Bugün Çarşamba
Herkese merhaba…
Bugün çarşamba.
Ama aslında toplumun ruh hali tam olarak “uzatılmış tatil modu”nda…
19 Mayıs’ın hafta sonuyla birleşmesiyle milyonlarca insan birkaç günlük mola psikolojisine girdi.
Şehirlerin temposu düştü, sosyal medyanın dili değişti, gündem bile biraz daha “yumuşak” akmaya başladı.
Ben de bugün sizlerle tam olarak bu atmosfer içerisinde dikkatimi çeken birkaç başlığı paylaşmak istiyorum.
Son dönemde özellikle dikkatle takip ettiğim isimlerden biri, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi.
Açık konuşmak gerekirse, Türkiye’de artık valilikten bakanlığa uzanan kariyer yolu neredeyse yeni bir gelenek haline geldi.
Daha önce bazı bakanlıklarda, bakan yardımcılığından gelen isimleri gördük.
Bu nedenle İçişleri Bakanlığı için de farklı senaryolar konuşuluyordu.
Açıkçası Sayın Çiftçi’nin ismi açıklandığında yalnızca ben değil, birçok kişi şaşırdı.
Çünkü kulislerde başka isimler dolaşıyordu.
Ancak göreve başladıktan hemen sonra önünde oldukça hassas bir dosya buldu: APP plaka tartışması.
Bu mesele, küçümsenecek bir konu değildi.
Çünkü vatandaşın refleksi çok hızlı gelişti ve kamuoyunda ciddi bir tepki oluştu.
Bana göre Sayın Bakan, bu süreci doğru yönetti.
Krizi büyütmek yerine kontrol altına aldı ve siyasi anlamda partinin sırtındaki önemli bir yükü hafifletti.
Bir başka dikkat çekici başlık ise Sayın Bakan’ın hafız olmasıydı.
Bu konu, sosyal medyada fazlasıyla konuşuldu.
Ben meseleye biraz daha farklı bakıyorum.
Elbette hafızlık, son derece kıymetli ve saygı duyulması gereken bir özellik.
Ancak bunun bu kadar görünür hale gelmesi, kişiye aynı zamanda ağır bir toplumsal sorumluluk da yükler.
Yarın en küçük bir yanlış uygulamada ya da toplum vicdanını rahatsız edecek bir olayda bu sıfat, mutlaka yeniden gündeme gelecektir.
Bu yüzden Sayın Bakan’ın omuzlarında ciddi bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.
Şu ana kadar verdiği görüntü ise bu sorumluluğun farkında olduğu yönünde.
Özellikle dikkatimi çeken noktalardan biri şu ki…
Kendisinin gündem olma ya da sosyal medyada görünürlük kazanma gibi bir çabası yok.
Geçtiğimiz günlerde çok konuşulan çakarlı araç tartışmasında isterse kameraların karşısına çıkabilir, açıklamayı bizzat yapabilir ve büyük bir etkileşim elde edebilirdi.
Ancak bunu tercih etmedi.
Açıklamayı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü üzerinden yürüttü.
Bence bu, oldukça bilinçli bir iletişim stratejisiydi.
Daha da önemlisi, burada verilen mesaj netti.
“Yanlış yapan kim olursa olsun, bizim nazarımızda eşittir.” diyor Sayın Bakan.
Türkiye’de toplumun en çok görmek istediği şeylerden biri, tam olarak bu zaten…
Kişiye göre değişmeyen bir devlet refleksi.
Öte yandan Sayın Bakan’ın akademik geçmişi de dikkat çekiyor.
Bölümünü dereceyle tamamlamış bir isimden söz ediyoruz.
Bu da bize gösteriyor ki devletin yetiştirdiği bazı kadrolar, gerçekten uzun yıllar boyunca ciddi bir birikimle hazırlanıyor ve bulundukları görevlere tesadüfen gelmiyorlar.
Elbette önünde uzun bir süreç var.
Bugünden kesin hükümler vermek için erken.
Zaman içerisinde daha farklı uygulamalar göreceğiz, daha farklı değerlendirmeler yapacağız.
Ancak şu ana kadar oluşan tabloya göre Sayın Bakan, daha çok “soft power” diyebileceğimiz bir yönetim anlayışı benimsiyor.
Sert görüntü yerine kontrollü iletişim, yüksek ses yerine sakin otorite, kriz büyütmek yerine problemi yönetmek…
En azından ilk izlenim bu yönde.
YENİ BİR MARŞA GEREK VAR MIYDI?
Gelelim son günlerin bir diğer hararetli tartışmasına, milli marş meselesine…
Öncelikle yeni bir marşa gerçekten ihtiyaç var mıydı, bundan çok emin değilim.
Açık konuşmak gerekirse Tarkan’ın yıllardır meydanlarda karşılık bulan eserleriyle devam edilebilirdi.
Ama bir yandan da hayat devam ediyor; sonuçta sonsuza kadar aynı şarkıyla gidilmeyecek.
Fakat burada bence asıl problem başka bir yerde başlıyor.
Biz artık bir eseri dinlemeden önce, onu yapan kişinin kimliğine, ideolojisine ya da siyasi pozisyonuna bakıyoruz.
Böyle olunca da şarkı, daha ilk saniyesinde kimine göre “çok kötü”, kimine göre “muhteşem” ilan ediliyor.
Oysa bir marşın gerçek kaderini, toplum belirler.
Söz yazarı kimmiş, besteci ne düşünüyormuş, aranjeyi kim yapmış?
Bunların hepsi bir yere kadar önemli.
Ama bir marşın gerçekten yaşayıp yaşamayacağına stadyumlar karar verir.
Meydanlar karar verir.
İnsanların o şarkıya eşlik edip etmeyeceği karar verir.
Bence asıl sınav, haziran ayının ilk haftasında başlayacak.
Milli Takım sahaya çıkarken hangi marş daha çok söylenecek?
Takım uğurlanırken, konvoylarda hangi eser daha fazla çalacak?
Tribünler, hangi nakaratı sahiplenecek?
İşte gerçek cevap orada ortaya çıkacak.
Ben bu süreci biraz bir çocuğun büyüyüp karakter kazanmasına benzetiyorum.
Bazı şeylerin toplumda karşılık bulması için zamana ihtiyaç vardır.
Zorla kabul ettiremezsiniz.
Bu noktada Sinan Akçıl’ın söylediği bir cümleyi önemli buluyorum: “Milli marş konusu bir ekmek teknesi değil, milli bir mesele.”
Katılırsınız ya da katılmazsınız ama sonuçta insanlar emek veriyor, vakit harcıyor, ortaya bir iş koyuyor.
Daha ilk saniyede, ağır bir linç kültürünün içine çekiliyorlar.
Açıkçası bu da kolay bir şey değil.
Ben, Sinan Akçıl’ın yaptığı marşın nakarat bölümünü ilk paylaşan isimlerden biriydim.
O süreçte çok sayıda insan stüdyoya gidip parçayı dinlemişti.
Ben de kendisine açıkça şunu söylemiştim: “Zaten kısa süre sonra yayınlanacak. En azından nakaratı paylaşayım.”
O da sağ olsun kırmamıştı.
Paylaşımdan sonra doğal olarak iki farklı reaksiyon geldi.
Çok beğenenler oldu, hiç beğenmeyenler oldu.
Bu son derece normal.
Çünkü sanat da müzik de biraz böyledir; toplumun ortak hissiyatıyla yaşar.
Sonuçta toplum bir şeyi severse, kim ne kadar kötü derse desin onu baş tacı yapar.
Ama toplum bir şeyi benimsemezse, dünyanın en güçlü iletişimini de yapsanız onu kalıcı hale getiremezsiniz.
Kararı en sonunda yine halk verir.
Bekleyip görelim…