında ortaya çıkmıştı. Comte ve benzerleri, Hıristiyanlığın akıl dışı birçok hükmüne karşı sert bir muhalefet sergilerken, Osmanlı’daki taklitçiler ise tam bir aymazlıkla İslamiyet’i de irrasyonel dinler kategorisine koymaktaydı. Auguste Comte, bu düşünceler içinde giderek aklıselimini yitirmiş, bir “pozitivizm dini”ni kurmuş, bu dinin Osmanlı’daki temsilciliğine ise Ahmet Rıza’yı atamıştı!

CHP’NİN DEVRALIP GELİŞTİRDİĞİ MİRAS

Osmanlı Devleti yıkılıp, Cumhuriyet idaresi kurulurken, yeni yönetime doğru yol alan isimler, yakın geçmişteki problemli düşüncelerini bu döneme de taşıyacaklardı. Tepe yönetimde söz sahibi olanlar, bürokraside görev alanlar, basında yazıp çizenler, “ilericilik” adına birbirinden tuhaf uygulamalar için ortamı hazırlamaya / düzenlemeye başlayacaklardı.

AVRUPA’NIN ŞAPKA İHRACATINI ARTIRMIŞ, “KİRALIK ŞAPKA” İŞİNE GİRMİŞTİK

CHP yönetiminin ilk yıllardaki kanunlarından birisi olan “Şapka Kanunu” çıktığında, ülkede ne yeterli şapka ne de bunu üretecek fabrika olmaması büyük sorunlara yol açmıştı. Kanuna uyma zaruretinden dolayı, insanlar başlarına adeta ne bulursa geçirmekteydi. Erkekler arasında kadın şapkası giymek zorunda kalanlar vardı. Eski bez parçalarıyla kendilerine “şapkaya benzeyen bir şey” yapanlar görülmekteydi. Memlekette o kadar büyük bir şapka açığı vardı ki Avrupa ülkeleri, modası geçmiş eski modeller de dahil Türkiye’ye yönelik büyük bir şapka ihracatına girişmişlerdi. Yine de ihtiyaç karşılanmadığı için esnaf arasında “şapka kiralama” işi diye yeni bir işkolu yaygınlaşmaya başlamıştı.

TEK SESLİ MÜZİK YASAĞI

“Alaturka müzik yasağı”, bu garip uygulamalardan bir başkasıydı. Radyo yayınları ve kamuya açık mekânlarda uygulanmaya başlayan bu yasağın mantığı, “Halk bu ‘ağlak’ müzikten kurtulmalı, yerine Bach ve Beethoven dinleyerek uygarlaşmalı”ydı. Sonuç ise özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, sınıra yakın kısımlarda, komşu ülkelerin Arapça müzik yayınlarının dinlenmesi olmuştu. Aynı vadide, tek sesli müziğin eğitiminin yasaklanması da vardı. Bu yasağın görüşüldüğü toplantıda, aklı başında bir müzik hocası, “Ne yani! Bir çoban uzun hava söyleyecek olsa, ‘Dur arkadaş, iki kişi daha getirelim de türkünü öyle söyle’ mi diyeceğiz.” sözleriyle tepkisini ortaya koymuştu.

ABSÜRT VE DAYATMACI UYGULAMALAR

Tek parti döneminde CHP’li yöneticilerin “ilericilik” adına halka reva gördüğü diğer bazı toplumsal mühendislik uygulamaları arasında, “Memurların gitmesinin zorunlu olduğu opera ve bale gösterilerinin düzenlenmesi, ‘Türk operası’ besteleme yarışmaları, köylerde açılan mandolin kursları, özellikle Ankara’da kılık kıyafeti ‘çağdaş’ olmayanları yeni semtlere sokmama, soyadı alınırken ‘ilerici tınısı’ olan kelimeler seçtirilmesi, tarihi evrak ve yazma eserleri sırf Arapça harflerle yazıldı diye hurda kağıt olarak yurt dışına satılması” gibi birbirinden absürt ve dayatmacı olanlar vardı.

Kaynak: Ensonhaber Haber Merkezi