Biri Parçalandı, Diğeri Parçaladı: İngiltere Tahtının İki Kral Charles’ı

Epstein Adası skandalları bitmek bilmiyor. Küçük kız ve erkek çocuklarının bu adaya götürüldüğü, burada yalnızca cinsel istismara değil, kimi zaman “satanik” ayinlere de alet edildikleri yazılıp çiziliyor. Bugün bize şoke edici gelen bu iddialar, aslında Avrupa kültürünün canlı ya da ölü insan bedeniyle kurduğu sorunlu ilişkinin modern bir uzantısından başka bir şey değildir. Zira Avrupa tarihinde, 19. yüzyıla kadar sürmüş ve üstü özenle örtülmüş bir yamyamlık geleneği vardır.
Aşağıda kendisinden söz edeceğimiz Durham Üniversitesi öğretim üyesi Richard Sugg’un tespiti, meseleyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyar aslında:
“Yamyamlığın Afrika veya Avustralya yerlilerine mahsus bir durum olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gerçek yamyamlar Avrupa’dadır.”
İngiltere Kraliyet Ailesi, bize “üzerinde güneş batmayan” Britanya’nın bir süper güce dönüşme hikâyesi çerçevesinde neredeyse pirüpak bir anlatı olarak sunulur. Bu çarpık çerçeve Avrupa/Batı tarihini gelişmişlik, ilerleme, refah, bilim ve sanayi devrimi gibi daima olumlu sıfatlarla takdim etme gayretkeşliğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Oysa bu tek yanlı hikâyenin bir de karanlık yüzü vardır.
17. yüzyılda İngiltere krallarından birinin başı kesilmiş, kanına bezler batırılmış ve ardından cesedi parça parça edilmiştir; diğer kral ise bu defa insan eti, kanı, yağı ve kafatası tozundan damıtılan ilaçlara merak salmış, bunları hem imal etmiş hem de şifa niyetiyle bizzat tüketmiştir.
Bunlar Britanya tahtının sahipleri Kral Charles’ların birincisi ve ikincisinin hikâyesidir.
Ne yazık ki tarih tam bu noktada suskundur. Ve bu suskunluk tesadüfî değildir. Zira modern Batı anlatısı, ilerleme fikrini pürüzsüz ve kesintisiz bir çizgi hâlinde sunabilmek için bu tür menfi sahneleri ya görmezden gelmiş ya da “dönemin şartları” bahanesiyle etkisizleştirmiştir.
Bu meseleye tarihî bir zemin kazandıran çalışmalardan biri, Richard Sugg’un 2011 yılında Routledge Yayınevi’nden çıkan ve Türkçeye Mumyalar, Vampirler ve Yamyamlar adıyla çevrilen sarsıcı kitabıdır. Sugg, bugün bize “iğrenç” veya “akıl almaz” görünen pek çok uygulamanın, 16.-18. yüzyıllarda Avrupa’da bilimsel ilerleme, deneysel merak ve şifa arayışı adına makul, hatta erdemli kabul edildiğini gösterir. İnsan cesedinden elde edilen kan, yağ ve diğer maddelerin ilaç olarak tüketilmesi —Sugg’un kavramsallaştırmasıyla ceset ilacı— dönemin entelektüel ve siyasî elitleri arasında yaygındı. Kral II. Charles da bu pratiğin yalnızca hamisi değil, bizzat uygulayıcısıydı.
1649 yılında Kral I. Charles’ın başının kılıçla kesilmesi erken modern Avrupa’da sıra dışı bir olaydır. İdamdan sonra halkın kralın kanına bez batırması, bu kan izlerini kıskançlıkla saklaması ve bilahare şifa niyetiyle kullanması modern zihne “hurafe” gibi görünebilir. Oysa bu davranış, kral cesedinin ölse bile kudretini yitirmediğine dair derin bir inancın tezahürüdür. Kral ölmüş olabilir fakat kanı hâlâ “iş görmektedir”.
İroni şuradadır: Baba Charles’ın cesedi, ölümünü müteakip “medenî İngiliz halkı” tarafından yolunup parçalanırken oğul Charles, ceset parçalamayı ve cesetten elde edilen maddelerle ilaç üretmeyi bizzat iktidarının bir parçası hâline getirmiştir. Kral II. Charles’ın saltanatında cesetlerden elde edilen kan, yağ, kemik, saç, kalp, akciğer parçaları ve kafatası tozu artık tabu değil, “ilerici bilimin” meşru tedavi araçlarıdır.
Sugg’un da gösterdiği üzere Kral II. Charles bu uygulamalara göz yummakla kalmamış, kollarını sıvayıp işin içine girmiştir. Saraydaki kimya laboratuvarında akıldâneleriyle birlikte en başta kendi hastalıklarını tedavi etmek amacıyla cesetlerden ilaç hazırlamaya kalkışması bunun açık delilidir.
Tabloyu daha da sarsıcı kılan ise devlet adamı Samuel Pepys’in günlüklerinde aktardığı o korkunç rivayettir. Pepys’e göre Kral II. Charles, Ocak 1663’te saray çevresinden bir kadından ölü doğan bir bebeğin cesedini bir süre dolabında muhafaza etmiş, ardından onu kadavra olarak parçalamıştır. Rivayetin tarihî kesinliği tartışmalı olabilir; ancak asıl dikkat çekici olan, Pepys ve çağdaşlarının bu hikâyeyi mümkün ve inandırıcı bulmuş olmalarıdır.
Kral I. Charles yalnızca krallığını değil, bedenini de kaybetmişti. Kral II. Charles ise —babasının feci ölümünden ilham alıp almadığı bilinmez— cesetlerden tıbbî olarak faydalanmanın yollarını aramıştı.
Avrupa tarihinin kirli sicili bir gün hakkıyla yazılacak olursa, bu notun orada yeri olacaktır.